79# LUT PEYGAMBER VE HOMOSEKSÜEL KAVİM

Lût kıssasını hepiniz bilirsiniz. Özetle; Lut’un kavmi zorla erkek çocuklarına tecavüz ediyor. Homoseksüellik toplumun tamamına yayılmış. Bir gece Lut’a birkaç tane Allah’ın elçisi geliyor (muhtemelen melek). Bunu duyan şehrin erkekleri kapıya dayanıyor ve o gençleri bize ver diyorlar. Lut kapıya çıkıp onlara nasihat diyor. Anlamak istemiyorlar ve sabaha karşı Lut ve kızları şehri terk ediyor, şehir taş yağmuruna tutuluyor (Meteor yağmuru olabilir).

Lut onlara bir konuşmasında “Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?”-Araf:80 demişti. Bazı kişiler bunun bir Kuran’ın hatası olduğunu çünkü hayvanlar arasında bu işin ara sıra yapıldığını ve daha önce yine mutlaka insanlardan da homoseksüellik yapan olabileceğini iddia ediyorlar.

Bu arkadaşların hatası, ayetin tamamına dikkat etmemelerinden kaynaklanıyor. Çünkü ayette geçen “alemlerden hiçbirinin” ifadesi topluluk olarak kullanılmıştır. Yani sizden önce bütün bir toplum yani bir alem olarak bu fiili işleyen hiçbir tane bile yoktu. Ayetin Arapçasında “min ehadin min el alemin” denmektedir. Yani tam karşılığı bir tane bile böyle bir topluluk yoktu, siz ilksiniz demektir. Evet gerçekten de bu işin toplum olarak yapıldığı başka bir toplum muhtemelen onlardan sonra da olmadı. Şu anda bildiğim kadarıyla bütün fertleri homoseksüel olan ve zorbalıkla çocuklara tecavüzün yasal olduğu bir ülke veya şehir yok. Yani Lut doğru söylüyordu, zorbalıkla veya gönüllüce herkesin böyle bir çarkın içine sokulduğu bir toplum, onlardan önce bilmediğimiz gibi onlardan sonra da böyle bir toplum bilmiyoruz. Hayvanlar içinde bile.

İkinci bir mesele Hz. Lut’un bu azgın topluluğa kendi kızlarını teklif etme konusudur.

Hud 78: “Kavmi ona doğru koşarak geldi; onlar daha önceden kötülükler işlemekteydiler. “Ey kavmim” dedi. “İşte benim kızlarım, bunlar sizler için daha temizdir. Artık Allah’tan korkun ve beni misafirim önünde küçük düşürmeyin. İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?”

Burada Hz. Lut “işte kızlarım” derken tabiki kızlarını bütün herkesin evlenmesi için teklif etmemiştir. Çünkü anlayabileceğiniz gibi bu söz insanların aklını başına getirmek ve kadınlarla evlenmenin doğru olduğunu anlatmak için söylenmiştir. “bunlar sizler için daha temizdir.” diye sözün bitirilmesi de bu kadınlara temiz olmayan bir şekilde sahip olmanın kast edilmediğini göstermektedir.

Bu ayete dikkat edilirse Hz. Lut’un konuşma üslubundan ne kadar sıkıştığı, bunaldığı ve bunun sonucunda sinirlendiği anlaşılabiliyor. “İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?” diye hitap etmesi artık onlara karşı bir isyan ruh haletini gösteriyor. İçine düştüğü müthiş bir gerilim içinde kavmini düşündürüp akıllarını başlarına getirmek için kendi kızlarını örnek gösteriyor ve bunlar sizin için daha temizdir diyerek kadınlar sizler için temizdir manasını düşündürüyor. Kadınlarla evlenilmesi gerektiğini kendi kızları üzerinden anlatıyor. Bu konuşmanın akıllı insanları nasıl etkileyebileceğini anlamak için kendinizi Lut’un yerine koymalısınız. Evde erkek misafirleriniz bekliyor, dışarıda yüzlerce belki binlerce sapık erkek tarafından oluşmuş bir kalabalık evin kapılarını zorluyor. Bu durumda iken onları düşündürüp kendine getirmek adına Lut’un söyledikleri çok etkileyicidir. Muhtemelen o anda kalabalıktan birisi fırsattan istifade ederek evlenmek için kızı isteseydi sözünden dönmeyerek evlendirecekti. Bu Lut’un da işine gelirdi. Çünkü topluma iyi bir örnek göstermiş olurdu. Buna rağmen azgınlıkta o kadar ileri gitmişlerdi ki bütün söyledikleri onları azgınlıktan döndürmemiştir.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

Book_of_Genesis_Chapter_19-10_(Bible_Illustrations_by_Sweet_Media).jpg

61# Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin Kanıtları

Şimdi kendinizin peygamberlik iddiası ile ortaya çıkmış yalancı biri olduğunuzu düşünün.

İnsan neden böyle bir yalana ihtiyaç duyabilir?

  • Kendisine sosyal statü sağlamak, zengin olmak, reis olmak, saygı duyulmak, rahat etmek gibi sebepleriniz olacaktır.
  • Allah’ı kendi yalanınıza bulaştırma potansiyeliniz olduğuna göre aslında çok bencil, geleceği düşünmeyip peşin rahat isteyen, kendi keyfini her türlü ahlaki değer ve adalet kuralının üstünde tutan biri olmanız gerekir. Çünkü Allah adına yalan söylüyorsanız aslında Allah’a inanmamanız gerekir.
  • Eğer Allah’a inanmıyorsanız neden başkalarının çıkarlarını kendi çıkarları gibi görmek olan ahlaki değerlere saygı duyasınız? Sizden hesap soracak biri yoksa Dünya’nızı olabildiğince keyif verici ve sıkıntıları azaltıcı bir yere döndürmek istersiniz.
  • Eğer iddia etiğiniz yalancı peygamberliğiniz bunları size karşılamıyorsa üstüne üstlük size sıkıntılar, belalar, canınıza kast eden düşmanlar, sizi yurdunuzdan rahatınızdan eden düşmanlar oluşturuyorsa yalancılıkla kâr edeyim derken zarara girdiğinizi fark edersiniz ve bu oyunu fazla sürdürmek istemezsiniz.
  • İnsanları kendinize kul ve köle yapmak, herkesi kendi rahatınız için çalıştırmak istersiniz.
  • En iyi siz yiyip içmeli, en iyide siz giyinmelisiniz. Yoksa sıkıntı çekmenin bir anlamı kalmaz.

Şimdi Hz Muhammed’e bu açılardan bir bak:

  • Elçi olduğunu açıkladıktan sonra 13 yıl boyunca Mekke’de sadece eziyet gördü. Ona inananlarda kaçırılıp şehit ediliyorlardı. Kendisinin ise can güvenliği yoktu. 3 yıl Müslümanlar boykot edildi ve hepsi açlıktan ölecek düzeye geldi. Yerden buldukları deri parçalarını ve ağaç kabuklarını yemek zorunda bırakıldılar. Peygamberimiz zorluklardan bıkıp vaz geçti mi? Hayır vaz geçmedi. Yalancı biri ne yapardı? O’nun yaşadıklarının binde birini yaşasaydı hatta ilk ciddi zorlukta vaz geçerdi.
  • Tarih kayıtları Mekkeli müşriklerin O’na reislik ve istediği kadar kadın teklif ettiğini yazar. Peki, rahatını isteyip reislikte gözü olsaydı bu teklifi reddedip sıkıntıların her geçen gün arttığı hayata döner miydi? Dönmezdi. Ama rahatı ve reisliği değil sıkıntılı hayata geri dönmeyi tercih etti.
  • Peygamber rahatını bırakıp ta günde 5 defa namaz kılmayı kendisine ve inananlara farz kıldı. Üstüne üstlük sadece Peygambere farz olmak üzere birde gece namazı ayeti geldi ve her gece sabaha kadar inanmadığı bir namazı kıldı (!) Sabah namazına kalkmak bile rahatını terk etmek olduğu halde O geceleri bile uyanıp namaz kılardı. Oysaki en azından sabah namazını söylemeyip geceleri tatlı tatlı uyusaydı, zaten gün boyunca yeterince düşman ve sıkıntılar O’nu bekliyordu. Yok hayır öyle yapmadı, O’nun yüzü hep Yaratıcıya dönüktü. Bizler Müslüman olduğumuz halde O’nun bu yaptıklarını yapamıyorsak, yalancı bir egoist olsaydık bunların yüzde birini yapabilir miydik?
  • Peygamber normal zamanlarda namazını terk etmediği gibi savaş zamanlarında da terk etmemiştir. Peki, can boğaza dayandığı böyle zamanlarda en azından namazı değil de canını düşünmesi gerekmez miydi? Ama öyle de yapmadı, hep namazını düşündü.
  • Namazı geçtim bu insan kendisine orucu neden emretti? Rahatına düşkün sefil bir yalancı bir öğün yemek yemese sinir krizleri geçirdiği halde bu insan bazen aralıksız 3 gün bir şey yemeden oruç tutardı. Rahat etmek için reis olmayı isteseydi neden bedevi reisleri gibi bir eli yağda bir eli balda yaşamadı.
  • Elçi olduğunu ilan ettiğinde zaten zengin iken bütün servetini İslam için harcayıp sonunda kalkanını bile bir Yahudi de borç karşılığı rehin bırakmış bir halde vefat etti. Neden kimseden gelen yardıma tenezzül etmedi, neden kendine zekât ve sadaka kabul etmeyi haram kıldı, neden güçlü olduğu halde düşmanlarının mallarına el koyma yoluna gitmedi ve hep adaletli davrandı?
  • Ona ve Müslümanlara etmediği zulümleri bırakmayan Mekke’yi ele geçirdiği zaman neden kimseden en ufak intikam almadı? Peygamber olmayan bir insan ancak bir peygamberin gösterebileceği bu olgunluğu ve sabrı ne kadar gösterebilirdi?
  • Bedir savaşında 313 kişi ile 1000 kişinin üstüne yürür müydünüz? Uhud savaşında 1000 kişi ile 3000 kişinin üstüne gider miydiniz? Ordu derseniz az, düşman derseniz 3 katı. Mantığınızı kullanırsanız öldürülmeniz kaçınılmaz. O’nu bu kadar kendinden emin yapan neydi?
  • Cahil bedevi toplumları eğitmek deveye hendek atlatmaktan zordur. 23 senede o en cahil ve karanlık toplumu Dünya’nın en iyi bilgeleri, en adaletli ve ahlaklı insanları yapmıştır. Siz ömrünüzde 2 kişiye bile sigarayı veya içkiyi bıraktırabildiniz mi? Oysa Hz Peygamber o toplumdan zinayı, içkiyi, yalanı, dolandırıcılığı, haksız yere adam öldürmeyi ve daha nice kötü adetleri kaldırdı ve yerlerine adaleti, yoksullara yardımı, insan eşitliğini, kardeşliği, dürüstlüğü getirdi. Siz yalancı olsaydınız kendinizde olmayan bu özellikleri topluma bir karakter olarak aşılayabilir miydiniz?

