Neml 18: “Nihayet karınca vadisine geldiklerinde bir dişi karınca dedi ki: “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.””
Karıncaların sosyal yapıları bilim insanları arasında hep hayranlık uyandırmış ve bilim aşağıdaki soruların cevaplarını sürekli aramış fakat henüz çok azını çözebilmiştir (1)
Karıncalar nasıl iletişim kuruyor?
Karınca tek başına ne yapabilir?
Karıncalar kendilerini nasıl organize ediyor?
Sürekli değişen çevreye nasıl uyum sağlıyorlar?
Böylesine basit bir organizmanın problemleri etkili bir şekilde çözmesi nasıl mümkün olabilir?(1, 2)
Bilim şu anda karıncaların konuşmalarının detaylarını araştırmaktadır. Birçok araştırmacı karıncaların antenlerindenve karınlarından birçok değişik yapıda feromon salgıladıklarını ve havaya bıraktıkları bu feromonlar sayesinde iletişim kurduklarını tespit etti. (3, 4).(5, 6) Karıncalar havaya veya yere bırakılan bu feromonları antenleri ile okuyup bilgiyi anlamaktadırlar.(4) Eğer herhangi bir feromon sinyaline göre bir talimat almazlarsa tamamen bağımsız hareket etmektedirler. (1, 7)
Örneğin bir karınca kolonisinden bir karınca yiyecek bulursa diğerleri ile feromon diliyle veya tekrarlayan geometrik hareketlerle iletişime geçmekte ve bunun sonucunda karıncalar ince bir hat üzerinde yiyeceğe ulaşmaktadırlar. Aşağıda bu durum görülmektedir.(1)
Karıncaların hareket ve davranışlarını inceleyen çalışmalar, onların grup halindeki hareketlerinin matematiksel olarak belirli bir düzende olduğunu anlamışlar ve bunu birçek araştırmacı formüle etmiştir.(1, 8).(9, 10) Karıncaların sinyal verirken farklı farklı geometriler üzerinde hareket ederek sinyal verdikleri ve diğer karıncaların bunu anlamlandırarak hareket ettiklerini tespit edilmiştir.(4) Çok değişik yapılardaki bu feromonlardan kısa süreli olanlar 20 dakika boyunca karıncaları yönlendirir. Uzun süreli olanlar ise günler boyunca ortamdaki karıncalara yapmaları gereken işi bildirir.(4) Bu feromonlardan yiyecek buldum sinyalini verenler olduğu gibi, tehlikelere karşı uyaran feromonlarda vardır. Örneğin Atta leafcutter gibi bazı karıncalardan elde edilmiştir.(4) Üstelik bu karınca kolonilerinde farklı kast sistemi seviyelerindeki karıncaların farklı alarm düzeyinde feromonlarla uyarım yaptıkları ve en yüksek uyarıyı ana kraliçeden aldıkları tespit edilmiştir. Yukarıda verilen ayetteki karınca da aynı şekilde diğer karıncaları uyarmıştı. Üstelik karınca bu sözlerini dişi kipiyle söylemiş ve böylece dişi olduğu anlatılmıştır. Şu an bilim de aynı şekilde karınca kolonisinin liderinin kraliçe karınca olduğunu söylüyor.(11) Bu ayet bilim toplumlarına bir mucize olsun diye Kuran’a girmiştir. Ve hayvanların dilini bilen Süleyman’ı örnek göstererek insanları araştırmaya ve öğrenmeye teşvik eder.
Bilimsel bulgular Kuran’ın söyledikleri ile aynıdır. Oysa 1400 sene önce insanlar karıncaların birbirlerini tehlikelere karşı uyaran konuşma biçimleri olduğunu bilemezlerdi. Erkek egemen bir toplumda dişi karıncanın koloninin lideri olduğunu ve emirleri onun verdiğini hiç bilemezlerdi. Kimsenin aklına gelmez gelse bile saçma olur diye böyle bir iddiayı kimse dillendirmezdi. Oysa Kuran, hiç sebep yokken kendinden emin bir şekilde bu emri dişi karıncanın verdiğini söylüyor. Şimdi hala şüphe içinde olanınız varsa otursun şunu bir düşünsün, sonra dün paylaştığım “şüphecilik hastalığı” gönderisinde belirttiğim gibi iman etmek için tek bir tane bile kuvvetli delil yeter desin ve imanını tazelesin.
“Allah iman edenlerin velisidir” Bakara 257
“Allah, rızasını arayanları bu kitap (Kur’an) sayesinde selamet/kurtuluş yollarına iletir. Onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve doğru yola ulaştırır.” Maide 16
Kuran, bildiğiniz bilim kitaplarından değildir. Kuran, evren ve insan yaratılışının en doğru bilgilerini kısa kısa içeren bir kitaptır. Hemen her bilim dalından küçük bilgilerle insanın aklını evrenin ve insanın yaratılışına çevirir.
Kuran’da neden bilimsel bilgiler vardır?
