Allah, topluluk halinde yaşayan canlılara bir lider belirleme içgüdüsü vermiştir. Topluluk halinde yaşayan aslanlardan karıncalara, arılardan bizonlara, kuşlardan maymunlara kadar bütün canlı topluluklarının sosyal düzenleri bir lider tarafından dengede tutulur. Böylece bu topluluklarda adaletin sağlanması, çalışmanın teşvik edilmesi, haksızlıkların ve aşırılıkların önlenmesi, dış tehditlere karşı organize olunması, yardımlaşarak daha iyi hayatta kalma olasılığının artması sağlanmış olur.
Böyle bir liderlik mekanizmasının ise işin ehlinde bulunması yani adaletli, akıllı, mücadeleci, cesur, dürüst, fedakar bir liderin elinde bulunması ise o topluluğun huzuru ve refahı açısından önemlidir.
İnsanı iyilik etme ve kötülük etme potansiyeli ile yaratan ve insanın iradesine sınır koymayan Allah’ın ise insanı yarattıktan sonra başıboş bırakması düşünülemez. Böyle bir şeyin kabul edilmesi ise (hâşâ) O’nun adaletsiz olmasını, insanı sevmemesini ve değer vermemesini gerektirir. Oysa bu, insana ettiği bütün iyiliklerin manasız olmasına yol açar ve Allah açısından büyük bir eksiklik olurdu. Kullarıyla ilgilenme gücü varken ilgilenmemek ise;
ya umursamazlıktan olurdu ki bu bencillikten doğar. Allah’ın ise bencilliğe ihtiyacı yok. Çünkü karşısında bencil olmasını gerektirecek kendi cinsinden kişiler yok, karşısında ancak zayıf kullar var. Öyle ise umursamazlık veya bencillik söz konusu olmamalıdır.
Ya da gücü yetmemesinden olurdu ki bu düşüncenin de elle tutulur tarafı yok. Çünkü evrene bakıldığı zaman sonsuz bir kudret olmazsa, sonsuz bir ilim olmazsa hiçbirşeyin düzen oluşturmayacağı açıktır. Daha önceki bir yazımızda açıkladığımız gibi evrende ise her an devam eden akıl almaz bir düzen sürekli kendini yenileyerek devam etmektedir. Öyleyse vücudumuzdaki 100 trilyon hücreyi bir fabrika gibi idare ettiren Allah’ın bizim sosyal düzenimizi başıboş bırakması beklenemez. Şu halde yeterli kudreti ve ilmide vardır.
Yediklerimize, içtiklerimize ve Dünya’da büyük medeniyetler kurmamız için önümüzde hazır ettiği bütün imkânlara bakarsak Allah’ın insanlar üzerinde büyük bir rahmeti de vardır. Rahmetini Dünya’nın her yanına serpiştirmiş olan Yaratıcı ise insanın eline sınırsız hayır ve şer kabiliyeti verdikten sonra onu başıboş bırakmaz. Sosyal düzenin sağlanması için, insanlara kim olduklarını öğretmeleri için, insanları doğruya yönlendirecek liderleri, Allah sonsuz ilmi ile tayin eder. İnsanlar içinden en dürüstlerini, en akıllılarını, en cesurlarını bilir ve onları liderler olarak insanlara yol göstermesi için seçer.
Peygamberlerin genellikle toplumda beşeri münasebetlerin bozulduğu; yani ahlaki bunalım dönemlerinde gönderildiğini hatırlayacak olursak; risaletin, toplum birimlerindeki ahlaki bozuklukları düzelterek, insanları birlik, beraberlik, adalet, huzur ve güven içinde yaşamaya dair bilgilerden oluştuğunu görürüz.
Bakara 213: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah (onlara) müjdeleyen ve korkutan peygamberler göndermiş, onlarla birlikte insanlar arasında, ayrılığa düştükleri hususlarda kendisiyle hükmetmek için hak olan Kitab’ı da indirmişti.”
Bakara 151: “Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.”
Peygamberlikte de değişik kısımlar vardır. Kitap alanlar veya almayanlar, vahyi Cebrail yoluyla alanlar veya ilham ve rüyalarla anlar gibi. Kuran bu peygamberler için nebi, resul, nezir gibi kavramlar kullanır. Nebi kendisine kitap verilen peygamberlerdir. Resul ise kitap gönderilmeyen ama uyarıcı rolleri olan peygamberleri de kapsar. Böylece her nebi resuldür ama her resul nebi değildir diye âlimler kabul etmiştir. Bir de nezir kavramı vardır. Bu ise halka yoldaş olan ve aralarında bulunan, Allah’ın görevli has kullarını ifade eder. Nezir her millette mutlaka bulunmuştur.
Fatır 24: “Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı (nezir) geçmiş olmasın.”