Şimdi Sahabeler açısından düşünün:

  • İçlerinde azıcık şüphe duysaydılar O’nun arkasından gidip te mallarını Mekke’de bırakıp canlarını tehlikeye atarlar mıydı?
  • İnanmadıkları bir kişi için savaşlara girip şehit olurlar mıydı?
  • Savaşta babasıyla, kardeşiyle karşılaşacağını bildiği halde o savaşa giderler miydi?
  • Peki, peygamberin her halini hareketini inceden inceye dikkatle takip eden insanlar en ufak bir kusurunu görseydi O’na inanırlar mıydı?
  • Peki, siz yalancı bir peygamber olsaydınız hayatınızın sonuna kadar her hareketiniz peygamberliğe uyacak olgunlukta ve bilgelikte olabilir miydi? Olmadığınız bir insanın taklidini yaparak insanları ne kadar süre kendinize inandırabilirdiniz? Oysa ki insanların etrafınızdan dağılması için bir gün tek bir yerde gerçek yüzünüzü göstermeniz yeterli iken.
  • Hz Peygamber sahabelerine kendini bir Tanrı olarak tanıtmadı. Yalancı bir peygamber bu zorlukları aşıp bu mertebeye gelseydi insanlara kendine tapmasını emretmez miydi? Oysa O kendinin de sizler gibi bir insan ve kul olduğunu anlatıp durdu? “Kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum ve Allah’ın kuluyum” dedi.

Allah hatırına kafanızı kullanın biraz. Bu insanın her hali ben Allah’ın elçisiyim demiyor mu?

 

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

islam-dusunce-tarihindeki-felsefe-ekolleri-nelerdir_6228_15-47-22.jpg

55#PEYGAMBERLER NEDEN ORTADOĞU’YA GÖNDERİLMİŞTİR?

11 000 yıl önce iklim şimdikinden farklıydı. İnsanlar Avrupa’nın, Asya’nın ve Afrika’nın her yerine yayılmışlardı. Son buzul çağının bitmesiyle ısınan okyanuslarda buharlaşma şiddetinin artışı, toplam yağış miktarını artırarak, bügün çöllerle kaplı olan Ortadoğu topraklarını yarı yağışlı savanalara çevirdi.

Ortadoğu toprakları ve Kuzey Sahra, göletlerle ve yeşil çayırlarla kaplı bir yer haline geldi. Bu durum Ortadoğu’yu diğer bölgelerdeki avcı-toplayıcı kavimleri kendine çekti. Ortadoğu’da doğal ve yabani bir çayır bitkisi vardı. İlkbahar yağışlarıyla yeşeren bir ottu bu ot. Bu ot hepimizin çok yakından tanıdığı ”buğdaydı.”

11 000 yıl önce Ortadoğu’da tarıma geçildi. Tarıma geçilmesiyle bir devir kapanarak insanlığın en büyük atlaması gerçekleşerek, Neolitik Çağ başladı. Artık insanlar göç etmek yerine tarlalarının başında bekliyordu ve yerleşik yaşama geçtiler.

Yerleşik yaşam, mülkiyet kavramını başlattı ve insanlar arasında miras kavramı ortaya çıktı. İhtiyaç fazlası ürünlerin, diğer kavimlerle değiştirilmesiyle ticaret başladı ve kavimler arası izolasyon ortadan kalktı.

İnsanlığın avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçmesi buğdayın Mezopotamya bölgesinde bulunması ve yetiştirilmeye başlaması ile olmuştur. Bu sayede Dünya’nın kalan kısmında insanlar avcı toplayıcılık yaparken bu bölgede yerleşik düzenin doğurduğu Sümerler, Akadlar, Asurlular ve Babilliler gibi ilk medeniyetler peş peşe boy göstermeye başlamıştır.

Medeniyetler ise akraba olmayan insanların da bir arada yaşadığı ve bundan dolayı çok haksızlıkların ve zulümlerin görüldüğü yapılardır. Bundan dolayı “kurallar ve kanunları” medeni olmayan toplumlara göre daha fazla gerektirir. Dünya’da bilinen ilk kanunlarında bu bölgeden çıktığı hatırlanması gerekir; örneğin Hammurabi kanunları gibi.

Demir’in kullanılmaya başlamasıyla Tunç çağının bitip demir çağının başlaması yine bu bölgede olmuştur. Kuran’da “Biz Davud’a demiri yumuşattık” ayeti ile işaret edildiği gibi demir çağı bir peygamber eli ile de başlamış olabilir. Demir çağının başladığı tespit edilen tarihler ve Hz Davud’un yaşadığı kabul edilen tarihler birbiri ile çok yakındır.

Yine tekerleği icat eden, yazıyı ilk kullanan, yılları ve ayları hesaplayan, matematikte dört işlemi ilk kullanan, şehirlerini surlarla çeviren, çanak çömlek yapan vs. ilk uygarlıklar bunlardı. Bilinen ilk imparatorluk ise bu bölgede yaşayan Akadlara aittir.

Yine Mezopotamya sınırları içinde kalan kadim Urfa, Harran ve Hasankeyf gibi şehirler insanlığın ilk tarım yapılan düzenli medeniyetlerine ev sahipliği yaptığı için Mezopotamya vadisinde özel konumları vardır.

@bilimveyaratilisagaci

İnsanlığın en eski tapınağı olarak bilinen Göbeklitepenin burada bulunmasının, yabani buğday formunun geçtiğimiz yıllarda bu bölgede keşf edilmesinin ve bu bölgede yaşamış peygamber öykülerinin nesillerden nesillere anlatmasını yabana atmamak gerekir. Bugün o bölgede onlarca peygamberin yaşadığı dillendirilmekte ve bunlara ait kabirler ziyaret edilmektedir. Bu Anadolu coğrafyasında, Kuran’da adı geçmeyen peygamberlere ait kabirler de inşa edilmiştir (Peygamber Enus, Zennun, Danyal, Hallak gibi).

Paranın bulunması da Ortadoğu bölgesine yakın olan Anadolu topraklarında oldu. Görüldüğü gibi Dünya’nın geri kalanı ilkel kabile hayatları sürdüğü devirlerde medeniyetler bu topraklardan yükseldi. Madem medeniyetler ilk olarak burada doğdu, medeniyetlerin getireceği bozulmuşluğu ve zulümleri önlemek için Allah’ın buralara büyük peygamberler ve kapsamlı kitaplar göndermiş olması neden anlaşılmaz olsun ki?

Buna rağmen Kuran her topluma uyarıcıların (nezir) gönderildiğini yazar. Fakat bunların çoğusu bir kitap ile gönderilen gelen bir «nebi» değildi.

Devlet düzeninde bile daha karmaşık şehirlere daha üst düzey yetkililer atanırken, ilçelere, mahallere, köylere doğru gidildikçe bulabileceğimiz devlet görevlisi karmaşık bir medeniyete tayin edilen ile aynı olmayacaktır. Bu örneği çoğaltarak kabile hayatı yaşayan topluluklardan ziyade, büyük peygamberlere neden medeniyet merkezinin ihtiyaç duyduğunu anlayabilirsiniz.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

building_the_tower_of_babel-w560h371

53# Allah Neden Peygamber Göndermiştir?

