Bir müddettir Nuh tufanı hakkında paylaşımlar dikkatimi çekiyordu. Üç büyük dinde belirtilmesine rağmen özellikle ateist arkadaşlarımın bu konu hakkında özel bir merakları olduğunu gördüm. Çünkü onlara göre Dünya çapında bir tufan olması ve tüm hayvan türlerinin kurtulması imkansızdı. Bu konu hakkında yerli ve yabancı kaynakları taramaya karar verdim, iki haftalık bir araştırmadan sonra elde ettiğim bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.
Büyük bir tufan esasında sadece üç büyük dinde değil, Sümerler, Akadlar ve Babillilerin kayıtlarıda dahil birçok medeniyet büyük bir tufan yaşandığından bahseder. Fakat bu putperest toplumlar, eğer aynı tufandan bahsediyorlarsa tek Tanrı’lı dinler gibi olayı anlatmalarını beklemek saflık olur. Çünkü sözlü kültürün ve efsane anlatmanın yaygın olduğu böyle medeniyetler dönemlerinde gerçek bir olayı her anlatan neslin kendinden birşeyler katmaması ve insanlara çekici gelmesi için kendi mitlerini katmamaları imkansızdır.
SÜMERLERDE NUH TUFANI
Sümerlerdeki tufan efsanesine göre;
Tufanın geleceğini bilen tanrılar, insan ırkının yok olması için, seslerini hiç çıkarmazlar. Çünkü, tanrıların başındaki tanrı ‘Enlil’, insan ırkından hoşlanmaz, insanların inançsızlıkları, hakaretleri, tanrılara değer vermeyişleri onu çileden çıkarmıştır. (ilginçtir, üç büyük din, İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilikte de tufana sebep olarak, aynı şekilde, yaradanın gazabına yol açan insanların inançsızlığı, azgınlığı ve sapkınlığı gösterilir) İnsanları bir tufanla yoketme kararı alan baş tanrı Enlil, bütün tanrılara, “insanlara yardım etmeyeceksiniz, tufanı hiçbiri öğrenmeyecek” diyerek, hepsine yemin ettirir. Yalnız, aralarından, kurnaz su tanrısı Enki (Ea), insan ırkını çok sevdiği için bir şekilde yardım etmek ister. Hemen dünyaya gider. Ziusudra’yı bulur. Kendisi, insanların girip (kiliselerdeki günah çıkarma odası gibi) tanrılara dertlerini, günahlarını anlatıp rahatladıkları odaya girer. Ziusudraya kapıda beklemesini söyler. İçeride Enki, bağıra bağıra tufan olayını anlatır. Böylece yeminini bozmamış, insanlara birşey söylememiş olacaktır, ama kapıda bekleyen Ziusudra, tanrının kendi kendine yaptığı bu konuşmayı duyarak herşeyi öğrenecektir. Enki tufan olayını bağıra çağıra anlatır, insanlara yardım edemeyeceği için üzgün olduğunu söyler. Yardım edebilseydi, insanların tufandan kurtulmak için neler yapmaları gerektiğini söyleyeceğini anlatır. Bu şekilde, Ziusudra’ya tufandan kurtulmak için neler yapması gerektiğini anlatmış olur. Tabii, kapıda bekleyen Ziusudra, herşeyi duyar ve hemen işe koyulur. Tanrısının verdiği talimatlara göre gemisini inşa eder, her canlıdan bir çift alır. Kendisine inananlarla birlikte (ki ailesi, hizmetçileri ve bir-iki arkadaşından başka kimse inanmaz) gemiye doluşurlar. Sular heryeri doldurur. Bütün şehirler suyla kaplanır, insanlar boğularak can verir. Olanları, dünyanın çevresinde dönen bir gemiden gören tanrılar, ağlarlar. Yarattıkları medeniyetin yokoluşunu izlemek onlara büyük acı verir. “Ne yaptık biz” diye dövünürler. Ziusudra ve yandaşları, sular çekilmeye başlayınca ortaya çıkan ilk kara parçasına çıkarlar. (Bu kara parçası Tevrat’ta Ağrı dağı, Kur’an’da Cudi dağı olarak geçer. Ancak “Cudi”, Kur’an terminolojisinde, yüksek yer demektir) Hala yaşayan insanlar olduğunu gören tanrı Enlil, hemen yanlarına gider. Tabii, ardından diğer tanrılar da onu takip ederler. İlk başta sinirlenen Enlil’i, diğer tanrılar sakinleştirirler. Bir anlaşma yapılır. Artık insanlar, tanrılarına hürmet göstereceklerdir, karşılığında da tanrıların koruması olacaktır. Babillilerin Atarharis destanı’da benzer mitolojik bir tufanı anlatılır.