Her asrın insanlarının önem verdiği değerler farklıdır. Bu değer yargıları sürekli değişiyor. Yaşadığımız asırda en önde gelen değer yargılarından bir tanesi de bilimdir. Bilimden anlasın veya anlamasın bütün inançsız insanlar bilimi kendi inançsızlıklarına kalkan etmek istemekte ve sanki bilim dinlere alternatif olabilirmiş de onun yerine geçebilirmiş gibi göstermek istemektedirler. Kısaca bu zamanın gözdesi bilim olduğundan, Allah bu zamanın iman etmek isteyen insanlarını Kuran’daki bilimsel mucizelerle desteklemiştir. Önceki insanlar ise bunların manasını bilmese de inkâr da etmemişlerdir. Çünkü onların iman etmeleri için bizimkinden daha farklı sebepleri vardı. Bilimsel sebepler ise bilim topluluklarının imanı içindir.
Kuran’da bilimsel bilgiler varsa neden bu bilimi önce Müslümanlar bulmuyor?
Kuran’daki bilimsel gerçekler genelde bir cümle ile anlatılır ve detaya girilmez. Bundan dolayı verilen kısa bilgi ile resmin tamamını görmek kolay bir iş değildir. Fakat bilim bu bilgiyi bulduğunda elinizdeki parça ile tam uyumlu çıkıyorsa ancak o zaman ayetin bir mucize olarak o olaydan bahsettiğini anlayabilirsiniz. Örneğin geçen gün paylaştığımız “Ay’ın kuru bir hurma dalı gibi olana kadar bir takım menzillerden geçtiği” ayetinin, Ay’ın yörüngesini tam anlamıyla açıkladığını göstermiştik. Öyle bir zamanda böyle bir benzetmenin yapılabilmesi ve bu benzetmenin tam olarak Ay’ın hareketini açıklaması imkânsızdır. Dolayısıyla buna bir mucize demek gerekir. Fakat deseniz ki astronomik gözlemler olmadan önce bunu neden bilemediniz? Cevap; Bunu hurma dalı ipucundan yola çıkarak tahmin etmek zordur. Yine de buna rağmen Kuran’dan buna benzer yapılan erken tahminleri bile bilim henüz ispatlamadığı için insanlar bu yorumlara inanmamış veya alaya almışlardır. Örneğin; Kuran ”biz en yakın göğü yıldızlarla süsledik” dediği için Müslümanlar uzun bir süre uzayın katmanlardan oluştuğunu ve sadece en yakın katmanda yıldızların olduğunu söylediler. Fakat aklı eksik din düşmanlarının sitelerine girerseniz bu ayetle ve Müslümanların yorumlarıyla eskiden ne kadar dalga geçmiş olduklarını göreceksiniz. Oysaki yakın zamanda ortaya çıktı ki evren gerçekten bigbang noktasından itibaren tabak tabakadır ve her tabakanın yapısı farklıdır. Yıldızlar ise ancak son katmanda ortaya çıkmıştır. Bu konuyu daha önce paylaştım, web sitemden detayını okuyabilirsiniz. Demek ki bilimsel bir konuyu Kuran’dan çıkarıp erken söylemek te bu insanları ikna etmediği gibi birde alay ediyorlar, hâlbuki alay ettikleri ancak kendi cehaletleridir.
Bilim yanlışlanabilir olduğundan bilimle Kuran’ı bağdaştıramazsınız (!)
Kuran’a bilimle saldıran insanların bu iddiayı dillendirmeleri ilginçtir. “Kuran’ın şu ayeti bilime aykırıdır” derler, ayetin bilime aykırı olmadığını ama kendilerinin bilimi yeterince anlamadıklarını gösterince bu defa “bilimle Kuran’ı savunamazsın çünkü bilim yanlışlanabilirdir” derler. Burada büyük bir çelişki doğuyor. Eğer Kuran’da bilimsel hata göstermeye çalışırsanız bizde aynı bilimle sizin anlamak istemediğiniz noktaların nasıl mucizeler içerdiğini gösteririz.
Bilim evet yanlışlanabilirdir, fakat yanlışlanacak diye bir şey yok. Örneğin bugün Dünya’nın küre (geoit biçimli) olduğunun yanlışlanmasını bekliyor musunuz? Veya kutuplarda buz denizinin üstteki 50 metresi eriyen buzlardan dolayı tatlı sudur, 50 metreden derinde ise tuzlu su başlar ve aralarında haloklin bariyer vardır sular bunu aşamazlar. Bilim insanları defalarca gözlemlediler bu olayı, bölgedeki denizcilerin bile çok iyi bildiği bir olayken bunun yanlışlanmasını mı bekliyorsunuz? Yani bilim birgün “yanlış tatmışız, bu tatlı su değilmiş tuzluymuş” demesini mi bekliyorsunuz? Kısaca bilimin yanlışlanabilir olması yanlışlanacağı anlamına gelmez. Eldeki veriler kesin ve son veriler ise artık onun üzerinde şüphe yoktur, fakat eldeki bulgular zayıfsa o zaman yanlışlanabilir demektir.
Özetle;
Kuran sadece bilimden bahseden bir bilim kitabı değildir. Ama evrenin ve insanın yaratılışının şifrelerinden haberler verir.
Kuran’daki bilimsel bilgiler bu asrın insanı için 1400 sene önceden gönderilmiş özel mucizelerdir. Bu asrın insanı için mektuptur ve zarfları bu asırda açılmıştır.