Allah, topluluk halinde yaşayan canlılara bir lider belirleme içgüdüsü vermiştir. Topluluk halinde yaşayan aslanlardan karıncalara, arılardan bizonlara, kuşlardan maymunlara kadar bütün canlı topluluklarının sosyal düzenleri bir lider tarafından dengede tutulur. Böylece bu topluluklarda adaletin sağlanması, çalışmanın teşvik edilmesi, haksızlıkların ve aşırılıkların önlenmesi, dış tehditlere karşı organize olunması, yardımlaşarak daha iyi hayatta kalma olasılığının artması sağlanmış olur.

Böyle bir liderlik mekanizmasının ise işin ehlinde bulunması yani adaletli, akıllı, mücadeleci, cesur, dürüst, fedakar bir liderin elinde bulunması ise o topluluğun huzuru ve refahı açısından önemlidir.

İnsanı iyilik etme ve kötülük etme potansiyeli ile yaratan ve insanın iradesine sınır koymayan Allah’ın ise insanı yarattıktan sonra başıboş bırakması düşünülemez. Böyle bir şeyin kabul edilmesi ise (hâşâ) O’nun adaletsiz olmasını, insanı sevmemesini ve değer vermemesini gerektirir. Oysa bu, insana ettiği bütün iyiliklerin manasız olmasına yol açar ve Allah açısından büyük bir eksiklik olurdu. Kullarıyla ilgilenme gücü varken ilgilenmemek ise;

ya umursamazlıktan olurdu ki bu bencillikten doğar. Allah’ın ise bencilliğe ihtiyacı yok. Çünkü karşısında bencil olmasını gerektirecek kendi cinsinden kişiler yok, karşısında ancak zayıf kullar var. Öyle ise umursamazlık veya bencillik söz konusu olmamalıdır.

Ya da gücü yetmemesinden olurdu ki bu düşüncenin de elle tutulur tarafı yok. Çünkü evrene bakıldığı zaman sonsuz bir kudret olmazsa, sonsuz bir ilim olmazsa hiçbirşeyin düzen oluşturmayacağı açıktır. Daha önceki bir yazımızda açıkladığımız gibi evrende ise her an devam eden akıl almaz bir düzen sürekli kendini yenileyerek devam etmektedir. Öyleyse vücudumuzdaki 100 trilyon hücreyi bir fabrika gibi idare ettiren Allah’ın bizim sosyal düzenimizi başıboş bırakması beklenemez. Şu halde yeterli kudreti ve ilmide vardır.

Yediklerimize, içtiklerimize ve Dünya’da büyük medeniyetler kurmamız için önümüzde hazır ettiği bütün imkânlara bakarsak Allah’ın insanlar üzerinde büyük bir rahmeti de vardır. Rahmetini Dünya’nın her yanına serpiştirmiş olan Yaratıcı ise insanın eline sınırsız hayır ve şer kabiliyeti verdikten sonra onu başıboş bırakmaz. Sosyal düzenin sağlanması için, insanlara kim olduklarını öğretmeleri için, insanları doğruya yönlendirecek liderleri, Allah sonsuz ilmi ile tayin eder. İnsanlar içinden en dürüstlerini, en akıllılarını, en cesurlarını bilir ve onları liderler olarak insanlara yol göstermesi için seçer.

Peygamberlerin genellikle toplumda beşeri münasebetlerin bozulduğu; yani ahlaki bunalım dönemlerinde gönderildiğini hatırlayacak olursak; risaletin, toplum birimlerindeki ahlaki bozuklukları düzelterek, insanları birlik, beraberlik, adalet, huzur ve güven içinde yaşamaya dair bilgilerden oluştuğunu görürüz.

Bakara 213: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah (onlara) müjdeleyen ve korkutan peygamberler göndermiş, onlarla birlikte insanlar arasında, ayrılığa düştükleri hususlarda kendisiyle hükmetmek için hak olan Kitab’ı da indirmişti.”

Bakara 151: “Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.

Peygamberlikte de değişik kısımlar vardır. Kitap alanlar veya almayanlar, vahyi Cebrail yoluyla alanlar veya ilham ve rüyalarla anlar gibi. Kuran bu peygamberler için nebi, resul, nezir gibi kavramlar kullanır. Nebi kendisine kitap verilen peygamberlerdir. Resul ise kitap gönderilmeyen ama uyarıcı rolleri olan peygamberleri de kapsar. Böylece her nebi resuldür ama her resul nebi değildir diye âlimler kabul etmiştir. Bir de nezir kavramı vardır. Bu ise halka yoldaş olan ve aralarında bulunan, Allah’ın görevli has kullarını ifade eder. Nezir her millette mutlaka bulunmuştur.

Fatır 24: “Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı (nezir) geçmiş olmasın.

Sadece Resul veya Nezir olanların Allah’tan nasıl haber aldıklarını tam olarak bilemeyiz. İlham ile de olabilir, rüyalar ile de olabilir, yakaza halinde de olabilir.

Bunun yanında, aralarında Resul bulunmayan milletlerin, aşırılıklarından dolayı helak olmayacakları da Kuran’da bildirilmiştir.

İsra 15: “Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.”

 Allah, medeniyet kurma seviyesine gelmiş her millete ihtiyaca göre peygamber göndermiştir, bu peygamberler ise birer liderdi, tarihin uzun zaman dilimlerinde adları unutuldu veya insanoğlunun yozlaşmasından nasibini alıp birer puta veya Tanrı’ya dönüştürüldü. Çok sayıda şahıslar vardır ki onların adları bizlere birer mitolojik kahraman gibi ulaşabilmiştir veya toplum genel olarak inanmamaya meyilli ise bir resul olduğu bile anlaşılmamıştır. Örneğin Sokrates, Yunan Tanrılarına inanmayıp gençleri etrafında topladığı ve onlara evren ve bir Yaratıcı hakkında düşünmeye teşvik ettiği için mahkeme kararı ile öldürülmüştür. Sokrates diyor ki: “Benim gözüme bazı şeyler görünüyordu –Halüsinasyon olabilir–. Bana insanlığın irşadı için bir şeyler telkin ediyorlardı. Çocukluğumdan beri, bütün insanlara, Tanrı fikrini telkin etmek, onları Tanrı’ya yönlendimek için vazifeli bir insan olacağımı biliyordum…” (Sokratesin savunması- Platon). Bunun gibi tek bir Yaratıcıya yönelten nice tarihi örnekler vardır ki bu insanların da Allah’tan birer görev taşıdıklarını düşünebiliriz.

Son söz:

Arıyı ve karıncayı başsız bırakmayan Allah, insanı başsız yol göstericisiz bırakır mı?

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

383.jpg

42# Evlendiğinde Hz. Ayşe’nin yaşı

  1. Ayşe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Ayşeyi oğluna almakla evine Müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) islamı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu nişan, islamın alenen duyurulmasından önce olması gerekir. Bu olayda yine Hz. Ayşe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi, daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlandı, zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olması bu işi bozdu. Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti. Hz. Ayşe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında ise 27 yaşında idi. Buradan sonuçla evlendiğinde yaşı 17 veya 18 olması gerekir.
  2. Mişkât sahibi der ki: Hazreti Ayşenin kızkardeşi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Ayşeden on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette onyedi yaşındaydı: Ayşe evlendiğinde ise Hz. Esma’nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Ayşenin evlendiğinde 18-20 yaşlarında olduğu sonucuna varılır.  (Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)
  3. Risâletin ilk günlerinde Müslüman olanların isimleri sıralanırken, ablası Esmâ Vâlidemiz’le birlikte Ayşe Vâlidemiz’in adı da zikredilmektedir. Demek ki Ayşe Vâlidemiz, o gün küçük de olsa ‘irade’ beyanında bulunabilecek bir çağda ve ilk Müslümanlar arasında yer alabilecek bir durumdadır. Söz konusu bilgilerde ondan bahsedilirken, ‘O gün o küçüktü.’ şeklinde bir kaydın konulmuş olması, bu manayı ayrıca teyit etmektedir.( İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, 124.)

Ablası Esmâ Vâlidemiz’in konumu da bu kanaati güçlendirmektedir; zira onun, on beş yaşında iken Müslüman olduğu bilinmektedir. (Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.) Bilinen bir gerçek de onun, 595 yılında dünyaya gelmiş olduğudur ( Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635). Bütün bunlar, risâletin ilk yılı olan 610 tarihini göstermektedir. Demek ki Ayşe Vâlidemiz, yaşı küçük olmasına rağmen 610 yılında Müslüman olmuştur. Bunun için o gün onun, en azından beş, altı veya yedi yaşlarında olması gerekir ki, on üç yıllık Mekke hayatıyla en az yedi aylık Medine günleri de bu tarihe ilave edildiğinde onun, Allah Resûlü ile evlendiği gün –risâletten beş yıl önce dünyaya gelmiş olma ihtimalini esas alacak olursak- en azından on sekiz yaşında olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

4. Mekke günleriyle ilgili olarak Âişe Vâlidemiz,

“Ben Mekke’de oyun oynayan bir kız iken Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, ‘Doğrusu, onların asıl buluşma zamanları, kıyamet saatidir; Kıyamet saatinin dehşeti ise, tarif edilemeyecek kadar müthiş ve ne acıdır!’ (Kamer, 54/46) ayeti nâzil oldu.” demiştir (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 6).