Tufanın büyüklüğü ile ilgili olarak, geçen yüzyıl içinde Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesi içindeki bir tablette yazılı olan şu ifade bize Nuh Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay olduğunu gösterir:
“Tufan her şeyi silip süpürdükten sonra,
Ülkenin yıkılması tamamlandıktan sonra,
İnsanlık sonuna kadar dayandıktan sonra,
İnsanlığın tohumu korunduktan sonra,
Karabaşlı Sümer halkı kendisini yeniden kalkındırdıktan sonra,”
Yukarıdaki belgede yer alan “İnsanlığın tohumu korunduktan sonra” ifadeleri, Tufan olayının insanoğlunu ne kadar derinden etkilediğini çok açık bir şekilde gösteriyor.
En ilginç gerçeklerden biri şudur ki, Nuh tufanını inkar etmek isteyen ateistler eğer Tarihte Nuh tufanını veya benzeri bir olayı anlatan yazılı bir kayıt olmasaydı, bunu olayın olmamış olduğuna delil göstereceklerdi. Ama Sümer ve Babil kayıtları gibi Nuh tufanını anlatan fakat insanların hayallerinin karışmaması mümkün olmayan efsaneler ortaya çıktıktan sonra, dinlerin bu olayı Sümerlerden almış olması gibi kanıtsız bahaneler sunuyorlar. Aslında Gılgamış destanı 1870’lerde Sümer tabletlerinin incelenmesi ile ortaya çıkarıldıktan sonra tüm Dünya’nın gözünde Nuh tufanı daha anlamlı hale gelmiştir ve tufanın bir kanıtı olarak görülmeye başlanmıştır.

KURANDA NUH TUFANI, İNCİL ve TEVRATTAN FARKI ANLATILIR
Nuh tufanı konusunda araştırma yaptığımda dikkat ettiğim noktalardan biri de şu idi. Batılılar Nuh tufanını M.Ö. 3.000 (bir papaz 2348 der ) yılllarına tarihlendirdikleri ve bu kitaplarda tufanın küresel bir boyutta olduğu anlatıldığı için, eleştiriler hep bunları dikkate alarak yapılmış. Sonra Türkiye’de bu Nuh tufanı meselesini yazanlara baktığımda onlarda, İncil ve Tevrat’a yönelik bu eleştirilerden çok etkilenmiş olacaklar ki aynı söylemlerle Kuran’ı eleştirmeye çalışmışlardır. Oysaki Kuran’ı eleştirmek için kullandıkları yöntem baştan hatalı olduğu için boşa kürek çekmiş olurlar. Çünkü Kuran’daki Nuh tufanı anlatımı İncil ve Tevrat’tan bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Bunlardan ilki tufanın bölgesel mi yoksa Dünya çapında mı olduğudur. İnsanlar eliyle defalarca yeniden yazılan Tevrat bu konuda tüm Dünya’yı kapladığı, bütün dağların görünmez olduğunu, bütün hayvanlardan birer veya birkaç çift gemiye bindirildiğini yazar. Oysa ki Kuran’da bu tür ifadelerin hiçbiri geçmez. O yüzden İslam alimleri arasında da tufanın bölgesel mi yoksa Dünya çapında mı olduğu tartışma konusu olmuştur. Oysa ki Tevrat’tan öğrenilen bilgileri bir yana bırakıp ilk defa Kuran’ı tahlil eden birinin gözü ile bakarsak durumun açık olduğunu göreceğiz. Şöyle ki; Kuran’da Nuh’un kendi kavmine gönderildiğini açıklar. Zaten Dünya’da birbirinden çok kopuk halklar olduğunu düşündüğümüzde Hz. Muhammed gibi bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygamberin daha önce gelmediğinin anlaşılması kolaydır.