Kuran’daki ipuçlarından yola çıkıp bilimi önceden keşf etmek zordur, bunların bilimden önce dillendirilmesi de zaten anlaşılamayacağı gibi bir de alay konusu olabilmektedir (kendi cehaletleriyle alay ediyorlar).
Bilim yanlışlanabilir olduğundan Kuran’ı savunamazsak o halde siz de yanlışlanabilir bilimle Kuran’a saldırmayacaksınız.
SORU: Yasin 39: “Ve Ay, kurumuş hurma salkımı dalı gibi bir şekil (bedir şeklinden hilâl) haline dönünceye kadar ona menziller takdir ettik.” ayetini açıklar mısınız?
Cevap: Ay Dünya etrafında aşağıdaki resimde gösterildiği gibi hareket etmektedir. Çünkü Dünya sabit olarak yerinde kalmadığı için ay Dünya’nın etrafında dönerken kıvrımlı bir yol oluşmaktadır. Bu yol boyunca bazen Dünyanın önünde bazen arkasında olmak üzere kıvrım kıvrım bir yol izler. Bu yol aşağıdaki resimde görülmektedir.(1-3)
Ay’ın izlediği kıvrımlı yol ve bu yol boyunca oluşan ay evreleri şekilde görülmektedir. Kuran bu evrelere ay’ın menzilleri demiştir.
Bundan dolayıAy’ın güneş etrafındaki yörüngesi aşağıdaki resimdeki gibi kıvrımlı bir sarmal şeklinde olmaktadır.(4, 5)
Bir hurma dalı kurudukça ayın yörüngesine benzer şeklide kıvrımlı sarmal bir şekil alır. Aşağıda iki resim verilmiştir. Saplarına dikkat ediniz. (1)
AY KURUMUŞ HURMA DALI GİBİ OLUNCAYA KADARŞimdi düşünün bakalım. Gelişmiş uydu görüntüleri ile ancak çözülebilen Ay’ın bu hareketini Kuran mükemmel bir benzetme ile nasıl bilebiliyor. Bunu diğer bilimsel mucize içeren ayetler ile yan yana getirin. 1400 sene önceden gelen bir kitapta neden bilimsel hiçbir hurafe olmadığı gibi halen daha insanı hayran eden bir yapısı ve insana tekrar tekrar okuma aşkı veren gerçeklikleri var. Oysa çok değil 100 sene öncesine kadar bile hurafeler insan ve toplum algısını tamamen yönetiyordu, hem de bütün Dünya’da. 1400 sene öncesinin toplumunda yazılmış bir kitabı düşünün ve bugünün bilimi ile hiç çatışmasın, olacak şey değil. Oysa kadim Yunan medeniyetinin yetiştirdiği bilim adamlarının kitapları bile hurafelerle dolu olduğu anlaşıldığı için bugün okunmuyorken, bu kitabı insanlığa sunan insan okuma yazma bile bilmediği halde neden kitabı hurafelerle dolu değil. Üstelik her geçen gün ortaya çıkan bilimsel gerçeklerle Kuran’ın büyüklüğü karşısında insanları defalarca sarsıyor ve kendine getiriyor. Bunun tek bir açıklaması var ve siz onu iyi biliyorsunuz.
Daha önceki bir paylaşımımda “ Hac 65: (Allah) izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar” ayetini açıklamıştım. Buna göre yer çekimi kuvvetinin hassas ayarından dolayı ve gazların uçuculuğundan dolayı atmosferimiz üstümüzde asılı duruyordu. Yerçekimi kuvveti diğer bazı gezegenlerde olduğu gibi fazla olsa idi atmosfer yer üzerine çökecekti.
Fakat bugün benzer başka bir ayet açıklamak istiyorum. Bu ayet:
Fatır 41:“Muhakkak ki Allah, gökleri ve yeri yıkılırlar diye tutuyor. And olsun ki eğer yıkılsalar, O’ndan sonra hiç kimse o ikisini tutamaz”
Bu ayette göklerin ve yerin yıkılacağından bahsediliyor. Yani darmadağın olurlar ve artık onları kimse tutamaz. Peki bu nasıl olabilir?
Daha önceki bir paylaşımımda, Kuran-ı Kerim “gökler” dediği zaman bazen özel olarak atmosferden, bazen galaksideki bir olaydan, bazen ise tüm uzaydan haber verdiğini örnekleriyle açıklamıştım. Çünkü insanlığın uzun bir müddet galaksi, uzay ve atmosfer diye ayrı ayrı kavramları olmayacaktı. Kuran ise insanların anladığı dil ile konuştuğu için bütün bunlarda gerçekleşen olayları “göklerde” diye açıklamıştı.
Tespitlerime göre, yukarıdaki ayette geçen gökler tabiri uzayda gerçekleşen akıl dondurucu bir olaydan haberler vermektedir. Şöyle ki; Bilim insanları son yıllarda galaksilerdeki yıldızların nasıl bir arada duruyor olduğunu araştırdı. Elde ettikleri sonuçlara göre galaksilerde bulunan kütle çekimi kuvveti, bütün yıldızları bir arada tutacak kadar büyük değildi. Üstelik galaksiler dönüyorlardı ve bu süratli dönüşle birlikte galaksinin parçalarının savrulmaması, galaksilerin yıkılmaması, yok olmaması imkânsızdı. Demek ki galaksiyi bir arada tutan bir madde olmalıydı diye düşündüler.