Kamer sûresinin indiği tarih 614 yılıdır. Burada dikkat çeken husus, o günü anlatırken bizzat Âişe Vâlidemiz’in, “Oyun oynayan bir kız çocuğu idim.” şeklindeki beyanıdır. Kendisini ifade ederken kullandığı ‘kız çocuğu’ kelimesinin karşılığı olan ‘câriye’ lafzı, ergenlik çağına geçişi ifade etmekte ve o dönemler için kullanılmaktadır. Bu durumda Ayşe Vâlidemiz’in risâletten en az sekiz yıl önce doğmuş olduğu ortaya çıkar ki bu tarih 606 yılına tekabül etmektedir. Bu ise, evlendiği gün onun on yedi yaşında olduğunu ifade eder.

5. Ayşe Vâlidemiz’in Mekke yıllarıyla ilgili olarak anlattığı bazı hatıralar da yaşının daha büyük olduğunu gösteriyor. Mesela:

a)Risâletten kırk yıl önce gerçekleşen ve tarih belirlemede bir kıstas olarak kabul gören Fil hadisesinden geriye kalan iki kişiyi Mekke’de dilenirken gördüğünü söylemesi;

b)Mekke’nin en sıkıntılı günlerinde Allah Resûlü’nün sabah-akşam kendi evlerine geldiğini ve bu sıkıntılara dayanamayan babası Hz. Ebû Bekir’in de Habeşistan’a hicret teşebbüsünde bulunduğunu detaylarıyla birlikte anlatmasıdır. Eğer Hz. Ayşe’nin hicret esnasında 8-9 yaşında olduğu kabul edilirse, Habeşistan’a hicret esnasında daha doğmamış olması gerekir. Bu olayı anlattığına göre, Hz.Aişe’nin Habeşistan hicretinden önce doğmuş olması gerekir. Bu da Hz. Ayşe’nin Hz.Peygamber’le evlenme yaşının dokuz değil, daha büyük olduğu anlamına gelir

c)İlk defa namazın ikişer rekat farz kılındığını, mukim olanlar için daha sonraları onun dört rekata çıkarıldığını, ancak sefer durumlarında yine iki rekat olarak bırakıldığını ifade etmesi;

d) “Biz İsâf ve Nâile’yi, Kâbe’de cürüm işlemiş ve bu sebeple Allah’ın kendilerini taş hâline getirdiği Cürhümlü bir adamla kadın olarak duyup dururduk.” ( İbn Hişâm, Sîre, 1/83.)

6. Mevzuya ışık tutması bakımından Ayşe Vâlidemiz’le diğer kardeşlerinin arasındaki yaş farkı da dikkat çekicidir. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın altı çocuğu vardır; Esmâ Vâlidemiz’le Hz. Abdullah; Abdurrahmân ile de Ayşe Vâlidemiz anabir kardeşlerdir ve bu her iki anabir kardeşlerin arasındaki yaş farkları konumuza ışık tutacak mahiyettedir; şöyle ki:

a) Hz. Ebû Bekir’in ilk kızı olan Esmâ Vâlidemiz, hicretten yirmi yedi yıl önce 595 tarihinde dünyaya gelmiştir. Allah Resûlü’nün hicreti esnasında Zübeyr ibn Avvâm ile evli ve o gün altı aylık hamiledir (Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597). O gün yirmi yedi yaşındadır. Üç ay sonra Medine’ye hicret ederken Kuba’da oğlu Abdullah’ı dünyaya getirecektir. Yetmiş üç yılında ve yüz yaşındayken, hatta dişleri bile dökülmemiş halde vefat etmiştir.

Ayşe annemiz ile ablası Esmâ Vâlidemiz’in arasındaki yaş farkı ondur (Beyhakî, Sünen, 6/204;). Buna göre (595+10=605) Ayşe Vâlidemiz’in doğumunun 605; hicretteki yaşının da (27-10=17) olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Evlilik hicretten yedi ay sonra (İbn Sa’d, Tabakât, 8/58) gerçekleştiğine göre demek ki, bu sıralarda Ayşe Vâlidemiz’in yaşı, on yedi’yi aşmış, on sekiz yaşına yaklaşmış demektir. Bedir’in hemen akabindeki Şevvâl ayında evlendiği bilgisini esas aldığımızda ise onun, evlendiği gün on sekiz yaşını aşıp on dokuza adım attığını kabullenmemiz gerekmektedir.

7. Burada dikkat çeken bir diğer husus da, Ayşe Vâlidemiz’in anabir kardeşi olan Hz. Abdurrahman ile arasındaki yaş farkıdır. Bilindiği gibi Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir’in büyük oğludur ve ancak Hudeybiye’den sonra Müslüman olacaktır. Bedir’de, babasıyla karşılaşmamaya özen gösteren de odur ve o gün Abdurrahman, yirmi yaşındadır (İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/467). Buna göre o, 604 yılında doğmuş olmalıdır. Kardeşler arası yaş farkının genelde bir veya iki olduğu bir toplumda, ağabeyi 604 yılında dünyaya gelen bir kardeşin 614 yılında doğması ve tabii olarak iki kardeşin arasında on yaş gibi bir farkın meydana gelmiş olma ihtimali akla hiç te uygun değildir.

8. Rivayetlerde Hz Ayşe hicretin 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat etmiştir. 30 Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak onun, Efendimiz’in irtihalinden sonra kırk sekiz yıl daha yaşadığını (48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir.

Bu durumda evlendiği gün onun, (74–48=26–9=17+7 ay) on yedi yılını yedi ay geçtiği anlaşılmaktadır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

mu-minlerin-en-mumtaz-annesi-hazreti-aise-r-a.jpg

22# Ahzab suresi, Hz. Zeynep ve Hz. Muhammed’in evliliklerinin psikolojik analizi

Soru:

Hz. Muhammed’in çok eşli olmasının gerekçesi nedir? Ahzab suresinde bazı ayetler neden onun aile hayatından bahsediyor?

Cevap:

Öncelikle şunu soralım kendimize. Materyalistlerin, insanların aklını karıştırmak için kullandıkları bir yanıltma olan “şehvet iddiası” nı taşıyacak bir adamın özellikleri nasıl olur? Zamanımızda şehvetinin peşinde köle olmuş toplumun çoğunluğuna baktığımızda şehvetin kurallarını şöyle görebiliriz;

  1. Şehvetlerinin girdabından çıkamadıklarından dolayı kendilerini karşı cinsiyette sayı yönünden asla sınırlandırmak istemezler. Erkekler üzerinden örnek verirsek, böyle kişiler gördüğü her kadına sahip olmak için can atar. On tanesine sahip olsa yine de bununla sınırlanmak istemez, yüz kadınla ilişkisi olsa yine başka kadınlara kanca atmaya çalışır. Kısacası şehvetinin peşindeki bir kişi doymak bilmeyen iştahı ile kendini sınırlandırmayı asla istemez. Çünkü ona göre her kadının ayrı bir güzelliği vardır.
  2. Dizginini kaçırdığı iştahını doyurmak için toplumsal ahlakı kendisine ayak bağı olarak görür ve ahlakın kalkması için çalışır. Ahlakın kalkmasını da ancak dinin kalkmasıyla mümkün olacağını düşünür ve benlik girdabından kurtulamayan “iblis” gibi, bile bile Allah’a savaş bayrağı açar.
  3. Şehvetine yani keyfine düşkün olduğu için, kendinden başkasını çok düşünmezler. Fedakârlık böyle insanların sözlüklerindeki bir kelime değildir.
  4. Allah’a secde etmek için bırakın gece kalkıp sabaha kadar ibadet etmeyi, gündüz rahat zamanda bile ibadet zahmetine katlanmamak için Allah’ın olmaması konusunda bir arzu duyarlar. Allah’ın olmadığına önce kendilerini inanmaya hazırlarlar sonra bunun için akıllarınca en ufak delillere yapışırlar, yani tümdengelim yaparlar.
  5. Eğer Allah’ın olmadığını ispatlayabilirlerse, evrendeki diğer hayvan kardeşleri gibi sınırsız cinselliğin tadına varabileceklerdir. Hem içlerindeki kendilerini sürekli azarlayan vicdanlarını da tamamen susturabileceklerdir.
  6. Şimdi bunları aklınızın bir köşesinde bulundurun, yazının sonunda bu tür şehvet düşkünleriyle “insanlığın yüz akı”nı karşılaştıracağız. Çünkü ışığın şiddeti ancak karanlığın şiddeti ile bilinir.