“Ve andolsun ki; Nuh’u kendi kavmine gönderdik.” Hud 25
“Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.” A’raf Suresi, 64
Ayetten, Nuh’u görüp yalanlayan bir kavmin, yani bir veya birkaç şehrin tufana maruz kaldığı anlaşılıyor.
Sonra şu ayete bakalım;
“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir resul/elçi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” Kasas 59
Öyleyse Kuran’a göre düşündüğümüzde şu iki şıktan biri karşımıza çıkıyor; ya tufanın tüm Dünya çapında olmadığıdır, ya da Nuh zamanında insanlar hep bir arada yaşıyordu, yeryüzüne yayılmamışlardı. Oysa ki, ikinci şık insanın doğasına aykırı bir durum. İnsan doğası gereği yeni yerleri merak eder, içinde bulunduğu Dünya’yı keşfetmeyi sever. Bundan dolayı tarih içinde insanlık sürekli Dünya’nın her yerine yayılmıştır. İkinci olarak, insanlar bazen düşmanlık gibi sebeplerden dolayı birbirlerinden uzaklaşmak isterler. Zaten tarihsel kayıtlar ve arkeolojik kayıtlar insanların sürekli bir dağılım içinde olduğunu göstermiştir. Örneğin Aborjinler M.Ö 40.000 yılında Avustralya’ya bir okyanus aşarak varmışlardır. M.Ö. 10. 000 yılında ise insanlar Sibirya üzerinden Amerika kıtasına geçmişler ve güney Amerika’nın uç kesimlerine kadar yayılmışlardır. Demek ki Nuh’tan ve O’nun davetinden haberi olmayan bu insanların tufan ile boğdurulması yukarıda ki ayete göre mümkün değildir. Burada bazılarının aklına takılan iki ayet önümüze çıkmaktadır;
İşte onlar, (kıssalarını sana anlattığımız kimseler) Âdem’in zürriyetinden, Nûh ile berâber (gemide) taşıdığımız kimselerden, İbrâhîm ve İsrâîl’in (Ya’kub’un) zürriyetinden hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden Allah’ın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerdir.
Bu ayette Hz Adem’den sonra Hz Nuh’un ve beraberindekileri zürriyetinin gösterilmesi sanki ikinci baştan insanlığın doğumu olarak algılanmamalıdır. Çünkü böyle düşünülürse devamındaki Hz İbrahim ve Hz İsrail ile’de insanlığın üçüncü defa sıfırlandığı anlaşılmalıdır. Oysa böyle bir durum yok. Ayette bu peygamberlerin soyundan gelen temiz şahsiyetler konu edilmektedir.
Ve Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Arz’da o kâfirlerden hiçbir kimseyi bırakma!’ Nuh 26
Bu ayette arz “yer” demektir. Göklerden yere gelen bir felaket için “yer” kelimesi kullanması normaldir. Bu arz kelimesinin tüm Dünya’yı kast ettiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Yani Türkçe’de olduğu gibi diğer dillerde de “yer” kelimesi lokal bölgeler için de kullanılır. Yoksa, ne Nuh yeryüzünü tamamen gezmiş tebliğ yapmıştır, ne de yerde derken tüm yeryüzünü kastetmiştir. Zaten Kuran “Arz-Yer “ kelimesini başka bir ayette lokal bir bölge için kullanmıştır;
“Onlar, Arz’dan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar.”İsra, 17/76
Bu ayet, Peygamberimizin Mekke’den çıkarılmaya çalışıldığını haber veriyor. Bir bölge anlatılırken de arz kelimesi kullanılmış.