Üstelik yapılan hesaplara göre bu maddenin yoğunluğu ve dolayısıyla çekim kuvveti galaksideki yıldızlardan 5 kat daha fazla olmalıydı. Ama son 20 yıldır yapılan deneylerde bu maddenin varlığına veya ne olduğuna dair hiçbir ipucu bulunamadı. Bu yüzden buna karanlık madde dediler. Görülemeyen, hissedilemeyen bir madde veya enerjiydi bu. Enerji mi yoksa madde mi o bile belli değil. Aslında tüm galaksiyi kuşatmış, yani her yerde, bizim etrafımızı da kuşatmış, ama ne olduğu belli değil.
Bu karanlık madde olmasaydı, tüm yıldızlar ve uzay bilye taneleri gibi dağılacaktı, ve ayetin belirttiği gibi artık onları bir arada tutmaya kimsenin gücü yetmezdi.
Şimdi düşünün, “Muhakkak ki Allah, gökleri ve yeri yıkılırlar diye tutuyor. And olsun ki eğer yıkılsalar, O’ndan sonra hiç kimse o ikisini tutamaz” ayeti ile karanlık maddenin ne kadar birbiri ile uyuştuğu belli. Kuran ayetlerinin bazıları müteşabih olduğu için insanlar “burada ne demek istiyor” diye düşünebiliyor ama birazcık bilim okuyanlar Kuran’ın bütün evrenden en doğru haberleri erdiğini bilmektedirler.
Demir bilindiği gibi yaşlı yıldızlarda oluşabilen bir elementtir. Yıldızların son haline süpernova denir ve süpernovalar, merkezinde oluşan fazla miktarda demirin etkisi ile en sonunda patlayarak demiri galaksiye saçar. Dünyamızdaki demir de bu tür süpernova patlamalarından gelmiştir. Güneşimizin ısısı bile demir oluşturmak için yeterli değildir. Bunun için demirin gökten yani uzaydan geldiği doğrudur. Ben bu yazıda meselenin uzay kısmına değil de Dünya ile ilgili olan kısmına değinmek istiyorum.
Demir bilindiği gibi yaşam için gereklidir. Demir eksikliğinde anemi (kansızlık) oluşur ve daha fazla eksilmesi ise yaşamı bitirebilir. Sadece insan vücudu için değil gözle görülmeyen mikroorganizmalar, tüm bitkiler ve tüm hayvanlar için demir esansiyeldir. Yokluğunda hayat oluşamazdı.
Yüzeysel bir bakış açısı ve yüzeysel bir bilim anlayışıyla Kuran ayetlerine bakan bir kısım ateistler, demirin silah yapımında önemli olduğunu ve Kuran’ın “demiri gökten indirdik” demesini buna bağladığını yazmışlar. Onlar adına bu yüzeysel bilim anlayışından utandım. Çünkü demir döngüsünün yaşam için öneminden ve sadece silahlarımızda değil vücudumuzda da demiri taşıdığımızdan habersiz olmalılar. Öyleyse bu demir konusunu bu kadar basite indirgememeleri gerekirdi.
Yaşam için demir kadar yoğun bir döngü gerçekleştiren başka bir iz element yoktur. Demirin vücuda girişi diğerlerinden daha fazla süreklilik gerektirir ve bu süreklilikten dolayı vücudumuzda dalakta depo edilir. En azından şöyle bir mantık kursalardı, Kuran neden demiri yerden çıkardık demiyor da gökten indirdik diyor? Evet, öyleyse son 20 yılda anlaşılan önemli bir bilimsel gerçeği anlatalım.
Bilim insanlarının son yıllarda üzerinde sıkça çalıştığı konu, yağmurlarla birlikte Dünya üzerine yağan demirdir. Bu demir ise çöldeki kum fırtınalarının oluşturduğu tozların bulutlara aerosol halinde taşınması ve sonra Dünya’nın değişik yerlerine yağması ile Dünya’ya geri iner. Son dönemlere kadar insanlar çöllerin doğal sistemler içerisindeki yerini ve önemini yeteri kadar anlayabilmiş değildi. Çöller genellikle hiçbir işe yaramayan kum yığınları ve boş alanlar olarak biliniyordu. Şimdi ise çöllerin ekosistemin devamı için gerekli olan demiri bitkilere ve deniz canlılarına sağladığı belirlendi. (9)
En büyük çöl dolayısıyla en büyük toz kaynağı olan Sahra çölü, Orta Asya’daki şiddetli kuraklığa bağlı olarak oluşmuş Gobi, Taklamakan, Karakum, Kızılkum çölleri ve Kuzey Amerika kıtasında yer alan Meksika çölü, kuzey yarımkürenin toz kaynaklarını teşkil etmektedir (1) Güney yarımkürede en etkili olan toz kaynakları ise; Avustralya’daki Victoria ve Gibson çölleri ile Kalahari (Namibya) ve Atacama (Patagonya) çölleridir. (2) Sahra çölü her yıl 1.5 milyar ton toz yaymaktadır.(3)