Hz. Muhammed’in evlilik hayatına baktığımız zaman, şehvetle itham edilecek yeryüzündeki en son insan olabileceğini aklı açık olan insan anlar. Çünkü;

  1. İnsan hormonlarının en aktif olduğu yaşlarında bekâr yaşamış, yani 25 yaşına kadar evlenmemiş, dost ve düşmanının tasdiki ile Emin lakabını alan Hz Muhammed’in gençliğinde kimse bir ahlaksızlığını görmemiş, böylece Peygamberlik ona verildiği zaman insanlar kolaylıkla onun peygamberliğine inanmışlardır. Çünkü malumdur ki gençliğinin ahlaksızlıkla geçtiğini gördüğünüz bir kişinin ileride Peygamberlik iddiasına inanmazsınız, böyle bir iddia dallanıp budaklanmaz, zaten ahlaksız bir insan da uzun süre boyunca ahlaklı bir insan taklidi yapıp insanları kandıramaz. Er ya da geç ortaya çıkar. Müşrikler Hz Muhammed’in gençliğini bile ahlaksızlıkla suçlamamışlardır. Eğer suçlamış olsalardı, bunlara verilen cevaplar ciddi bir olay olacağından diğer olaylar gibi mutlaka rivayet kitaplarında yer alacaklardı. Oysa rivayet kitaplarına baktığımızda O’nu mecnunluk ile, büyücülük ile, ayrımcılık ile, yalancılık ile vs. bir çok şey ile suçlayıp iddialarında hezimete uğradıkları halde, gençliğini dahi olsa ahlaksızlık ile suçlamamışlardır. Demek ki zinanın yaygın olduğu, lüks olmadığı, herkesin böyle maceralarının gösterilebileceği bir toplumda Peygamber Efendimiz’e kimse bu yönden bir iftira atamamıştır. Her türlü hileyi kabul edilebilir gören müşrik toplum, eğer bu iddialarının tutacağını bilse bunu da yaparlardı, fakat herkes tarafından çok net tanınan bu insana bu yakıştırmanın yapılması kendilerinin haksızlığını ispat etmekten öteye gidemeyeceği için bu yolu deneyememişlerdir.
  2. Hz Muhammed ergenliğin en meraklı ve tutkulu çağları olan 15-25 yaş arasında bekâr yaşamış, yukarıda ispat edildiği gibi ahlaksızlığa yaklaşmamıştır. Bunun aksini iddia eden bir kanıtta yoktur. Yoktan ise değil ispat, şüphe bile olmaz. 25 yaşında iken ise hanımefendiliği ile asaleti ile meşhur kadın Hz Hatice ile evlenmiştir ve 25 sene süren bu evlilik sürecinde başka bir kadınla evlenmemiştir. Oysa kendinden 15 yaş büyük olan bu asil hanım Peygamberimizle evlendiğinde 40 yaşında idi. Efendimiz ise Hz Hatice vefat ettiğinde 50 yaşını doldurmuştu, yani gençliğin hormonlarının eskisi gibi olmadığı ve ihtiyarlığın dinginliğinin ruh dünyasını bürüdüğü bir çağa gelmişti.
  3. Hz Muhammed paraya ve Dünya malına hiç değer vermediği kitaplarda açıkça anlatılmıştır. Dünya malına hiç değer vermeyen ve koca bir devlet kurup yönettiği halde çok fakir bir hayat yaşayan, Hz Ayşe’nin bildirmesiyle aylarca evinde fakirlikten dolayı yemek pişmeyen bir insana, para için Hz Hatice ile evlendi demek yine çok uydurma bir iddia olur. Çünkü parayı sevenler devlet idaresinde ise kendi paralarını devlet için harcamazlar, devletin paralarını kendi hesaplarına katarlar. Vefat ettiğinde kalkanı bir yahudide borç para karşılığı rehin verildiği anlaşılan Hz Muhammed, böyle insanlardan fersah fersah uzaktır.
  4. Hz Hatice vefat ettikten sonra istese hemen evlenebilirdi, hem de Peygamberdi ve istese Müslümanlar kızını ona nikâhlamak için sıraya girerlerdi. Çünkü değil kızlarını nikâhlamak, Müslümanlar onun için canlarını ve mallarını vererek bunu ispat etmişlerdi. Evliliğe alışan birinin bir eşsiz yaşadığı zamanların acısı ise katlanılması ne kadar zor olduğunu, eşini kaybetmiş yaşlı insanlara sorarsanız anlayabilirsiniz. Böyle bir durumda tam 3 sene evlenmedi. Oysa onu bağlayacak bir durum yoktu. Şimdi şu zamanın şehvetperest insanlarının elinde böyle bir imkân olsa 3 sene, 1 sene, 1 ay değil, 1 gün beklerler mi? Çok evliliğin zaten kültürel bir gelenek olduğu toplumda evinde bir kadın bile olmadan 3 sene yaşarlar mı? Şehvet ile itham edilecek en son insana şehvet isnat etmek insanoğlunun zalimliğinin ve cahilliğinin sınırı olmadığını gösteriyor.
  5. Hayatının son on yılında ise 10 kadınla evlenmiş, Bunlardan ilk evlendiği Hz Sevde 53 yaşında dul, Huzeyfe kızı Zeynep 60 yaşında dul, Ümmü Seleme 65 yaşında yanında beraber kalan 4 çocuğu ile dul idi. Görüldüğü gibi şehvetini düşünen bir insanın, değil evlenmek Selam bile vermeyeceği yaşlı insanlar ile neden evlenmiştir? Öyle ise onun evliliklerinde şehvet aramak büyük bir yanılgı olacaktır. Hz Cüveyriye ve Hz Safiye ise savaş esiri olup onları diğer savaş esirlerinden ayıran özellik ise her ikisinin de kabile reislerinin kızı olması idi. Cariye olarak yani hizmetçi olarak kullanılacak bu kadınların gururlarını Peygamberimiz, onları eş olarak alarak kurtarmıştır. Böylece hem bu yüce insanların gönlünü kazanmış hem de kabilelerinin ve onlara yakın kabilelerin düşmanlığını azaltmış veya gidermiştir. Onların da Peygamberimizi ne kadar çok sevdiğini ve sadakatlerini hayatlarını okuyarak öğrenebilirsiniz. Peygamberimizin Mısır kralı Mukavkıs’a İslam’a davet mektubu göndermesiyle birlikte, Mukavkıs bu davete çeşitli hediyeler ve iki cariye göndererek mukabele etmiştir. İşte bu cariyelerden biri ile yani Mariye ile evlenmiş, diğerini de başka bir sahabe ile evlendirmiştir. Bir devlet başkanından diğer bir devlet başkanına hediye olarak giden cariyelerin ikisinin de bayağı bir güzel olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde. Fakat güzelliklerine rağmen Efendimiz yalnızca biri ile evlenmiştir. Şimdi düşünün şehvet düşünen bir insana böyle iki güzel cariye hediye olarak gelmişken ve cariyeliğin normal olduğu bir toplumda hiçbir ayıplama ile de karşılanması mümkün değilken neden sadece bir tanesi ile evlendi. Cevabı şu idi; O hiçbir zaman keyif için evlenmemişti. Bu iki cariyeden bir tanesini kabul etmesi ise Mısır devleti ile dostluğun pekiştirilmesi amaçlı olduğunu düşününce anlayabilirsiniz. Hz Ayşe ise Peygamberimizin her halini hareketini gelecek nesillere aktarıp ders veren en iyi öğretmen olduğuna bakılırsa, Öğretmenliğinin yanında İslam ordusunu yönetecek kadar gözüpek bir yapıda olduğu da düşünülürse O’nunda peygamberin kutlu evine seçilen diğerleri gibi sıradan bir kişi olmadığı anlaşılır. Fakat O’nun hakkında eski zaman İslam düşmanlarının uydurdukları ve yeni zaman İslam düşmanlarının ise bir şey bulduk diye sevinmeye çalıştıkları, küçük yaşta evlenmesi doğru değildir. O 17 yaşında evlenmiştir. Başka bir yazımızda bu da açıklanacaktır. Bu İslam ve İnsan düşmanlarının en çok kullanmaya çalıştıkları ve insanları şaşırtmaya çalıştıkları Hz Zeynep ile olan evliliğini ise bu yazıda işleyeceğiz.

ZEYNEP VE ZEYD

Zeyd, Peygamberimizin köle pazarından satın aldığı ve bir zaman sonra babasının onu bulup para karşılığı geri istemesine rağmen babasıyla gitmeyip Peygamberimizle kalmayı tercih eden bir kişidir. Bu olaydan sonra Peygamberimizde onu köle olarak değil evlatlık olarak kabul etmiştir.

Kuran’ın birçok ayetinde kölelerin özgürlüğüne kavuşturulmasını veya onlara yardım edilmesini belirten ayetler vardır.

“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir.” Maide 89

“Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler.” Mücadele 3

Bu kölelik alışkanlığının bir anda kaldırılmaması da o zaman da kurulmuş sosyal düzenin hemen koparılamayacak bir parçası olmasındandır. Eğer bir anda kaldırılsaydı sosyal düzende büyük yaralara sebep olacaktı. Kuran, köleliğe sıcak bakmadığını, doğru olanın köle azat etmek olduğunu belirterek, kölelik sorununun zamanla kaybolmasını sağlamıştır. Kuran, bir sosyoloji ve psikoloji hekimidir, bazı toplumsal tümörlere acil rezeksiyon (kesip çıkarma) uygularken, bazılarını reçetelerle zaman içinde tedavi eder.

Kölelerin de bir insan olduğunu göstermek adına Peygamberimizin yaptığı devrim niteliğindeki icraatlarından biri de bir köle damgası yemiş ve o zamanın ağır kast sistemine göre aşağılanan bir insanın hiç olmayacak bir şekilde üstün bir aileden, Abdulmuttalib’in torunlarından, Peygamberin halasının kızı Zeynep ile evlendirilmiş olmasıdır. Topluma yer etmiş yanlış alışkanlıkların acil kaldırılması gerekenleri ve kaldırılabilecek olanları Peygamberimiz hep kendi akrabalarından başlamıştır kaldırmaya. Örneğin ilk kaldırdığı faiz amcası Abbas’ın alacağı faizdir. Yine ilk kaldırdığı kan davası amcası Haris’in kan davası olmuştur. Savaşlarda kendisi ve yakınları en ön saflarda savaştıkları bildirilmiştir.