Hatta Nuh tufanı konusunda etkili tespitleri olan Caroll Hill makalesinde İncil’de geçen Nuh tufanının lokal olduğunu yazar. O’na göre İncilde geçen face of the ground (yeryüzü) (Genesis 23) ifadesi bütün yeryüzünü kapsamıyor. Genesis 8’de geçen earth kelimesi de İbranice aslından çevirisini tam karşılamıor. İbranice eretz kelimesini earth-dünya olarak çevirmişler fakat aslında land-kara parçası olarak çevrilmeliydi diye ekliyor. Buna bir kanıt olarakta Zech. 6’da geçen “all the earth-tüm yeryüzü” ifadesinin Filistin’e atıf yapmakta olduğudur.
Tufan hakkındaki tartışılan bir başka konu ise, suların bölgedeki bütün yükseltileri, dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran’da, geminin Tufan sonrası “Cudi”ye oturduğu bildirilmiştir. “Cudi” kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak kabul edilir, oysa kelime Arapça’da “yüksekçe yer, tepe” anlamına gelmektedir. Tespitlerimize göre Kuran’ı Kerim bazı peygamberler hariç özel isim kullanmaz. Hatta Zulkarneyn yazımızda da belirttiğimiz gibi Zulkarneyn ismi bile şahsın ismi değil verilmiş bir sıfattır. Çift boynuzlu demektir.
Bir başka konu ise Hz Nuh’un tün Dünya hayvanlarını mı gemiye aldığıdır. Kuran’da tüm Dünya hayvanlarının gemiye alındığı gibi bir bilgi yoktur. Bu iddia daha çok değiştirilmiş Tevrat kaynaklıdır. Tufan lokal bir bölgede meydana geldiği için elbetteki, Nuh’a lazım olacak birkaç tür çiftlik hayvanının gemiye alınması gerekir. Çünkü kurtuluştan sonra tarım yaparak hızlı bir besin tedariki yapılamayacağından, sütüyle, yumurtası ile en hızlı besinleri sağlayacak olan hayvanlardır. Bu yüzden hayvanların beraberlerinde olmasını da istenmiştir. Çift olarak alınması ise çoğalmaları içindir.
Bu ön bilgilerden sonra artık küresel bir tufan aramanın mantıksız olacağını anlamış olmamız gerekir.
PEKİ NEREDE OLMUŞTUR TUFAN? JEOLOJİK KANITLAR VAR MIDIR?
Öncelikle şunu belirtelim, şu an Dünya üzerinde ikiyüze yakın medeniyet kendi bölgelerini mahveden bir tufandan haber vermiştir. Yapılan araştırmalar, Tufanın hemen bütün toplumların efsanelerinde yer aldığını gösterdi. Asya’da 13, Avrupa’da 4, Amerika’da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan tespit edildi. Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı. Denizden çok uzakta, Kuzey Amerika’nın güney batısında yaşayan Hopilerin destanlarında kabaran suların ülkelerini baştanbaşa kapladığı, dağların tepelerine kadar yükseldiği ve yeryüzündeki canlıları yok ettiği anlatılıyordu. Amerika’nın eski sahiplerinden olan Azteklerin destanlarından ise Tufanın süresi bile veriliyordu. Bütün bunlar, insanlık tarihinin hemen hemen başlarında meydana geldiğini gösteriyor. Qinglong Wu ise Science dergisinde yayınladığı 2 çalışmada M.Ö. 1920’de Çin’i etkisi altına alan bir tufan yaşandığını anlatmıştır. http://science.sciencemag.org/content/353/6299/579.short Bu tufan yine tarih boyunca bu tür lokal tufanların yaşandığını gösterir. Dolayısıyla bu tufan yeryüzünün herhangi bir yerinde olmuş olabilir.