Sadece Resul veya Nezir olanların Allah’tan nasıl haber aldıklarını tam olarak bilemeyiz. İlham ile de olabilir, rüyalar ile de olabilir, yakaza halinde de olabilir.
Bunun yanında, aralarında Resul bulunmayan milletlerin, aşırılıklarından dolayı helak olmayacakları da Kuran’da bildirilmiştir.
İsra 15: “Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.”
Allah, medeniyet kurma seviyesine gelmiş her millete ihtiyaca göre peygamber göndermiştir, bu peygamberler ise birer liderdi, tarihin uzun zaman dilimlerinde adları unutuldu veya insanoğlunun yozlaşmasından nasibini alıp birer puta veya Tanrı’ya dönüştürüldü. Çok sayıda şahıslar vardır ki onların adları bizlere birer mitolojik kahraman gibi ulaşabilmiştir veya toplum genel olarak inanmamaya meyilli ise bir resul olduğu bile anlaşılmamıştır. Örneğin Sokrates, Yunan Tanrılarına inanmayıp gençleri etrafında topladığı ve onlara evren ve bir Yaratıcı hakkında düşünmeye teşvik ettiği için mahkeme kararı ile öldürülmüştür. Sokrates diyor ki: “Benim gözüme bazı şeyler görünüyordu –Halüsinasyon olabilir–. Bana insanlığın irşadı için bir şeyler telkin ediyorlardı. Çocukluğumdan beri, bütün insanlara, Tanrı fikrini telkin etmek, onları Tanrı’ya yönlendimek için vazifeli bir insan olacağımı biliyordum…” (Sokratesin savunması- Platon). Bunun gibi tek bir Yaratıcıya yönelten nice tarihi örnekler vardır ki bu insanların da Allah’tan birer görev taşıdıklarını düşünebiliriz.
Son söz:
Arıyı ve karıncayı başsız bırakmayan Allah, insanı başsız yol göstericisiz bırakır mı?
Ay tanrısının adının Al-İlah olması iddiası ateistler tarafından dillendirilmeye çalışılan konulardan biridir. Birkaç sitede rastlamıştım, herşeyi detaylı vermedikleri için okuyanın kafasını karıştırıyorlar, zamanım olmadığı için detaylı araştıramamıştım. Sonra bu soru kafamın içinde beni rahatsız etmeye başlayınca oturup iddialarını detaylı okudum. Fakat bu iddialarında da diğer iddialar gibi ayrıntılardan bahsetmeyip, düşük çözünürlüklü bir profil çizerek göz ve akıl aldatmacası yaptıklarını gördüm. Carleton S. Coon tarafından ortaya atıldıktan sonra (1), Amerikan evanjelistleri tarafından sahip çıkılmış bir görüştür. Yazar, Allah isminin ay Tanrısı “Sin” için kullanıldığını, Hz Muhammed’in ise bu ismi devam ettirdiğini yazmış. “Sin” isminin ay Tanrı’sı için Güney Arabistan devletlerinde M.Ö. 2000’li yıllarda yaşayan uygarlıklar tarafından kullanıldığından bahsetmiştir. Fakat antik çağlarda Güney Arabistan’da “Sin” diye bir put olduğunu, böyle bir putun arkeolojik kazılarda bulunduğunu bildirmesine rağmen, “Allah” ismi ile “Sin” ismini bağdaştıran herhangi bir kaynak vermemiştir. Yani bu tamamıyla kendi yorumu olup, herhangi bir yazılı kaynağa isnat ettirmemiştir. Müslüman bazı ülkelerde Camilerin üzerlerine Hilal sembolü konulması ve Hristiyanlık Dünya’sında da İslamiyet Hilal ile bilinmesi yazarın hayal gücünü kullanmasına neden olmuş, eğer İslamiyet pagan kültürüne sahip bir toplumdan ortaya çıktı ise ve Mezopotamya bölgesinde Ay tanrısı Sin var ise ve Müslümanlar hilal kullanmaya hala devam ediyorlarsa, bu Sin inanışı devam ediyor olmalıdır diye bir çıkarım yapmıştır. Aslında Allah diye inandıkları da Sin olmalıdır diye hayal gücünün karanlığında bir çıkarım yapar. Ateistlerin iddiaları da tamamen bu zorlamalı çıkarım üzerinedir, herhangi bir yazılı açıklayıcı kaynağa dayanmamaktadır. Bir de arapların ay takvimini kullanmalarını dayanak gösterirler. Yani kullandıkları temel argümanlar bunlardır (2). Bu çıkarımlarını ise gerçek bir bilgi gibi sunarlar. Fakat “Allah” veya Al-İlah’ın” “Sin” olarak kullanılmasını o döneme tanıklık etmiş bir kaynağa