Öyle ise kölelerinde insan olduğunun topluma hatırlatılması ve bu derin kast sisteminin buzlarının eritilmesi için yine kendi yakınlarından fedakarlık beklemiştir. Bunun için 35 yaşına kadar kimseyi kendine denk görmediğinden evlenmek istememiş olan halasının kızı Zeyneb’in Zeyd ile evlenmesi için halasının kapısını çalmıştır. Fakat bu kız isteme onlarda buz gibi bir soğuk duş etkisi yapmıştır. Zeynep ilk başta Peygamberimizin kendi için geldiğini zannederek ümide kapılmış, daha sonra Zeyd ismini duyunca reddetmiştir. Fakat bu mesele için, Allah, Zeynep annemizin şahsında tüm inananları uyarmıştır;

“Allah ve Peygamberi bir iş, bir mesele hakkında hüküm verdiğinde, artık hiç bir mü’min erkeğe ve kadına kendi iş ve meselelerinde istediklerini seçmek uygun olmaz. Kim Allah ve Peygamberine karşı gelirse, gerçekten o, açık bir sapıklıkla sapıtmış olur.” Ahzab 33

Bu ayetten sonra Hz Zeynep ‘O zaman ben de Allah ve Resûlü’ne asi olmam, ben de onu eş olarak kabul ettim’ demiştir1. Dengini bulup evlenememişken, köle diye anılan biri ile evlenmesi onun için çetin bir imtihan olmuştur. Bir sene süren evliliklerinde huzuru bir türlü yakalayamamışlar, her ikisi de Peygamber eliyle evlendirildikleri için bu evliliği çabuk bozamamışlardır. Fakat bir sene sonunda Zeyd iyice bunaldığı için Hz Peygambere gelip boşanmak istediğini birkaç defa söylemiş, Hz Peygamber ise ona her seferinde sabretmesi ve Allah’tan korkması gerektiğini, ve boşanmamasını bildirmiştir. Bu konuşmalar ayet ile sabittir.

“Hani (sen), kendisine hem Allah’ın ni’met verdiği, hem de senin ni’met verdiğin kimseye (Zeyd’e): ‘Zevceni üzerinde (nikâhında) tut ve Allah’dan sakın!’ diyordun; Allah’ın, kendisini ortaya çıkarıcı olduğu şeyi ise, içinde gizliyordun ve insanlardan çekiniyordun. Hâlbuki Allah, kendisinden çekinmene daha lâyıktır. Buna rağmen Zeyd (kendisini fazîlet cihetiyle ona koca olarak denk görmediğinden) ondan ihtiyâcı (olan boşamasını) yerine getirince, onu sana (biz) nikâhladık; tâ ki, kendi(zevce)lerinden alâka(larını) kestikleri zaman evlâdlıklarının zevceleri (ile evlenmeleri husûsu)nda mü’minlere bir zorluk olmasın! Ve Allah’ın emri, (böylece) yerine getirilmiş oldu.” Ahzab 37

Görüldüğü gibi Peygamberin muhtemelen uzun uzadıya verdiği sabır telkinleri ve “Allah’tan kork” tavsiyesi özet olarak ayete girmiştir.

NE OLDUĞU BELİRSİZ BİR RİVAYET

İslam düşmanları uydurma olduğu hadis eleştirmenleri tarafından onaylanan hadis kitabında geçen bir rivayeti göstererek sözde Peygamberimizin bir gün Zeyd’in evine gittiğini, Hz Zeynebi gündelik kıyafetleri içinde gördüğünü, sonra “Kalpleri evirip çeviren Allahım” diyerek oradan uzaklaştığını dillerine dolar, malzeme olarak kullanmaya çalışırlar. Bilmeyen insanları kandırmak için onu çıplak gördü gibi hadiste geçmeyen nefret söylemlerinide eklerler. Oysa bu hadisi İbnü’l-Arabî, İbn Kesîr gibi birçok ilim adamı eleştirdiği gibi, şimdi de üzerinde uzlaşma ile uydurma olduğuna yönelik görüşler çoktur.2 Çünkü bir defa Hz Zeynep, Peygamberin halasının kızıdır ve Hz Zeyd ile evlendiğinde bile tesettür emri gelmediği için Hz Peygamberi sıklıkla görmektedir. Çünkü ilk Müslümanlardan olan ve Mekke’deki zorlukları yakından yaşayan bu halasını Peygamberin sıklıkla ziyaret etmesi olağandır ve Hz Zeynep ile bir kuzen tanışıklığı kurulmamış olması düşünülemez. Aynı şehirde yaşayan kuzenler günümüzde bile birbirlerini ailelerinden biri gibi iyi tanırlar. O zamanda ise küçük bir toplumun içinde, kabilecilikte yaygın olduğu için akrabalar çok daha iyi ilişkilere sahip idiler. Yani Hz Peygamber, Hz Zeynep’i, onun güzelliğini, huyunu, mizacını çocukluğundan o ana kadar hallerini, kızı Fatma’yı tanıdığı gibi tanıyordu. Onu farklı bir kabileden gelin getirmiş değildi. Yani Peygamberimiz kadınların güzelliklerine değer vermiş olsa onunla çoktan kendisi evlenmişti. Hz Hatice’den sonra 3 sene bekar yaşaması ve sonrasında da, kendisine istese hemen verecekleri hala kızını kölesi ile evlendirmesi ve aralarının bozulmasından endişelenerek Zeyd’e “Allahtan kork” demesi Hz Zeynep ile evlenme niyetinin olmadığını gösterir. Hem Arabistan gibi sıcak bir memlekette yaşayan 35 yaşındaki bir kadının daha genç bakire kızlara göre çekiciliği olduğu düşünülemez. Peygamber şehvet istemiş olsaydı böyle dedikodulara hiç bulaşmadan istediği kadar bakire ve genç kızla evlenebilirdi. Çünkü o toplumda çok eşlilik zaten olağandı ve kimse bakire kızlarla evlendi diye O’nu suçlamazdı. Çünkü bunu herkes zaten yapıyordu. Öyle ise Hz Zeynep ile evliliği çekicilik üzerine olamaz.

Bu ayette geçen “Allah’ın, kendisini ortaya çıkarıcı olduğu şeyi ise, içinde gizliyordun” ifadesi, Peygamberimizin gelecekte Hz Zeyneb ile evleneceğinin, Peygamber tarafından ilham yolu ile anlaşılmasından veya Cebrail tarafından bildirilmesinden ve onun bundan dolayı içinde korku duymasından dolayıdır. Korkuyordu çünkü halkın dedikodu yapacağını biliyordu ve korktuğu da oldu. Allah’ın düşmanı olan insanlar o günden bugüne kadar bu evliliği malzeme edinmek istemişlerdir. Peygamberler ilhama çok açık kişilerdir, onların ilhamları bazen gelecekte olacak olayları onlara gösterir. Fakat çoğu zaman ise bizler gibi geleceği bilmeyerek yaşamaya devam ederler. Örneğin yukarıda, Allah’ın düşmanı kişiler tarafından sıkıca yapışılan uydurma hadise karşın, Peygamberimizin vefat ederken hanımlarına söylediği “Bana en önce kolu en uzun olanınız kavuşacaksınız”3 gibi gelecekten haber verdiği bir söze hiç yer vermezler. Hz Aişenin deyimiyle uzun kollu olmak demek en cömerti olmak demek idi. Hz Zeynep ile çok iyi anlaşamamasına rağmen yine onun sözleri ile en cömert hanım Hz Zeynep idi. Peygamberden sonra ilk vefat eden de yine O idi. Bu işareti de doğru çıkan Rasulullah’ın bunları bilmesi elbetteki mekanizmasını bilemedeğimiz ilham alemlerine açık olmasından dolayıdır. Daha nice gelecekten verdiği haberleri (uydurulma hadisler hariç) doğru çıkan Rasulullah’ın Hz Zeynep ile evleneceğini ilham olarak bilmesi normaldir. Ayrıca yukarıdaki hadisi ağızlarına sakız edenlerin, Peygamberin Hz Zeynep ile evlenirken iki kişilik yemek ile insanları onar onar çağırıp doyurması mucizesini neden bahsetmemektedirler.4 Öyle ya, eğer doğruluğu kuvvetli şüpheler içeren bir hadis üzerinden Peygamberi itham edecekseniz, doğruluğu birçok sahabe tarafından bildirilmiş şu olayı da kesin olarak kabul edin. Eğer bunu kabul ederseniz Hz Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu da kabul edeceksiniz ve Hz Zeynep ile evliliği hakkında şüpheleriniz iptal olacak. Yani mantığınızla bir kısır döngüye girmiş durumdasınız. Öyleyse mecburen uydurma olduğu çok belli olan veya ciddi şüpheler barındıran bir hadis ile peygambere asılsız ithamlar yakıştırmayacaksınız. Tabi eğer mantık dairesinde değil de içinizde beslediğiniz hasetten dolayı yapıyorsanız, bunu anlayabilirim.