Graham Hancock ise “Underworld, the mysterious origins of civilization” isimli kitabında 1970’lerden bu yana yapılan araştırmaların üç küresel süper tufan olduğunu gösterdiğini belirtir: M.Ö. 15.000 ila 14.000 yıl önce; 12.000 ila 11.000 yıl önce; ve 8.000 ila 7.000 yıl önce. Bunu son buzul çağının buz tabakalarının erimesine bağlamıştır. İkincisinin kayıp kıta Mu ve Atlantis uygarlığı ile ilişkili olduğunu belirtir. Yine bu tarihler arasında oluştuğu tespit edilen ve denizlerde oluşan büyük bir depreme bağlı bir tsunami’den bahseder. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip’e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh a.s. zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir.
Bu meseleyi şahsen ilk düşündüğümde, aklıma en eski uygarlıkların Ortadoğu’da kurulduğundan dolayı bu coğrafya geldi. Sonra böyle büyük bir tufan’ın sularının henüz çekilmemiş olabileceğini düşündüm. Aklıma Akdeniz geldi, acaba koca akdeniz bölgesi tufanın yeri olabilirmiydi? Yani Cebelitarık boğazından kara parçalarının yıkılmasıyla birlikte gelen akdenizin suyunun tufanı oluşturma olasılığı var mıydı? Bu konuyu biraz araştırdığımda Okyanusun sularının tufan halinde Akdenize doluşması doğruydu fakat eldeki veriler bu olayın 5 milyon yıl önce olduğunu gösterdiğini öğrendim.
Fakat bu durum akdeniz için mümkün olmasa da Karadeniz için mümkün görünüyor.
KARADENİZ TUFANI
Amerikalı iki araştırmacı William Ryan ve Walter Pitman Nuh tufanı’nın M.Ö. 5600 yılında Karadenizde gerçekleştiğini iddia eden bir kitabı 1999 ylılında yayımlamışlardır. İddialarını ise Karadenizde yaptıkları denizaltı araştırmalarına dayandırmışlardır. Bu araştırmacılar Karadeniz’de dev bir tufanin jeolojik kanıtlarını buldu. Denizin dibinden farklı derinliklerden çok sayıda örnekler alıp bunları incelediler. Bu tabakalardaki fosilleşmiş deniz canlılarıda tahlil edildiğinde bu canlıların ani bir tufan sonucu çamura gömüldükleri sonucu görünüyordu. Fosillerin karbon yaşı da M.Ö. 5600 yılını doğrulamıştı.
Karadeniz, M.Ö. 5600 yılına kadar bir tatlı su gölü idi. Sınırları bu kadar büyük değildi ve bereketli olan çevresinde birçok yerleşim yerleri kurulmuştu. İnsanlar tarım ve balıkçılıkta ileri idiler. Son buzul çağının bitimi zamanlarında yani M.Ö. 25.000-10.000 yıllarında buzulların erimesiyle birlikte deniz seviyeleri sürekli yükseldi. Akdeniz’de de yükselmeye başlayınca önce ege denizinin yükselmesi takip etti ve sular İstanbul boğazına kadar dayandı. Deniz seviyesi yükseldikçe, Akdeniz’in suyu öncelikle tıkalı olan İstanbul Boğazı’na sızmaya, ardından onu aşındırmaya başladı ve sonra aniden bu büyük engelin yıkılmasına neden oldu. Deniz suyu yaklaşik 200 tane Niagara Şelalesi’nin gücüyle Karadeniz’e akmaya basladı. Yüzlerce kilometre uzaklıktan bile duyulabilecek bir kükremeyle akan su, kıyı şeridinin her gun 1.5 kilometre kadar geriye çekilmesini sağlıyordu, yani hergün birbuçuk kilometre yerleşim alanı sular altında kalıyordu. Bu büyük tufanda birçok yerleşim yeri ansızın çoşkun bir tufanın altında kalarak yok olmuştur. Dr Bob Ballard ise Sinop’tan 30 km içeride ve 150 m. suyun altında eski bir uygarlığa ait izler bulduklarını ve bu uygarlığın dev bir yapbozun parçaları gibi deniz altında durduğunu National Geographic ile ilk defa duyurmuştur. Aşağıdaki resimde yeşil kısımlar tufandan önceki yerleşim yerlerini gösterir.