bağlayamaz, ispatlayamazlar. Bu zorlamalı çıkarımlarla, bazı gerçekleri yarım vererek bazısını ise gizleyerek Allah ismini kıymetten düşürmeye çalışmışlardır. Burada Ay Tanrısı Sin’in isminin Al-İlah olduğunu söylerler, ama minarelerin başında Güneş sembolü olsa idi, aynı mantıkla şöyle dememeleri için hiçbir sebep yok; “Al-İlah güneş Tanrısı –Menaf- demektir. Müslümanların camilerinde güneş kullanmaları Allah isminin kökenini gösterir. Öyleyse Allah veya Al-İlah güneş tanrısı – Menaf – olmalıdır.” Aslında Menaf daha tutarlı bir iddia olurdu. Çünkü Hz Muhammed devrinde “Sin” diye bir ay Tanrı’sının olduğuna dair bir kayıt bile yoktur, fakat güneş Tanrı’sı Menaf kayıtlarda geçer. “Sin”in o dönemde varlığına ilişkin bir kayıt olmadığı gibi, bunun “Allah” yerine kullanıldığına dair hiçbir kayıtta yoktur. Yani iki karanlık perde arkasından hayal gücünün zorlamalı bir çıkarımından öteye gitmez. Evet Sin’in Al-İlah olduğunu arkeolojik veya pagan zamanlarında yazılmış bir kaynağa götüremezseniz, iddianız dini taassupların ürünü olduğu belli olur. Böylece iddianızı istediğiniz puta da uyarlayabilirsiniz demektir.
ARAPLARDA AY TANRISI
Mekke ve civarı araplarında ay Tanrısının adı “Sin” değil Hubel’di. (3) Lat, Uzza ve Menat aynı zamanda erkek bir ay tanrısı olan Hubel’in kızları olarak bilinirdi.
“Lat” ile ilgili şunlar kaynaklarda mevcuttur: Arap müşrikleri, kâinatın yaratıcısı olan Allah’a inanıyorlardı. Putları ise ona ortak koşuyorlardı. Putlarına şeref kazandırmak için onların adlarını Allah’ın isimlerine benzetmeye çalışıyorlardı. Bunun en tipik örneği, “Lat” ile “Uzza” putlarının isimleridir. “Lat” ismini Allah ismi arasında bir ilişki kurmak için bu ismin son harfleri olan “LahH” kelimesine benzetmişler. Son harfi “ha”yı ise, “ta”ya değiştirmiş ve “Lat” demişlerdir. (4)
“Allah” isminde olduğu gibi, el takısını kullanarak “El-lat” kelimesini türettiler. (5)
Yine “Uzza” putunun adını, Allah’ın “Aziz” ismine benzetmişlerdir. Bazı alimlere göre, Uzza kelimesi Eazz kelimesinin müennesi (dişili) dir. Eaz, daha önce bazı müşrik kavimlerin taptığı bir ağacın ismidir. Araplar da bunu kendi putlarına ad olarak kullanmışlardır. (6)
ALLAH’IN AY TANRISI İLE ALAKASININ OLMADIĞININ DELİLİ
İddia sahipleri o döneme ait yazılı bir delil getiremezken, biz burada Allah’ın neden ay Tanrı’sı olamayacağına dair o dönemde yazılmış bir delil getireceğiz. Şöyle ki; Bilindiği gibi Kuran’da yazılı ayetler o dönemin yaşanmışlıkları için en kuvvetli delillerdir. Örneğin, Kuran herkesin bildiği bir savaştan mesela Bedir savaşından bahsediyorsa bu savaş olmuştur. Materyalist bakış açısı ile dahi bu inkâr edilmez. Çünkü Kuran’da yazıldığı zaman o dönemin bütün insanları bu savaşa şahit tutuluyor. Bunu dikkate alarak şu ayete bakalım;
Müminun 86-87: De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi ve arşil azîmin Rabbi kimdir?” Allah’ındır diyecekler. Şu halde siz Allah’tan korkmaz mısınız?
Bu ayete göre o zamanki Arap toplumu, müşrikler dahil Allah’ı herşeyin Rabbi olarak biliyorlar ve değil ayın güneşin, yedi kat göklerin, hatta bunların üzerinde arşında sahibi olarak tanıyorlar. Yani Allah diye tanıdıkları kendisine ulaşılamayan varlık olarak gördükleri Tanrı, diğer Tanrı’lar değildir. Ay Tanrısı, Güneş Tanrı’sı, Hava Tanrı’sı, diğer bütün putlar vs. ise kendisine ulaşılamayan Allah’a götürecek vesilelerdir.
Enam suresinde ise Hz İbrahim’in Allah’ı ilk önce kendi başına nasıl bulduğunu anlatırken kendi kendine yaptığı şu konuşmalardan haber verir:
Enam 76 – Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:”Rabb’im budur” dedi. Yıldız batınca da:” Ben batanları sevmem” dedi.