Bu konuda Türkiye’de ilk araştırmalardan birini yapan Dr. Saydam, Bilim ve Teknik dergisinin 2002 Ekim sayısında demirin çöl tozlarıyla nasıl taşındığını ve yeryüzüne hayat dağıttığını açıklamış ve çöl tozlarıyla ilgili çalışmaları şöyle belirtmiştir: Çöl tozlarında bulunan demir Fe+3 formundadır ve bitkiler için kullanışlı değildir. Fakat bu demir bulutlar içerisinde bilinmeyen bir mekanizma ile Fe+2 formuna dönüşmekte ve bu şekilde yağmur ile yeryüzüne dönerek bitkilerin demir ihtiyacını önemli oranda karşılamaktadır.(4)
Araştırmacı sahra çölünün, Riyad çölünün ve Anadolu topraklarının demir içeriğini karşılaştırmış ve Büyük Sahra kumunda 4500 birim olan demir, Riyad çölünde 800 birim, Anadolu topraklarında ise 100-200 birim olduğunu bildirmiştir. Daha sonra sahra kumunu çeşitli bitkiler üzerine püskürterek bir deney yapmıştır ve sahra kumunun demir içeriğinden dolayı bazı bitkilerde 5 katına kadar verimi artırdığını gözlemlemişlerdir. Aşağıdaki fotoğraflar bu çalışmalarına aittir.(4)
Ayrıca aynı araştırmacı pamuk tarlalarına çöl tozuyla karıştırılmış su verdiğinde ürünlerin normale göre %11 arttığını ve tarlanın demir oranının %300 arttığını bildirmiştir.(4) Yine araştırmacı deniz eko yaşamının ilk halkası olan fitoplanktonların yoğun bir demire ihtiyaç duyduğunu, bu demirin çoğunun çöl kumlarıyla aşılanmış bulutlar tarafından denize sağlandığını ve çöl kumu taşıyan bu yağışlar olduğu zaman karadenizdeki fitoplanktonların çokça arttığını, buna bağlı olarak hamsi balığının da arttığını rapor etmiştir.
Nature dergisinde 2014 yılında yayımlanan bir çalışma ise yine deniz ekosistemi için çöl tozlarının olmazsa olmaz olduğunu belirtiyor. Bu çalışmaya göre denizdeki demirin %87’si havadaki aerosol halindeki çöl kumlarından gelmektedir. Denizin ortasının mavi iken kıyılardaki yeşil renk oluşmasının bu demirden kaynaklandığını ve bu çöl demiri olmazsa deniz ekosisteminin ve canlıların bu kadar çeşitli olmayacağını azalacağını vurgulamaktadırlar. Hatta kumdan gelen bu demir olmazsa denizlerin ekosistemiyle birlikte tüm Dünya’nın ikliminin de değişeceğini söylemişlerdir. (5-8)
Şimdi düşünün demirin bu hayat getiren özelliği tesadüf müdür, işe yaramaz sanılan çöllerin Dünya’ya hayat dağıtması her şeyin ince ayarlanmış olduğunu göstermiyor mu? Hadi bu gerçekleri idrak edemediniz, Kuran’ın bu önemli olayı bildirirken “demiri yerden çıkardık” yerine “demiri indirdik” demesini hangi tesadüfle açıklayacaksınız? Siz olsaydınız önemli bir bilimsel gerçekle çakışan bu ifadeyi kullanabilir miydiniz? Gerçekten de üstümüze yağan çöl demiri olmasa hayat belki bitmezdi ama yukarıdaki araştırmalara göre o kadar zayıflardı ki ekosistemin dengesi çöker, bunun sonucunda insan bu kadar kolay yaşayamazdı. Ekosistemin zayıflamasıyla insanoğlu çok zorlu bir Dünya’da yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaktı. Ayet ne diyordu? “… Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır…Hadid 25”
ÖZSOY T, ÖRNEKTEKİN SJED. Kuzeydoğu Akdeniz’de Kızıl Yağmurlar. 2008.
Ezzati RJHÜFBEDT, Hacettepe Üniversitesi, Ankara. Atmosferik Taşınıma Giren Değişik Kaynaklı Toprakların Bitki Gelişimlerine Etkilerinin Araştırılması. 2009:137.
Laity JJ. Deserts and desert environments: John Wiley & Sons; 2009.
Saydam AC, “İklim Kontrolü”, Bilim-Teknik Dergisi, Ekim 2002, s.39-48.
Conway TM, John SGJN. Quantification of dissolved iron sources to the North Atlantic Ocean. 2014;511(7508):212.
Ne kadar doğrudur bilinmez ama rivayet ederler ki bir gezgin mağarada uzun yıllardır ibadet eden bir zahide rastlamış ve sormuş: “Kuran’ın dediği gibi bir deve iğne deliğinden geçer mi?” adam cevap vermiş: “Ama deve iğne deliğinden geçemez ki!”. Sonra sarhoş bir adama rastlamış ona da sormuş: “Kuran’ın dediği gibi bir deve iğne deliğinden geçer mi?” sarhoş tereddütsüz cevap vermiş: “Kurban olduğum Allah eğer dilerse değil deveyi, dünyayı bile iğne deliğinden geçirir”. Bu bir kıssaydı. Allah haşa boş laf söylemez. Olmayacak bir olayı Kuran’da ümit verir tarzda bildirmez. Demek ki bu olay mümkündür ve vuku bulacaktır. Peki, gerçekten devenin iğne deliğinden geçmesi mümkün mü? Ayriyeten cehennemliklerin ebediyen cehennemde kalması ayetleri ile çelişir mi? Hadi inceleyelim.