Ryan: “Bu adeta dev bir toprak barajın çatlamaya başlaması ve sonunda yıkılmasi gibi” diyor. “Toprak barajın su sızdırması, günlerce hatta aylarca sürebilir; ancak baraj, gücü kalmayınca, birkaç saat içinde tamamen ortadan kalkar”.
Selden sonra dehşete düşen göçmenlerin bir kısmı batıya, Avrupa’ya; diğerleri güneye, öykülerinin destanlara geçtiği Mezopotamya’ya, Babil’e ve bugünkü Irak’ın bulunduğu bölgeye göç etti. Bu göçten sonra Karadeniz havzasında bilinen tarım teknikleri Mezopotamya, Mısır ve Avrupa coğrafyalarına taşındı ve medeniyetin ilerleme süreci hızlanmış oldu. Bu bilgilerin getirdiği zenginlik Mezopotamya’da Sümer devletinin kurulmasını sağladı ve tufan olayı bin yıllar boyunca sözlü kültürde dilden dile aktarıldı. Fakat gittikçe putperestliğe kaymış olan toplumun destanları da bunlardan payını alarak çok Tanrılı bir anlatıma dönüştü.
Burada İstanbul boğazından suların 200 tane niagara şelalesi hacminde karadeniz bölgesine dökülmesi bize ayetteki “tandır feveran edince” ifadesini hatırlattı.
Allah, Hz Nuh’a;
“Sonunda emrimiz geldiğinde ve tennür fışkırdığı zaman, dedik ki: “Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.” diye vahiy gönderdiğini belirtir. Tennür tandır anlamına gelir. Tandırlar ise bir boğaz veya bir boru şeklinde yapılırlar. Ayette tennür fışkırdı veya feveran etti denmiştir. Feveran etmek (arapça faret) çağlamak, coşmak manalarındadır. Eski müfessirler tandıra kaynamak yakışacağından, kaynamak kelimesi ile tercüme etmişlerdir. Ama aslında coşmak manasındadır ve tandır gibi bir yerden suların coşkun bir şekilde geleceğini belirtir. İstanbul boğazı gibi dar ve uzun bir boğazdan suların fışkırması ise ayetteki tandır benzetmesine tıpatıp uyuyor. Suların coşkun şekilde ise insanları anında yutacak kadar büyük olması gerekiyor. Hz Nuh’unda hayvanları gemiye yükleyecek zamanı varsa uzaklardan sesi Nuh’a kadar gelen dev bir çağıltının kopması gerekir. İşte bilim adamlarının da bildirdiğine göre İstanbul boğazının seddi birden yıkılınca 200 tane Niagara şelalesi gibi coşkun bir su alana boşalmıştır ve sesi 100 km öteden duyulacak kadar korkunç bir felaket yaşanmıştır.
Karadeniz’de tufan olduğu belirlendikten sonra ateizmin elden gittiğini anlayan bazı akademisyenler hızlı bir şekilde karşıt görüşler geliştirmişler ve cevaplar yazmışlardır. Fakat onların cevapları hiçbir zaman ikna edici olmamış çünkü taraflılıktan kurtulamamıştır. Örneğin, neden insan ve hayvan fosilleri bulunamadı gibi sorularla bu durumu çürütmeye çalışırlar. Fakat böyle bir durumun olanaksız olduğunun kendileride farkındadır. Çünkü tsunamiye banzer böylesine büyük bir selde cesetlerin kaç km sürüklendiği ve Karadeniz’in neresine dağıldığı asla bilinemez. Onları aramak samanlıkta iğne aramaktan zordur. Tabi ilk olarak şunu bilmemiz gerekir. Su bulunan ve mikroorganizmaların yaşadığı deniz diplerinde kabuklu canlılara ait kalıntılar ancak fosilleşebilir. İnsan ve hayvanların fosilleşmesi neredeyse imkansızdır. Bu yüzden Pompei’deki gibi insan fosilleri bulmak olanaksızdır.