77 – Ay’ı doğarken gördü: “Rabb’im budur” dedi. O da batınca: “Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum” dedi.
78 – Güneş’i doğarken görünce: “Rabb’im budur, bu hepsinden büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım”.
79 – “Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim”.
Görüldüğü gibi buradan da Güneşin, ay ve yıldızların, Allah’ın yaratıkları olduğu ve Allah’ın bunlardan ayrı olduğu anlaşılıyor.
Devam edelim;
Ankebut 61: Andolsun ki, onlara: «Gökleri ve yeri yaratıp, güneş ve ayı emri altında tutan kimdir?» diye sorsan elbette şüphesiz «Allah» derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?
Bu ayette ise açık açık, bildikleri Allah’ın ay Tanrısı değil, ay’ı da, güneşi de yöneten büyük Allah olduğu belirtiliyor. Yani arapların inancı bu idi. Allah, ay Tanrısının ismi değildi. (7)
Fakat Kuran’da birçok ayette ay’ın Allah’ın sadece bir yaratığı olduğundan bahsedilmesi, emir altında olmasından bahsedilmesi gerçeği üzerine ateistler, karalama kampanyalarına hayal güçlerinin sihirli aldatmacalarıyla devam ediyorlar. Diyorlar ki; “Efendim, Allah dedikleri ay Tanrı’sı idi ve Muhammed (a.s.) bu ay Tanrı’sı fikrini çürütmek için ay’ı yardığını söyledi.” Gördüğünüz gibi, hiçbir dayanağa, yazılı kaynağa dayanmayan ve 1450 sene öncesinin niyet okumalarını bir düşman gözüyle gerçekleştiren, bilimsellikten ve kanıtlardan uzak bu tür iddialar ateistlerin çaresizlikten herşeyi nasıl yanıltma yoluna gittiklerini gösteriyor. Şimdi bu niyet okuyucu ateist arkadaşlarıma soruyorum;
Kuran neden ay Tanrı’sının ismini kullanıp sonra da bu ay Tanrı’sı inancını kaldırmaya çalışsın. Söylediklerini zaten tasdik eden Müslümanlara neden savaş açtığı bir putun ismini Tanrı’nın ismi olarak öne sürsün. Putperestlik inançlarını yıkmaya ve izlerini dahi silmeye çalışan biri neden Tanrı’ya bir putun ismini versin. Hz İbrahim zamanından beri bilinen herşeyin yaratıcısı olan Allah’a vesileler bulmak için uydurulan putların adını neden kullansın. Yani ateistlerin bu mantık katliamı içindeki tutarsızlıklarını saymakla bitiremeyiz. Arapların Mekke’nin kurucusu olan Hz İbrahim devrinden beri iyi bildikleri ve yaşattıkları herşeyin yaratıcısı olan Allah’a yakınlık kurmak üzere uydurulmuş ufak İlah’ların hiçbiri Allah değildir. Evet bu tür Tanrı’ların hepsine İlah derlerdi fakat Allah ismini sadece herşeyin yaratıcısı kendisine ulaşılamayan, görülmeyen Tanrı için kullanırlardı. Putlara takılan İlah kelimesi ise Hz İbrahim tarafından öğretilen Allah isminden türetilmiş bir kelimedir ve çoğul olarak ta kullanılır. Yani İlah’larımız derlerdi, Türkçe’deki karşılığı ise Tanrı kelimesidir. Fakat Allah ismi tek bir Tanrı’yı bildirdiğinden dolayı Allah’lar diye kullanmazlardı. Allah ismi yine Hz Muhammed’den önce Hristiyan araplar arasında (8) ve monoteist olan Hanif dinine mensup araplar arasında da (9) kullanılırdı, bu ise yine Allah’ın herşeyin Rabbi olarak kullanıldığını ve ay Tanrı’sı olmadığını gösterir.
AY TAKVİMİ
Çıkarımlarına dayanak yaptıkları bir diğer manasız delil ise ay takvimidir. Araplar ay takvimini kullanırdı, çünkü ay takvimi bedevi koşullarda defter ve kitap kullanmaksızın insanların birbirleriyle zaman konusunda sözleşebilecekleri en kolay takvim metodudur. Örneğin, iki bedevi birbirleriyle, dolunayda hayvanlarını getireceğim, ikinci hilalde falanca yerde buluşalım gibi kolay bir şekilde defter kayıtlarına ihtiyaç duymadan vakitlerini tayin edebilirlerdi. Güneş takvimi ise özellikle tarım toplumlarına, yani mevsimlere bağlı ve yerleşik düzeni bulunan, yılın hangi gününde olduğunu her gün kaydedip tekip eden toplumlara uygun olduğunu görünüyor. Örneğin Nil havzasında tarım yapan mısırlılar gibi. Bu demek oluyor ki Arapların ay takvimini kullanmaları, yaşam koşulları için bir zorunluluk olduğundandı.
Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) “Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (39 Zümer Suresi – 3)
HİLALİN ORTAYA ÇIKIŞI
Hilal kullanımı İslam’ın ilk zamanlarında, yani Hz. Muhammed ve halifeler devrinde yoktu. Bayraklarında hilal taşımazlardı ve mescidlerine hilal koymazlardı. Bu kullanımın başlaması orta çağın sonlarını bulur. Franz Babinger hilal’in bir orta asya Türk geleneği olduğunu ve Türk’lerden diğer Müslümanlara geçtiğini bildirir. Türk tarihçi Mehmed Fuat Köprülü, Asya’daki ilk Türk devletleri arasındaki hilal sembolünün antik önemini sık sık vurgular. (10)
Hilalin Hint Müslümanlarına ve ortadoğuya geçişi ise yine bir Türk devleti olan Babürlüler ile Ekber Şah önderliğinde geçmiştir. (11)
Hilal ve yıldızın birlikte kullanılışı ise 17. Yüzyılda Moğol devletinde var olduğu bilinmektedir. Ama ününü Osmanlılar’ın devlet bayrağı olarak kullanmasıyla almıştır (1844) ve daha sonra egemenlik sürdüğü topraklar olan Libya (1951–1969 ve 2011 sonrası), Tunus (1956) ve Cezayir (1958) tarafından da bayraklarında kullanılmaya başlanmıştır. Yine aynı şekilde Azerbaycan (1918), Pakistan (1947), Malezya (1948), Singapur (1959) ve Moritanya (1959)’nın bayraklarında hilal kullanımı Osmanlı’nın kullanımından sonrasına denk gelmektedir. 20. Yüzyıl sonrasında hilal, İslam’ın sembolü olarak görülmeye başlanmıştır. Hz. Muhammed ve halifeleri devrinde hilal’in İslam sembolü olarak kullanıldığına dair hiçbir kayıt yoktur. Camilerin minare ve minberlerinde kullanımı ise Osmanlılar ile başlamış bir uygulamadır. (12)
9- Timothy C. Tennent, Theology in the Context of World Christianity, Zondervan, 2009.
10- 1999, Bizans Müsseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, s. 118
11- http://www.wikiwand.com/en/Star_and_crescent
12- “Mosque and minaret are surounted by crescents; the air glowing over the Golden Horn is, as it were, full of moons.” Hezekiah Butterworth, The Zigzag Series (1882), p. 481.
Soru: İslamiyette’ki bir çok uygulama diğer din ve kültürlerde de var. Örneğin namaz hareketleri budistlerde de var. Kadınlarda başörtüsü Sümer, Asur, Hitit, Urartu, Akad, Babil gibi medeniyetlerde de var. Tespih çekme uzak doğu dinlerin de var vs. islamiyet bu uygulamaları bu medeniyetlerden mi almıştır?
Cevap: Ortak kökten, bir kaynaktan gelen olgular veya bilgiler birbirine benzer. Bir imparatorun değişik ülke veya bölgelere gönderdiği kanunlar birbirine benzer ve bir kişinin görüşlerini yansıtır. Bir kişiden çıkan emirlerin benzer olması en doğal olgulardan biridir.
İslamiyetten önceki putperestlerin İslamiyete benzer ritüeller uygulaması, Mekkenin kurucusu ve çok saygın bir peygamber olarak asırlar boyunca dininin ağırlığını bölgede hissettirmiş olan Hz İbrahim’den dolayıdır. Hz İbrahim, ilk defa eşi Hacer’i ve oğlu İsmail’i bu ıssız bölgeye bıraktıktan bir zaman sonra tekrar dönmüş ve Kâbe’yi inşa etmiştir. Tavaf, kurban, namaz, secde, oruç, ölü yıkama, kefenleme gibi Allah’tan gelen tüm emirleri insanlara öğretmiştir. Daha sonraları Mekke’yi ticari ve kültürel olarak canlandırmak için getirilen ve kabe’nin içine konulan putlarla birlikte İbrahim’in öğrettiği ve toplumun kültürüne kazınan öğretiler bir anda kaybolmamış yönlerini putlara çevirmiştir. Fakat bu insanlar Allah’ı Hz İbrahimden öğrendikleri gibi yine herşeyin yaratıcısı olarak biliyorlar, fakat ona ulaşmanın mümkün olmadığını ancak yeryüzünde onu temsil eden Tanrılarla ona ulaşılabileceğini düşünüyorlardı. Bunu gösteren bir ayet;
“Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde onun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” Yunus 18
Onların uydurdukları, Allah’a ileten ortaklar kavramının doğru olmadığını ve sadece kendi kuruntuları olduğunu beyan etmek için şöyle bir ayet inmiştir:
“Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.” Yunus 66
“Siz Allah’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlere (düzmece ilahlara) tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yusuf 40
Yaratıcı olarak ancak Allah’ı tanıdıklarını ise şu ayet haber vermektedir;
And olsun ki, eğer onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka: ‘Allah!’ diyeceklerdir. De ki: ‘Hamd, Allah’a mahsusdur.’ Fakat onların çoğu bilmezler. Lokman 25
Putlarının yanında İbrahim’den öğrendikleri Allah’ı çok iyi bildiklerini Abdulmuttalibin iki oğlunun isimlerinden de anlayabiliyoruz. Birisi amcası Ebu Leheb, yani gerçek ismiyle Abduluzza, yani Uzza putunun kulu demektir. Diğeri Hz Muhammed’in babası Abdullah, yani Allah’ın kulu demektir. Müşrikler ürünlerinden Tanrılarına pay ayırırken de bir kısmını Allah’a bir kısmını ise putlarına ayırırlardı.