Bugün fizikteki gelişmeler bize göstermiştir ki maddeler atom altı parçacıklardan yapılmıştır ve atom altı parçacıklar bazen parçacık gibi bazen dalga gibi hareket edebilirler.[1] Parçacıkların kesin konumu ve hızı aynı anda tespit edilmesi imkânsız olduğu gibi nerede olduğu da sadece bir olasılıktan ibarettir.[2]
Atom altı parçacıkları bazen dalga gibi davranır ve böylece her türlü bariyeri kolaylıkla aşabilir. Bu olaya “kuantum tünelleme” adı verilir [3-7]. Kuantum tünellemede bir parçacığın herhangi bir bariyeri aşması tamamen olasılıklara dayanır.[8] Yani bu parçacığın bu duvarı aşma olayının olasılığı yüzde şu kadar deriz. Aşağıdaki şekilde bir elektronun duvara doğru giderken parçacık gibi davrandığında geçemediğini fakat dalga gibi davrandığında geçtiği şematize edilmiştir.
Şu aşağıdaki bir ve iki dakikalık videolarda ise kuantum tünellemesi kısaca anlatılmıştır.
Bu kuantum tünelleme durumu evrende her an meydana gelmektedir ve yakından tanıdığımız birçok olayın asıl mekanizmasını oluşturur. Örneğin fotosentez bu mekanizmayla olur. Koku alma bu mekanizmayla olur. Yıldızların füzyonu kuantum tünellemesi ile gerçekleşir.[4, 9] Kuantum tünellemesi bugün teknolojide de kullanılmaya başlanmış ve kuantum mikroskopları, kuantum elektrik jeneratörleri yapılmıştır. [9]
Kuantum tünellemesi küçük parçacıklar düzeyinde kolaylıkla oluşabildiği halde atomlar birleşip hayvanlar gibi kompleks yapılar oluşturdukça kuantum tünellemesi gerçekleşme ihtimali çok zayıflar. Örneğin bir insanın herhangi bir nesnenin içinden sıkışmadan rastlantısal olarak geçmesi o kadar düşük bir ihtimaldir ki bu ihtimalin ortaya çıkması için yüzmilyarlarca sene bile çölde bir kum tanesi kadardır.
Brian Green, “evrenin zerafeti” kitabında[10] bu durumu bir örnekle açıklamaktadır. Verdiği örnekte iki kişi kuantum olaylarının sık gerçekleştiği bir bara giderler. Adam bir puro yakar fakat purosu ağzından çıkıp başının arkasına düşer. Bardağındaki buz küpleri bardağı aşarak dışarı fırlar. Bardan çıkarken kapıdan değil duvardan geçerler. Bu örneğin devamında aşağıdaki açıklamaları yapar:
“Belirsizlik ilkesi, kuantum tüneli olarak bilinen çarpıcı bir etkiye de yol açar. Üç metre kalınlığındaki beton bir duvara plastik bir mermi atarsanız, klasik fizik sezgilerinizin olacağını söylediği şey gerçekleşecektir: Mermi size doğru geri tepecektir. Bunun sebebi, plastik merminin böylesine sağlam bir engeli aşacak enerjiye sahip olmamasından başka bir şey değildir. Fakat temel parçacıklar düzeyinde, kuantum mekaniği şüpheye yer bırakmayan bir biçimde, mermiyi oluşturan parçacıkların dalga fonksiyonlarının -yani olasılık dalgalarının- hepsinin duvarı aşıp geçen küçük bir parçası olduğunu söyleyecektir. Bu da, merminin aslında duvara girebilip diğer taraftan çıkabilmek için az da olsa -sıfır değilse de- bir şansı olduğu anlamına gelir. Peki bu nasıl olabilir? Aklımız bir kez daha Heisenberg’in belirsizlik ilkesi karşısında bocalıyor.
Kuantum mekaniğinin matematiği, enerji engeli ne kadar büyük olursa, bu yaratıcı ve çok titiz hesaplamanın gerçekten gerçekleşmesi olasılığının o kadar düşük olacağını gösteriyor. Ancak, beton bir duvarla karşılaşan mikro parçacıklar, klasik fiziğe göre imkânsız olanı yaparak yeterince enerjiyi borçlanabilmekte ve hatta bunu bazen gerçekleştirebilmektedir; başlangıçta gerekli enerjiye sahip olmadıkları bir bölgeye girip bir tünel açabilmektedirler. İncelediğimiz nesneler, gittikçe daha fazla parçacık bileşenleri içererek daha karmaşık hale geldikçe, söz konusu kuantum tüneli yine ortaya çıkabilir. Ancak bu çok daha zayıf bir olasılıktır, çünkü tek tek tüm parçacıklar tünel oluşturmak için hep birlikte yeterince şanslı olmak zorundadır. Fakat George’un purosunun kaybolması, bir buz küpünün bardağın camından geçmesi ve George ile Gracie’nin barın duvarından geçmeleri gibi şok edici olaylar gerçekleşebilir, H-bar’ın çok büyük olduğunu hayal ettiğimiz H-Bar gibi bir fantezi diyarında, bu tür kuantum tünelleri sıradan olaylardır. Ancak, kuantum mekaniğinin olasılık kuralları ve özellikle H-bar’ın gerçek dünyada çok küçük oluşu, bir duvarın içinden geçmeyi her saniye deneyecek olsanız, girişimlerinizden birinde duvardan geçip gidebilme şansınızın olabilmesi için, evrenimizin bugünkü yaşından çok daha uzun bir süre beklemeniz gerektiğini gösteriyor. Ebedi sabır (ve ömürle) er ya da geç duvarın öbür tarafında belirebilirsiniz.”