Diğer muhtemel bir tufan ise Mezopotamya’da yaşanmıştır.
MEZOPOTAMYA TUFANI
Bu tufan felaketi denizden gelen bir tsunami ve yağmurların birleşmesi ile oluşan bir felaket olması, Kuran ile bağdaşabilecek en iyi açıklamadır. Çünkü; Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!” denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi. Hud 44 ayetinde yerden ve gökten gelen suyun her ikisi birden bu felaketi oluşturduğu bildirilmektedir. Basra körfezine yakın olduğu için Mezopotamya bölgesinde ise böyle bir olay mümkündür.

Bugün arkeolojik ve tarihi kayıtlar yeryüzünde en eski ve köklü medeniyetlerin Mezopotamya’da başladığında hemfikirdir. İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya’nın antik şehirlerinden Ur’da uzun kazılar yaptı. Çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. Ne var ki12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı. Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti. İlk çukurdan300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu. Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve100 mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi, MÖ.4 binden çok önceki yüzyıllardır.
“Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nuh’un öyküsü, Mezopotamya Çölü’nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu. “ (Fred Warshofsky, “Ur of the Chaldees”, Readers Digest, Aralık 1977)

Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılan Güney Mezopotamya’daki Şuruppak kenti de Tufan’ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi’nden Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Schmidt’in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle demektedir: “Schmidt 4-5 metrederinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu…” Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt “tamamen nehir kökenli bir kum” olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.” (Max Mallowan, Early Dynastic Period in Mesapotamia, Cambridge Ancient History 1-2, Cambridge, 1971, s. 238 )
Aşağıda antik Ur şehrine ait temsili resimler verilmiştir.


Tufan’dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi, Şuruppak’ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900’lü yıllarla tarihlendirilmektedir. (Bilim ve Ütopya, Temmuz 1996, s. 176 )
KUYRUKLUYLDIZ TEORİSİ
Denizden gelen büyük bir tsunami oluşması için bir deprem yetebildiği gibi, bir kuyrukluyıldız da aynı etkiyi yapabilir. Bazı araştırmacılara göre;
Bunun üzerine, semanın kapılarını gürül gürül akan suya açtık. Kamer 11
ayeti, gökten gelen bir kuyrukluyıldızın barındırdığı buzun atmosferde erimesi ile Nuh kavminin üzerine yağmasını işaret ediyor olabilir. Çünkü semanın (göklerin) kapısının açılması oradan gelen birşeye işarettir. Kuyrukluyıldızın kendisinin ise deniz düşmesiyle bir tsunamiye neden olması ise mümkündür. İstanbul Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek’te böyle bir teoriyi savunmaktadır.
KÜRESEL TUFAN TEORİSİ
Kuran’da tufanın küresel olduğundan bahsedilmez ama küresel bir tufanın mümkün olabileceğini iddia eden yabancı araştırmacıların delillerine de yer vermek istiyorum. Şöyle ki;
Nuh tufanı hakkındaki bilimsel çalışmaları ve yayınlarıyla tanınan Dr Andrew Snellig’e göre tufan Dünya çapında olmuştur. Bunun kanıtlarını şu şekilde sunar: Özet olarak şu adresten ulaşılabilir: https://www.godisreal.today/evidence-of-the-flood/
- Sadece okyanuslarda yaşayabilen canlıların fosilleri Himalayalar’ın tepelerinde bulunmuştur der. Bunların nasıl oralarda bulunduğunu açıklayabilecek hiçbir teori yoktur.
- Sadece bitkilerin fosilleri değil aynı zamanda, yarasaların, arıların, bir balığı yutmakta olan başka bir balığın, doğum yapan hayvanların fosilleri bulunmuştur. Oysa bu organizmalar yavaş fosilleşmez, çamura birden gömüldüğünün kanıtıdırlar.