“O’nun üretip türettiği ekin ve hayvanlardan Allah için bir pay ayırdılar, sonra kendi zanlarınca: “Bu Allah’ındır, bu da ortaklarımızındır” dediler. Kendi ortakları için olan (pay), Allah tarafına geçmez, ama Allah’a aid olan kendi ortaklarının tarafına (payına) geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar?” Enam 136
Putlar için namaz kılmaya başlamışlar, kurban kesmişler, zekatlarını kurbanlar için ayırmaya başlamışlardır. Bu uygulamaları İslamiyet putperestlikten almamış tam tersi putperestlik Allah’ın öğretilerini taşıyan İbrahim dininden öğrenmiş ve yine aynı Allah’a inandığını düşünerek bu uygulamalara devam etmiştirler. Hatta Hz İbrahim ve eşi Hacerden miras kalan Safa ve Merve tepeleri arasında sa’y denilen ibadeti, bu tepelere diktikleri İsaf ve Naile adlı putları için yaparlardı. İslamiyetten sonra müslümanlar bu adetin putlara karşı yapıldığından dolayı yapmak istemeyince ayet inmiş ve Safa ile Merve’nin onların değil Allah’ın bir nişanı, işareti olduğunu bildirmiştir.
Şüphesiz, ‘Safa’ ile ‘Merve’ Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka’be’yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Bakara 158
Yine Musevilik ve İslam uygulamalarının birbirine çok benzediğini görürsünüz. Örneğin; Museviliğin orjinal halinde, güneşin konumuyla alakalı zamanlarda günde 5 defa ibadet edildiği, dualar okunduğu, rüku ve secde yapılırdı. (Epstein, Judaism; Örs, Musa ve Yahudilik, s.399). Yahudiler sünnet olurlardı, idrar ve meniden sakınırlardı, hayızlı kadına dokunmazlardı, dini bayramları vardı, yağmur duasına çıkarlardı, ölü yıkanıp kefenlenirdi, oruç tuttukları belirli günler vardı, zekat verirlerdi, hac için Beyti Makdis’e gider mihrabın etrafında tavaf yaparlardı (Mezmurlar 26/6; Bubi, İA. Tavaf Maddesi XII/I, 65). Fakat Beyti makdis yıkıldıktan sonra bu tavafı bırakmışlardır (Cilacı, İlahi Dinlerde Oruç Hac ve Kurban, s. 48). Zina yasaktır, zinanın cezası ölümdür (Levililer 20/10-12; Tesniye 22/21-26), kadınlarda örtünme vardır, domuz eti yemezler, faiz haramdır.
İslamiyet’in diğer semavi dinler dahil en çok Museviliğe benzemesi Yahudilerin dinlerine olan bağlılıklarından ve adetlerini daha fazla koruyup yaşatmalarından ileri gelmektedir. Avrupa’da kök salıp antik Roma ve Yunan kültürlerinin etkisi ile şekillenen Hristiyanlıkla benzerliklerinin daha az olması ise beklenen bir olgudur.