Evet Brian Green bir kişinin bir nesneden geçmesi için ebedi bir bekleyiş içinde olması gerektiğini söylüyor. Evrenin yaratılışından bugüne kadar bunu denemiş olsa bile muhtemelen başaramayacağını söylüyor, çünkü bu iş için katrilyonlarca yıl kelimesi bile çölde bir kum tanesi olarak kalacaktır. Bu işin gerçekleşmesi ancak ebedi bir bekleme ile mümkün. Eğer bunu herhangi bir sayı ile sınırlarsanız ve bu sayı aklın alamayacağı kadar korkunç bir sayı bile olsa bu ihtimal gerçekleşmeyecektir fakat sonsuz bir bekleyişte mutlaka gerçekleşecektir.
İnsanlığın yeni anladığı bu kuantum tünelleme gerçeği ve kompleks bir yapının ancak ebediyette belirsiz bir zamanda iğne gibi bir nesneyi aşabileceğini söyler. Bu gerçekler cehennemin ebedi bir yurt oluşunu ve bu ebedi bekleyişte devenin iğne deliğinden geçmesiyle örtüşür. Peki, kuran neden deve örneğini vermiştir? Çünkü madde ancak dalga gibi davranırsa başka bir maddenin içinden geçebilir. Devenin şeklini incelediğinizde fizikten hatırlayacağınız dalga yapılarıyla aynı olduğu görülebilir. İşte size Kuran’ın nefes kesici bir örneği daha. Sonraki şekilde dalga ve deve benzerliğine dikkat ediniz.[11] (Devenin dalgaya benzediği fikri bu siteden alınmıştır)
İnsanların ebedi bekleyişinde gerçek bir deve mi geçirilecek yoksa başka bir ayette belirtildiği gibi cehennemin sarı develere benzeyen kıvılcımları mı (Murselat 33) bir kuantum tünellemesine maruz kalacak Allah bilir. Buradaki develer Murselat 33 ayetine atıfta bulunması olasıdır. Veya ayetin deve ile kast ettiği dalgalardır. Çünkü kuranın indirildiği dönemde insanların dalgaları ifade edecek bir kelimeleri yoktu ve Kuran sonraki insanların çözebileceği bir şekilde bu dalgaları deve benzetmesiyle ifade etti. Eğer gerçek bu ise kuantum tüneline girecek olan bir dalgalanma ile insanın kendisidir. Fakat bu dalgalanmanın olasılığı sizin Türkiye’de iken durduk yerde Amerika’da belirmenizin olasılığından farksızdır. Yani buna bir ömür yetmez. Bin sene bir milyar senede yaşasanız bütün atomlarınızın senkronize şekilde Amerika’da belirme olasılığı yok denecek kadar azdır. Fakat Dünya’da insanlar ebediyen yaşasaydı bu deneyimi mutlaka birgün yaşayacaklardı. Aslında anlatılan evliya menkıbelerine bakarsanız bu kuantum tünelleme işini nefsini temizlemiş evliyaların bir kerameti olarak karşınıza çıkar. Öyleyse şöyle düşünmeden alamıyor insan kendini; Acaba cehennemlikler ebedi bir ateşte iyice temizlenirse, pişman olursa nefsi kurtuluşa bu yolla erebilirler mi? Muhtemelen Belkısın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Süleyman’ın huzuruna getiren bilge kuantum tünelini kullana ilmini biliyordu. Yine muhtemelen kıldan ince dediğimiz insanı Cennet’e götürecek köprü de üzerinde yürünecek bir köprü değil, bir kuantum tünelidir.
Devenin iğne deliğinden geçmesinden incil’de de bahsedilir. Yani ilahi bir öğreti olarak Hz. İsa bunu kendi havarilerine söylemiştir.
İsa “Çocuklar” dedi, “Tanrı’nın Egemenliği’ne girmek ne güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır.” (Markos 10:23-25)
“Öğrenciler büsbütün şaşırmışlardı. Birbirlerine, “Öyleyse kim kurtulabilir?” diyorlardı. İsa onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkânsız, ama Tanrı için değil. Tanrı için her şey mümkündür” dedi.” (Matta 10:26-27)
Evet Hz. İsa’nın dediği gibi insanlar için bu imkansızdı fakat Allah için imkansız diye birşey yoktu.
Ayrıca Kuran’da Hud 106 ayetinde Allah isterse insanları cehennemden çıkaracağını da haber veriyor.
Hud 106-107: “Bedbaht olanlar ateştedirler. Orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki. Ve Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer durduğu müddetçe orada kalacaklardır. Çünkü Rabbin her istediğini yapandır.”