- Amerika’daki büyük kanyonda bir kireç taşı tabakasının tamamıyla fosiller ile dolu olduğunu ve bunun bir anda ancak büyük bir tufan ile olabileceğini belirtir. Üstelik bu tabaka aynı pozisyonda Penisilvanya’da İngiltere’de ve Himalayalarda’da olduğu gösterilmiştir.
- Amerika’daki bir çökelti tabakasının çok uzun hatlar boyunca devam ettiğini söyler.
- Bu katmanın diğerlerinden bıçak gibi ayrıldığını belirtir. Bunun ise ancak aniden oluşan bir çökelti ile mümkün olacağını söyler.
Dr. John Baumgardner’de büyük kanyonda diğerlerinde daha büyük olduğu açıkça görülebilen bir tabakanın bir tufan sonrası oluşan çökelti ile açıklanabileceği görüşündedir. Bu katmanın diğerlerinden bıçak gibi ayrılması onun kısa bir zaman diliminde olduğunu göstermekte olduğunu söyler.



Dr. John Baumgardner’in küresel tufan hakkında ileriye sürdüğü çok sayıda kanıtı kendi makalesine (ingilizce) bırakıyoruz. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Noah’s Flood: The Key to Correct Interpretation of Earth History
Ayrıca Nuh tufanı sırasında Nuh’un oğlu ile konuşmasının nasıl gerçekleştiğine ilişkin sayın Mete fridin’e ait yazıyı yeterli bulduğumdan birşey eklemek istemedim. Şu adreste bulabilirsiniz:
Nuh’un gemisi ile alakalı da şuraya müracaat edin.
Yazarı: Irmak Gökçe
(Müstear)
İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/
Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/
YARARLANILAN BAŞLICA KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMALAR
Hill, ‘The Noachian Flood: Universal or Local?’, Perspectives on Science and Christian Faith (54.3.180-181), 2002.
Hill, ‘Qualitative Hydrology of Noah’s Flood’, Perspectives on Science and Christian Faith (58.2.120-129), 2006
Jacobsen, “The Waters of Ur,” Iraq 22 (1960): 174-85; and S. Lloyd, The Archaeology of Mesopotamia (London: Thames and Hudson, 1978), 15.
C. Whitcomb and H. M. Morris, The Genesis Flood (Philadelphia: Presbyterian and Reformed Publishers, 1966), 518
David MacDonald 1988: The Flood: Mesopotamian Archaeological Evidence. Creation/Evolution Journal 8, 14-20.
LG Collins, 2009: Yes, Noah’s Flood may have happened, but not over the whole earth, scholarworks.csun.edu 29 Issue: 5 Year: 2009 Date: September-October
Civil, M. 1969. “The Sumerian Flood Story.” In W. G. Lambert and A. R. Millard, Atra-hasis: The Babylonian Story of the Flood (Oxford: Clarendon Press)
Kramer, S. N. 1967. “Reflections on the Mesopotamian Flood.” Expedition. Volume 9, number 4.
Mallowan, M. E. L. 1964. “Noah’s Flood Reconsidered.” Iraq. Volume 26.
Peake, Harold. 1930. The Flood: New Light on an Old Story. London: Kegan Paul, Trench, Trubner.
Tigay, Jeffrey H. 1982. The Evolution of the Gilgamesh Epic. Philadelphia, PA: University of Pennsylvania Press.
Woolley, Sir Charles Leonard. 1954. Excavations at Ur. London: Ernest Benn.
Ryan, William, and Walter Pitman. Noah’s Flood: The new scientific discoveries about the event that changed history. Simon and Schuster, 2000.
Kerr, Richard A. “Black Sea deluge may have helped spread farming.” Science 279.5354 (1998): 1132-1132.
Mestel, Rosie. “Noah’s flood.” New Scientist 156.2102 (1997): 24-7.
Stone, Richard. “Black Sea flood theory to be tested.” (1999): 915-916.