Bir hocadan ders alıp Dünya’nın farklı yerlerine giden farklı kişilerin öğretilerinin birbirlerine benzemesini doğal kabul ederiz hatta benzemesini değil benzememesini garip buluruz. Aynen bunun gibi semavi olan veya semavi olduğu halde sonradan insanların değiştirerek putperestliğe çevirdiği dinlerin ortak yönleri bulunması, benzer hadiselerden bahsetmesi, benzer ritüellere sahip olması beklenen bir olgudur. Bir dinin diğerinden bu ritüelleri kopyaladığını göstermez. Özellikle bu kopyalama İslam dini için hiç mümkün olamaz. Çünkü Hz. Muhammed Yahudilere, Hristiyanlara ve putperestlere benzememeye çok özen gösteriyor, hakkında herhangi bir hüküm gelmeyen günlük işlerde diğer dinlerin yaptıklarını yapmamaya çalışıyor ve sahabelerine de onların yaptıklarını yapmamalarını söylüyordu. Birkaç örnek göstermek gerekirse; tarihi kaynaklarda Hz Peygamber;
Müşriklere benzememek için sakalları uzatıp bıyıkları inceltmeyi önermiş, rengi sapsarı elbise giyilmemesini önermiş,
Hristiyanlara benzememek için, namaza çan ile çağırma teklifini reddetmiştir,
Yahudilere benzememek için sadece cumartesi günü oruç tutmamayı evvelinde veya sonrasında bir gün daha oruç tutmayı, secdede gözü yummamayı, Aşure gününden bir gün önce veya sonra fazladan oruç tutmayı, namazı nalın ile kılmayı, tavsiye etmiştir,
Mecusilere benzememek için tasları doldurmayı vs liste uzatılabilir.
Tabi ki bunlar Kuran’ın emirleri değildir ve bu sözler birebir orjinal haliyle bu şekilde Efendimizin ağzından söylenmiş olsa bile o zamanki şartların gerekliliğinden dolayı bu uygulamaların gerektiğini düşünmeliyiz, bu zaman için de mutlaka İslam bunları gerektirir diye kimseyi zorlayamayız. Örneğin, insanlara neden sapsarı elbise giyiyorsun denmez, çünkü Hz. Peygamber bunu giymeyin derken sebebini açıklamıştır yani o zamanın müşrikleri bu elbiseyi giyiyordur. Bu sözü bu zamana tatbik etmek İslamiyet değildir. Hadisleri İslamiyetin ana kaynağı olarak tasdik etmeyişimizin bir nedenide budur ki bu hadisler velev ki değiştirilmemiş olsalar bile çoğu o zamanın insanları ve şartları için söylenmiştir ve Hz. Peygamber tarafından “bunları kayıt altına alın ki sonrakilerde mutlaka böyle yaşamalı” denmemiştir.
Hz Peygamberin diğer dinlere benzememedeki hassasiyetine baktığımızda eğer Allah tarafından emredilmemiş olmasa diğer dinlerde geçen hiçbir ritüeli kabul etmeyecek derecede onlardan uzak durduğu anlaşılıyor. Fakat dinlerin çıkış noktası bir Tanrı’ya dayandığı için bilgiler ve uygulamaların benzer olması da kaçınılmaz olmaktadır.
Diğer bir nokta da Allah’ın bir dinin peygamberine yaşatmış olduğu bir olguyu tek ona mahsus olduğunu ayetlerle belirtmemişse başka kişilerinde aynı veya benzer olguyu yaşamış olabileceğidir. Örneğin, Hz Muhammed, Miraç olayını yaşamışsa bunun daha önceden başka bir kişi tarafından yaşanmadığını iddia edemeyiz. Hatta, başkaları tarafından da yaşanmış olması akla daha uygundur. Allah, Hz Meryem’e ruh üflemişse ondan önce veya sonra bunu yine yapmış olmasında hiçbir mahsur yoktur. Hz İsa ölüleri diriltmiştir fakat bu özellik sadece Hz İsa’ya verilmiş diye bir bilgi bulunmamaktadır. Ondan önce çok kimselere verilmiş bir özellik olmaması için bir sebep var mıdır? Allah Hz Nuh’un kavminin bulunduğu geniş vadiyi bir denize çevirmesi olayının tarih boyunca tek bu kavim için geçerli olduğunu iddia edebilir miyiz? Allah kanunlarını sürekli tekrar eder, bunu şu ayetlerden anlayabiliriz;
Bundan önce gelip geçen (ümmet)ler hakkında Allah’ın kanûnu (böyle)dir. Ve Allah’ın kanûnunda aslâ bir değişme bulamazsın! Ahzab 62
Daha önceden beri devam eden, Allah’ın kanunu budur. Ve Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Fetih 23
Dolayısıyla dinlerin köklerinin bir merkezden geldiği, Hz Muhammed’in Yahudi ve Hristiyanlara benzememeye özen gösterdiği, yaşanılan olayların farklı kavimlerde defalarca yaşanmış olabileceği, İslamiyet’in diğer dinlerden bir uygulamayı sırf beğendiği için aldığı hakkında bir delil olmadığı ve bu düşünceyi soyut bir varsayımdan öteye götürecek hiçbir kanıt olmadığı gerçeklerini bir arada düşünürsek semavi dinlerin orijinal öğretilerinin birbirinden kopyalama değil, aynı kökün farklı dalları olduğunu görebiliriz.