Hz Muhammed, Zeyd’in evliliğini neden istedi?

1.Hz Muhammed, Zeyd ile Zeynebin evliliğinde kast sistemini kaldırmak ve insanların eşit olduğunu göstermek istiyordu.

2.Köle olarak damgalanmış bir insanı asalet ve güzelliği ile tanınan bir kadınla evlendirmesi çok ekstrem bir örnek olmuştur. Bununla insanların eşitliğinin işte bu derecede olduğunu göstermek istemiştir

Peki, Allah, evlatlığın eşiyle evlenebilme iznini neden verdi sorusuna gelelim; Bunun faydası ve amacı nedir?

İlkin şunu belirtmemiz gerekir ki Yüce Allah bir şeyin olmasını istediği zaman onun çok amaçları, gayeleri bulunur. Fakat Kuran’da bunları detaylı bir şekilde açıklamaz, akla bir anahtar verir; akıl, anahtarı kullanarak kapıları kendi açar. Bunu ayetlerin hemen hepsinde görebilirsiniz, Allah amaçlarının sadece bir kısmından bahseder fakat ortaya çıkan işin amaçları çoğu zaman sayılmakla bitmez. Bizim burada söyleyeceğimiz amaçlar bizim görebildiklerimizdir, tabi ki hepsi değildir. Bunlar;

  • Hz Zeynep ve ailesi büyük bir sadakat imtihanından geçirilmiş ve bu imtihanı geçmişlerdi. Allah’a ve Resul’üne olan sadakatlarını, kendilerine çok ağır gelen bir olayda göstermişlerdi. Fakat bu durum neticesinde duygusal ve psikolojik anlamda yıpranmışlar, kimseye layık görmedikleri kızları artık köle birinin dul bıraktığı kadın olarak tanınmıştı. Böyle bir kadının da o dönemde artık yeniden normal bir evlilik yapması mümkün değildi. Bu durumda iken Hz Peygamberimizle evlenmesi ise onu böyle zor bir durumdan çıkaracak ve diğer insanlar tarafından hürmet edileceği bir konuma yerleştirecekti. Onun sabrının mükafatı da bu oldu. Böylece bir kadının değerinin düşmeyeceğini insanlar öğrenmiş oldu.
  • Bu evlilik, Hz Peygamber için de bir zor idi ki ayetin tabiri ile insanların dedikodularından korktuğu için bu evliliği istemiyordu. İstese 35 yaşında bir kadın yerine nice genç eşler alırdı da kimse onu ayıplamazdı. Çünkü o zamanki toplumlar için normal olan bir şeydi. O ise «Hz Muhammedin evlilikleri-1» paylaşımımızda ispatlandığı gibi evliliklerini kendi nefsi için yapmadı. Evlendikleri kadınların çoğunun yaşlı ve dul olması bunu ispatlar. Fakat her şeyi en iyi bilen Rabbinin emrine uydu ve bu emir Rabbinden gelince huzur buldu. Çünkü Rabbi razı olursa, bütün insanlar küsse de önemi yok. Doğru olduğunu yapmanın rahatlığını vicdanında duydu. Böylece O da kendi imtihanını başarı ile tamamladı.
  • Bu evlilikte sadece Hz Peygamber ve Hz Zeynep’in zorlanması söz konusu değildi. Biraz dikkat edilince şehvet kaygısından çok uzak olduğu belli olan bu evlilik aslında Müslümanlar ve diğer bütün insanlık için de bir turnusol kağıdı* idi. Evet, niyeti bozuk olanlar, bozuk bir bakış ile baktıklarında bu evlilik onları iyice bozarken, Müslümanlar ise dengeli ve dikkatli bir bakışla Peygamberlerinin ne kadar büyük bir insan olduğunu, ne kadar büyük imtihanlardan geçtiğini, şehvet kaygısından ne kadar uzak olduğunu görerek Hz Muhammed’e olan inançlarını bir kat daha artırmışlardır.
  • Bu evlilikte Hz Zeynebin üstünlük hisleri de törpülenmişti. Bu da Hz Zeynebin, Peygamber evinin temiz sahiplerinden olmadan önce bu tür duygulardan arınması açısından Hz Zeyneb’e yararlı olmuştur.
  • Diğer bir sebebi de evlatlıkların hanımlarını biyolojik oğulun hanımları gibi görme âdetini, yani hayali, suni akrabalığın gerçekte olmadığını topluma öğretmektir. Peygamberin evliliğinden sonra dedikodular ortaya çıkınca Yüce Allah bu duruma müdahil olmuş ve şu sözleri ile Müslümanlara ders vermiştir;

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir; fakat Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise, herşeyi hakkıyla bilendir.” Ahzab 40

  • Allah, yine bu evlilikle köle biri ile evlenmiş bir kadının değerinin düşmediğini topluma göstermeyi diliyordu.
  • Daha bunun gibi göz önünde olan sayısız faydaları ve sonuçları belli olmuş bir evlilik elbetteki her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.
  • Peki, şimdi evlatlığın neden gerçek akrabalıktan kaldırıldığını inceleyelim. Kuran evlatlık olan bir çocuğun kendi öz evladı olamayacağını ve bu hayali akrabalığın evlenme, miras, mahremlik gibi İslam kurallarına tabi olamayacağını bildirmek için evlatlık bir çocuk ile biyolojik evladı birbirinden ayırmıştır. Bunun çok büyük faydaları olup ayrı bir makale konusu olmasına rağmen özet olarak bahsedecek olursak;

1) Hayali akrabalık evlenme konusunda bir sınırlayıcı olamazdı. Çünkü yasak olan evlilikler de insan biyoçeşitliliğinin ve aile içi hürmetin korunması amacı vardır. Biyoçeşitliliğin kaybolması ise biyolojik bir türün felaketidir ki bu konuda biyolojik makaleler okuyabilirsiniz. Ayrıca birinci dereceden biyolojik akrabalıklara getirilmiş evlenme yasaklarının (örneğin kardeş evlilikleri, veya anne-çocuk evliliği) psikolojik sakıncaları da vardır ki, evlat edinilen bir çocuk bu psikolojik sakıncalardan uzaktır. Örneğin aynı evde büyüdüğü karşıt cinse rahatlıkla âşık olabilir. O senin kardeşin diye anlatamazsınız. Bu yüzden evlatlıklar biyolojik evlat gibi değildir.

2) Miras yönünden bakarsak, evlatlığa mirastan diğer kardeşlere ayrılan kadar pay ayrılması, öz kardeşler içinde evlatlık çocuğa karşı bir kin oluşmasına yol açacaktır. İnsan, tabiatı gereği böyle bir durumu hemen kolaylıkla kabul edemeyeceği bir gerçektir. Oysa öz kardeşler arasında paylaşılan mala “elaleme gitti” gözüyle kimse bakmamaktadır. Burada da hayali akrabalık ile biyolojik akrabalık büyük fark oluşturmaktadır.

3) Hayali akrabalık biyolojik akrabalığın duygusal-psikolojik yönlerini tam taşımadığından mahremlik konusunu değiştirebilir. Örneğin, geç yaşta eve alınmış bir erkek evlatlığın, kız kardeş, teyze, hala gibi psikolojik yönlerin etkili olduğu bir akrabalığı hissedememesi normaldir.

Bu gerçeklere karşın Kuran’ın yetimlere verdiği değeri 20 küsur ayetinde görebilirsiniz. Yetim malı yiyenleri tehdit eder, Yetime yardım edilmesini, sevgi gösterilmesini ister, yetimi azarlamayı yasaklar.5 Yani Kuran yetimlerin bakımını üstlenmeyi emrederken, onları diğer çocuklardan bir adım önde tutar ve azarlanmalarını da ayetlerle yasaklar. Fakat, insan doğasını da göz önünde bulundurarak biyolojik evlat gibi olmadığını da açıklar.

SONUÇ

Yazımızın girişinde şehvet insanlarının özelliklerini maddeler halinde vermiştik. O maddelere dikkat edilince Hz Peygambere taban taban zıt insan profilinin ortaya çıktığını görürsünüz. O devrinin kötü alışkanlıklarından, aşırılıklarından en çok uzak duran insandı. Şehvet düşkünü insanlar gibi zinanın yaygınlaşması için değil kalkması için çalıştı. Rahatına düşkün insanlar gibi kral hayatını değil, her gece sabahlara kadar Rabbine secde edeceği kul hayatını seçmişti. Bugünün haramzade insanları gibi çatlayana kadar yemeği serbest etmek yerine günlerce oruç tutarak rahatlık kaygısında bir insan olmadığını ispatlamıştır. Daha O’nun güzellikleri o kadar çoktur ki kitaplar alır.