Evet Rabbimiz isterse ebedi azaba uğrayan kulları da cehennemden çıkaracağını bu ayet haber veriyor. Son cümlede ise istediğini yapacağını vurgulayarak bitiriyor.
Bu konuda yanlış anlaşılma da olmasın, bu konu devenin iğne deliğinden geçebilmesinin evrende mümkün olduğu ile alakalıdır. Cehennemlikler ebedi bekleyişlerinde cehennemden çıkarlar veya çıkmazlar onu Allah daha iyi bilir. Saygılarımla.
Baldzuhn, J., E. Mohler, and W. Martienssen, A wave-particle delayed-choice experiment with a single-photon state. Zeitschrift für Physik B Condensed Matter, 1989. 77(2): p. 347-352.
Meynell, L., Why Feynman diagrams represent. International Studies in the Philosophy of Science, 2008. 22(1): p. 39-59.
Greene, B., Evrenin Zerafeti, süpersicimler, gizli boyutlar ve nihai kuram arayışı, Tübitak Popüler Bilim Kitapları 290,(çeviri: Ebru Kılıç, 2008). 1999, ISBN 978-975-403-474-5, 523s., Ankara.
Kısaca modern fizikteki bu 4 temel kuvvet; elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve kütleçekim kuvvetidir. Bu kuvvetler evrenimizin bugünkü haline gelmesinde hayati derecede öneme sahiptirler.
Bu kuvvetlerin fizikteki “sabit katsayıları” o kadar hassastır ki bu katsayılardaki milyarda bir değişim bile evrenimizin bugünkü haline ulaşamamasına yani muhtemelen maddenin birbirini çekememesinden kaynaklı maddenin dağınık halde olmasına neden olurdu. Bu kuvvetlerdeki en küçük bir değişim bile eğer atomlar oluşmuş olsa bile bu atomların birbirinden bağımsız saçılmış bilyeler gibi olmasına ya da tamamen bir araya toparlanıp yine evrenin şekillenememesine sebep olurdu. Evren de galaksiler, yıldızlar şekillenmezdi, biyoloji diye göz kamaştırıcı bir bilim dalı ortaya çıkmazdı.
Bu konuyu “Evrenin Zarafeti” kitabında tarafsız bir bakış açısıyla anlatan ünlü fizikçi Prof. Brian Green bakın ne diyor:
“Maddenin ve kuvvet parçacıklarının özellikleri bir parça bile değiştirilseydi, evren çok farklı bir yer olurdu. Örneğin periyodik tablodaki yüz kadar elementi oluşturan kararlı çekirdeklerin varlığı, güçlü nükleer kuvvetle elektromanyetik kuvvetin güçleri arasındaki hassas orana dayanır. Atom çekirdeklerinin içindeki protonların hepsi de birbirini elektromanyetik olarak iter; protonların bileşeni olan kuarkları etkileyen güçlü kuvvet, şükürler olsun ki, bu itkiyi yener ve protonları sıkıca bir arada tutar. Fakat bu kuvvetlerin göreli güçlerindeki küçük bir değişiklik bile aralarındaki dengeyi kolayca bozacak ve atom çekirdeklerinin çoğunun çözülmesine yol açacaktır.
Dahası elektronun kütlesi, olduğundan birkaç kat daha büyük olsaydı, elektronlar ve protonlar nötronlar oluşturma eğiliminde olurlar, hidrojen çekirdeklerini yutarlar böylece daha karmaşık elementlerin ortaya çıkmasını engellerlerdi.
Yıldızlar kararlı çekirdekler arasındaki füzyona dayanır. Kütle çekimi kuvvetinin gücü yıldızların oluşumunda da rol oynar. Bir yıldızın merkezinde bulunan çekirdekteki maddenin ezici yoğunluğu, yıldızın nükleer ocağını besler ve sonuçta yıldızın ışığının oluşmasına yol açar. Kütle çekimi kuvvetinin gücü artsaydı, yıldız kümelenmesi daha sıkı bir biçimde birbirine bağlanır, bu da nükleer tepkimelerin oranında ciddi bir artışa neden olurdu. Fakat tıpkı parlak bir alevin yakıtını, ağır ağır yanan bir muma nazaran daha hızlı tüketmesinde olduğu gibi, nükleer tepkime oranındaki bir artış da Güneş gibi yıldızların daha hızlı yanıp tükenmesine yol açardı ki, bunun da bildiğimiz biçimiyle hayatın oluşumu üzerinde yıkıcı bir etkisi olurdu.
Öte yandan kütle çekimi kuvvetinin gücü az olsaydı, madde bir arada kümelenmezdi, bu da yıldızların ve galaksilerin oluşumunu engellerdi.”
Görüleceği gibi evrende canlılığın ortaya çıkması için matematiksel çok ince bir ayar var. Evrenin kompleksliği içinde bir düzen oluşturması, çözülecek çok sayıda sırlar ve düzenler barındırması, evrenin tasarlanmış olduğunun bir kanıtıdır. Bunu kabul etmeyen biri mecburen bütün bu olağanüstü ince ayarların bir tesadüf olduğunu varsayacaktır ki akılları hayrete sevk eden düzenler için akılla bağdaşmayan bir iddiadan öteye de geçemeyecektir.