Örneğin namazın asıl manasını taşıyan secde ve rüku pek çok dinde vardır ve geçmiş peygamberler Rablerine karşı bağlılıklarını bu hareketlerle bildirmişlerdir. Fakat insanoğlunun kibiri malesef secde ve rükuyu yani eğilmeyi zamanla dinlerinden kaldırmış ve dinlerini sadece bir dua dinine çevirmişlerdir. Aşağıdaki ayetlerin insan eliyle tahrif edilmiş kutsal kitaplarda hâla bulunması da biraz düşünmesi için insanlara yol gösterir.
Mezmurlar 95:6: Gelin secde yapalım ve rüku’a varalım; bizi yaratan Rabbin önünde diz çökelim! Sayılar 16:20-22: …Ve Musa ve Harun yüzleri üzerine yere kapandılar… Tekvin 17:3: Ve İbrahim yüzüstü yere kapandı… Çıkış 34:8: Ve Musa (as) acele ile rükua gitti ve ibadet etti. Nehemya 8:6: Ve Üzeyr büyük Rabbi takdis etti. Ve bütün kavim ellerini kaldırarak amin amin diye cevap verdiler. Ve rükua gittiler, secdeye vararak Rabblerine ibadet ettiler. Matta 26:39: İsâ yere kapanıp… dua etti… Matta 17:6: Ve havariler yüzleri üzerine yere kapandılar…
Daniel 6:10 Daniel yasanın imzalandığını öğrenince evine gitti. Üst odasının Yeruşalim yönüne bakan pencereleri açıktı. Daha önce yaptığı gibi her gün üç kez diz çöküp dua etti, Tanrısı’na övgüler sundu.
Esinleme 22:9 Ben senin gibi ve peygamber olan senin kardeşlerinle bu kitabın sözlerine uyanlar gibi Tanrı’nın kuluyum. Tanrı’ya secde et!
Yahudilerin en kapalı, yani kültürlerini koruyucu grubu olan Samiriler 2500 yıldır namazlarını koruyarak getirmişlerdir. Konunun sonuna bununla alakalı bir video eklenmiştir. Namaz bütün dinlerin orjinalinde olan bir ibadettir, fakat insanlar namazı günümüzde olduğu gibi zamanla terk ede ede tamamen unutmuşlar ve değişen dil yapılarına uygun sürekli güncelledikleri kitaplarından da çok anlamadıkları namazı büyük ölçüde çıkartmışlardır. Eğer çağımızda haberleşme gelişmemiş olsa, yani Kuran her yerde aynı şekliyle muhafaza ediliyor olmasa, namaz kılma oranı sürekli azalan müslümanlar 1000 yıl sonra kuranda gördükleri namazın ne olduğunu anlamayacaklar ve meal ediyoruz diye ortaya çok farklı bir Kuran çıkaracaklardı. Zannediyorum ki Kuran’ın değiştirilemeyeceği garantisinin bir sebebi de teknoloji ve haberleşmenin gelişeceğini ve Kuranın orijinalinin bu sayede saklanacağını biliyor olması idi. İnsanların namazı nasıl unuttuklarını bir ayet şu şekilde haber verir;
“Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namazı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.” Meryem 59
Şimdi böyle bir aşırmacılık iddiasında bulunan ve bilimsel metodu sözde kendilerine önder edinmiş materyalist düşünceye sorayım. Canlılar arasında benzer olan bir proteinin örneğin insülin proteinin farklı türlerde farklı olması, birbirine dış görünüş açısından uzak türlerde ise farklılaşmanın arttığını gördüğünüz zaman, bu proteini şu tür şundan veya bütün türler birbirinden aşırmıştır demek yerine bunlar bir kökten gelmiştir diyorsunuz. Bu konuya itiraz etmiyorum. Peki neden aynı bilgi benzerlikleri dinler arasında da bulununca bunların ortak bir merkezden geldiğine inanmıyorsunuz? Nerede kaldı sizin bilimsel metodolojiniz?
Burada bilimsel metodoloji rafa kalkıyor ve itirazların arkasındaki temel etkenin varlığı görünüyor. Malesef, önyargı ve körü körüne düşmanlık. Yani eski inkarcılar gibi böyle insanlara da açık mucizeler görünse malesef inanmazlar.
“Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.” Enam 111
Onlar ki haklarında Rabbin sözü gerçekleşti, kendilerine her türlü âyet (belge ve mu’cize) de gelse, elem verici azabı görmedikçe inanmazlar. Yunus 97
“Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar.” Şuara 201-203
“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri (de) âyetlerimden yakında uzaklaştıracağım. (Onlar) her mu’cizeyi görseler de (yine) ona îmân etmezler. Hem hidâyet yolunu görseler, onu yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler, onu yol edinirler. Bunun sebebi, şübhesiz onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kimseler olmalarıdır.” Araf 146
Bu dünya da yaptıklarından pişman olmazlar ama ahirette çok pişman olacaklardır.
Suçlu günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız” (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. Secde 12
Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…