Gerçeği arıyor isek Peygamber hakkında söylenen sözleri şu şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Materyalistler tarafından Peygamber hakkında kötü bir betimleme yapılmışsa ve bu betimleme eğer aksine ihtimal verilmeyecek derecede doğru görünürse bunlara isteyen inanabilir. Fakat net görünmeyen bulanık bir tablo üzerinden Peygamber hakkında bir takım olumsuz yorumlar yapılıyor ise ve bu belirsiz tabloya o taraftan değil de bu taraftan da bir bak denildiğinde, görüntünün, mateyalistlerin karalamaya çalıştıkları gibi olmadığı ihtimali de ortaya çıkar ise, bu bulanık tablo üzerinden peygamber hakkında karar vermenin yanlış olduğu açıktır. Öyle ise Hz Peygamber hakkında betimlenmeye çalışılan olumsuz yorumların bizim inancımız üzerinde nötr etkisi olduğuna karar vermeli ve diğer özelliklerini incelemeliyiz. Fakat diğer özellikleri incelerken öncelikle mutlaka onu sevenlerinden dinlemeli ve okumalıyız. Çünkü insan elindeki tohumdan ne çıkacağını görmesi için ona bir şans vermesi ve toprağa ekip sulaması gerekir. Kötü bir ağaç olursa onu sonradan tahrip edebilir fakat kötü bir ağaç olma ihtimalinden dolayı en baştan tahrip ederse o ağacın ne olduğunu bir daha asla öğrenemeyecektir. Bu yüzden bir insanı önce kötüleyenlerden değil sevenlerinden her yönü ile dinlemek gerekir.

Yazımız boyunca anlattığımız gerçekleri toplu halde düşündüğünüzde Hz Peygamber’in şehvet ile itham edilecek en son kişi olduğu anlaşılabilir.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

REFERANSLAR

1) Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, XX, 271; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân’i’l-Azîm, VI, 417

2) İbn Kesîr, VI, 420; İbnü’l-Arabî, III, 1542 vd.; Krş. Zemahşerî, III, 427

3) Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 101; Tabakât, 8: 108; Hilye, 2: 54.

4) Buhârî, “Nikah”, 67/65; Şâmî, XI,202-203.

5) Ayet no: (2:83, 2,177, 2:215, 2:220, 4:2, 4:3, 4:6, 4:8, 4:10, 4:36, 4:127, 6:152, 8:41, 17:34, 59:7, 76:6, 89:17, 90:14, 9:15, 90:16, 93:6, 93:9, 107:2)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

el-deserto

21# Hacerül Esved put mudur?

Hacer-ül Esved, Kabe-i Muazzama’nın güney doğu duvarında 1 metre yükseklikte bulunan; tavafın başlangıç yönünü gösteren siyah ve parlak bir taştır; yaklaşık 30 cm ebadında, etrafı gümüş halka ile çevrilidir.

İnsanoğlunun, tam bilgi sahibi olamadığı esrarengiz maddeler hakkında zaman içinde olağanüstü hayaller üretme, bunları anlatma ve sonra da doğruluğunu kabul etme gibi huylarından maalesef bu taşta nasibini almıştır. İlk zaman Müslümanları tarafından bilinen taş ile şu andaki müslümanlar tarafından algılanan taş arasında dağlar kadar fark vardır. Onun hakkında menkıbeler ortaya çıkmıştır. Örneğin bu taşın Hz Adem zamanında iken bir melek olduğu, Hz Adem’in ölümüyle Ebu Kubeys tepesine diğer melekler tarafından taşındığı ve burada saklandığı gibi. Ayrıca İslam itikadına zıt uydurma hadislerde rivayet edilmiştir. Örneğin; Allah’ın sağ eli olduğu gibi. Bozulan, kırılan, aşınmaya uğrayan ve Dünyada’ki diğer taşlarla aynı özelliklere sahip bir taşın Cennet’ten gelmiş olma hadisi gibi. Değişik rivayetlere sahip bu hadisler 29 adet olup, bunların 7’sine tam güvenilmemesi, onaltı tanesinin yüksek ihtimalle “uydurma” olduğu, kalan altı tanesinin ise “kesin uydurma” olduğu akademik araştırmalarla bildirilmiştir ( Dr. Ahmet Emin SEYHAN, Hadislerde kutsiyet atfedilen fenomenlerin dini değeri, Rağbet yayınları, 2016). Oysa Kuran’da bu taştan veya özel bir anlamı olduğundan Allah hiç bahsetmemiştir. Tarih boyunca birkaç defa kırılmış ve parçaları tekrar yapıştırılmıştır. Seller, yangınlar, hırsızlık olayları görmüştür.

Adı geçen eserde belirtildiğine göre; Hacerülesved ile ilgili mezkûr haberlerin İslâm toplumlarında yaygın hâle gelmesinde hadis rivâyeti konusunda yeteri kadar bilgi sahibi olmayan, ancak dinin ibadet boyutuna daha fazla ağırlık vermeleri sebebiyle müslümanlar nezdinde büyük itibar gören bazı “sûfî, âbid ve zâhidlerin” önemli rollerinin olduğu tespit edilmiştir.

Fakat materyalistlerin iddia ettiği gibi İslam’ın içindeki bir put da değildir. Çünkü Mekke’yi feth ettiği zaman bütün putları kâbenin dışına çıkartıp kırdıran Hz. Muhammed Hacer’ül Esvede dokunmamıştır. Yine eski işlevini, yani tavafın başlaması için işaret taşı olma işlevini korumuştur. Hz. Muhammed tavafa başlarken bu taşı selamlayarak başlamıştır, fakat bu taşa başka özel bir değer atfetmediğini, Hz Ömer’in meşhur şu sözlerinden anlayabiliyoruz;

“Biliyorum ki sen faydası ve zararı olmayan bir taşsın. Allah Resulünün öptüğünü görmeseydim seni öpmezdim”

Anladığımıza göre Efendimiz, Hacer-ül Esved’in kutsal olduğuna veya öpülmesine dair herhangi bir bilgi vermemiştir. Hz Ömer gibi en yakınında olan birinin bile Hacer-ül esved hakkındaki görüşü bu şekildedir. Hz. Ömer, putperestlikten yeni kurtulmuş bir toplumun tekrar putperestliğe dönmesinden korkuyordu. Bu korkusu gerçekleşmedi, fakat insanlar zamanla bu taşı değerinden fazla bir yere koymaya başladılar.

Evet, materyalistlerin iddia ettiği gibi müslümanlar bu taşı putlaştırmamıştır. Çünkü putlara atfedilen özellikleri asla bu taşa vermemişlerdir. Örneğin, putperestlere göre putlar Allah’ın ortağı idi ve yeryüzündeki işleri düzenlerlerdi. Allah için kurbanlar kesilirken, onlar için de kesilirdi. Hatta sonradan bunu ileri götürmüşler Hz İbrahim’den öğrenilen kurbanı, daha çok putlar için kesmeye başlamışlardır. Oysa Müslümanlar bu taşı Allah’ın ortağı olarak görmezler, onun için kurban kesmezler. Putlara dualar edilir yardım beklenirdi, yani Allah’tan istenmesi gereken yardım putlardan beklenirdi. Oysa hiçbir Müslüman bu taştan böyle bir yardım beklemez, ona dua etmez.

Müslümanların bu taşa hürmeti ve onu öpmesi Hz. Muhammedin bunu yapmasındandır. Peki heykel, resim, taş gibi sonradan putlara dönüştürülme ihtimali olan her sembole mesafeli duran Hz. Muhammed bu taşı neden öpmüş olabilir?

İlk akla gelen, taşın Hz İbrahim’den kalan bir hatıra olması ve belki de tek hatıra olmasıydı. Günümüzde bile insanlar özlemini çektikleri kişilerin eşyalarını öper, koklar. İkincisi, bu taş kâbenin bütün tarihini yaşamış olması ve tarihe tanıklık etmiş, ilk yapıdan miras kalan yegane taştır ki kâbeyi çok seven Hz. Muhammed’de kişisel bir duygusallık oluşturmuş olabilir. Sonuçta o da duygulanan, hüzünlenen, özleyen bir insandı. Hz. Muhammed’in onu öpmesi kişisel bir tercihidir ve diğer insanlardan böyle bir uygulama istememiştir. Kuran ise bu taştan bahis bile açmamıştır.

Müslümanlarda Hacer-ül esvedi öpme merakı malesef Hac zamanında büyük izdihamlara yol açmaktadır. Çünkü milyonlarca hacı varlığına karşılık sadece bir taş vardır. Bu da orantısız bir durum ortaya çıkarmakta ve bir izdihama yol açmakta, yaralanmalarla sonuçlanmaktadır. Akıl dini olan İslam’ın böyle bir uygulamayı istemesine imkan yok diye düşünülmesi ve Müslümanlardan istenmeyen bu uygulamanın kaldırılması gerekmektedir. Emin olun, böyle bir izdihamda güçlü erkekler tarafından ezilmiş bir ninenin kalbi kadar değerli değildir, bu kara taş. Kuran’ın “düşünün” “akledin” diye sürekli tekrar ettiği mantıksallıktan dışarı doğru bu çıkış maalesef materyalistler tarafından kasıtlı olarak istismar edilmektedir.

Son söz; Materyalistler müslümanların bu taşa tapmadığını bilmeli bunu ard niyet ile sık sık dillerine dolamamalıdırlar. Eğer dolayacaklarsa “ard niyetimizden yapıyoruz” diye baştan bildirmelidirler. Müslümanlar ise akıl ve mantık çerçevesinde hareket etmeli, Kuran’ın bahis konusu yapmadığı uygulamaların hayatlarında bir kutsiyet oluşturmasına izin vermemelidirler.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

hacerül-esved-taşının-sırrı