44# KALP DÜŞÜNÜR MÜ? KURAN VE BİLİM BU KONUDA NE DİYOR?

Ateist sitelerde bir yaygaradır kopuyor. Vay efendim, Kur’an kalp için düşünme organı demiş fakat kalp sadece kan pompalarmış, düşünce organı sadece beyinmiş. Bunun için aşağıdaki ayetleri gösterirler.

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler kör olur. ” Hac 46

”Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?” Muhammed 24

Bu soruları açıklamak isteyen sitelere göz gezdirdiğimde, Kuran’ın bu ayetlerde beyni kast etmiş olduğunu savunduklarını gördüm. Müslümanların bu açıklamaları da üzüntü verici. Çünkü böyle bir soruya en azından şöyle cevap vermeleri gerekirdi: “Kuran kalp düşünür demişse öyledir, ileride bilim bunu ortaya çıkaracaktır.” Evet, eğer bilimsel makaleleri bir tarayıp bakmaya üşeniyorlarsa en azından Kuran’a karşı böyle bir teslimiyet göstermeleri gerekirdi. Çünkü bu güne kadar Kuran zaten onlarca mucizesini insanlara göstermişti. Elbette ki Kuran bunda da haklı çıkacaktı. Ayrıca bir ayette ben göstereyim:

Göğüslerinde düşmanlıktan ne varsa söküp atmışızdır. Araf 43

Burada da düşmanlık duygusunun göğüste bulunduğu söyleniyor. O halde bu kadar ayetten sonra Kuran’ın kalp derken beyni kast ettiğini nasıl iddia edebilirsiniz?

Neyse lafı uzatmadan konuya gelelim. Bilimsel literatürleri bir taradım ve bulduğum sonuçlar şöyle:

Kalp ve beyin arasındaki ilişkiyi inceleyen geniş kapsamlı bir çalışmada, HeartMath (Kalp matematiği) enstitüsünden Dr. Rollin McCraty  ve ekibi, kalp ve beynin nasıl senkronize hareket ettiklerini detaylıca anlatmışlardır. [1] Beyinde düşünce sırasında açığa çıkan elektromanyetik dalgaların beynin düşünce işlemlerinde önemli görevleri olduğu bilindiği gibi, aynı şekilde duygu durumlarına göre kalbin elektrokardiyogram yapılarının değiştiğini ve bu bulguların tekrar edilebilir olduğunu bildirmişlerdir. Her duygu durumu ile birlikte kalbin ayrı bir ritme girdiğini belirtmişlerdir. Kalp ritmini çeşitli sinyal parametrelerinin formüle edilmesiyle bulmuşlardır ve bu kalp vuruş sayısından farklıdır.

106 sayfalık yazılarının hepsini veremeyeceğim için burada özet olarak bazı cümlelerini tercüme edeceğim:

“Kalbin beyin ve bedenle iletişim kurduğu ana yollar hakkındaki bu çalışmamız, kalbin ürettiği sinyallerin duygusal deneyimleri sürekli olarak nasıl bilgilendirdiğini ve bilişsel işlevi nasıl etkilediğini gösterir…

Kalp, vücut fonksiyonları için gerekli olan sistem bilgisinin tutarlı bir bütün olarak üretilmesinde ve aktarılmasında merkezi bir rol oynar. Bu önermeyi destekleyen çok sayıda kanıt vardır: Kalp, vücuttaki ritmik bilginin en tutarlı ve dinamik jeneratörüdür; onun kendi sinir sistemi, beyinden bağımsız olarak çalışan karmaşık bir bilgi şifreleme ve işleme merkezidir; kalp çoklu vücut sistemlerinde işlev görür ve böylece sistemler arasında ve tüm vücut boyunca bilgileri entegre etmek ve iletmek için benzersiz bir şekilde konumlanır; ve tüm bedensel organlar içinden kalp, beyinle en geniş iletişim ağına sahiptir. Daha sonra açıklanacağı gibi, kalp sinyalleri sadece beyindeki homeostatik düzenleyici merkezleri etkilemekle kalmaz, aynı zamanda algısal, bilişsel ve duygusal işlemede yer alan daha yüksek beyin merkezlerinin aktivitesini de etkiler, dolayısıyla davranış ve  deneyimlerimizin birçok ve çeşitli yönlerini etkiler.”

Başka bir araştırma, kalbin beyinden önce bilgiyi işlediğini ve bu sezgisel bilgiyi merkezi sinir sistemi aracılığıyla beyne gönderdiğini bildirir. [2] Bir çalışmada deneklere uyarıcı fotoğraflar göstermişler ve kalp dalgalarının beyin dalgalarından önce oluştuğunu ve beyne iletildiğini belirlemişlerdir. [3] Başka bir çalışmada, bir Rulet oyunu oynarken katılımcılar izlenmiştir: Kalp dalgalarının, katılımcılara iyi ya da kötü bir bahse ilişkin bir gösterge vermesi için değiştiğini gözlemlemişlerdir. Katılımcıların iç kalp tepkileriyle daha uyumlu olmaları halinde, daha iyi bahis seçimleri yapmış oldukları gözlenmiştir. [4] Bu da eskiden beri söylenen kalbinin sesini dinle sözünün hiç te küçümsenmeyecek olduğunu gösteriyor.

Nörokardiyoloji uzmanları beyin ve kalp arasındaki bağlantıyı son 20 yıldır artan oranda araştırıyor. “Şu andaki tespitlere göre Kalplerin manyetik enerjisinin, beyin tarafından üretilenlerden 100 kat daha güçlü olduğu bulunmuştur. Buna ek olarak, kalplerimizin çok zeki olduğunu gösteren “kalplerin kendi beyni” veya “kalp-beyni (heart-brain)” olarak da adlandırılan “nöral hücreler” olarak adlandırılan beyin hücrelerini içerdiklerini bildiren çok sayıda araştırma var. [2, 5-8]”

Araştırmalar, kalbin sinir sisteminin, beynin ön korteksini etkilediğini [1, 9, 10], beynin motor korteksini etkilediğini [11], dikkati ve motivasyonu sağladığını [12], bilişi ve hafızayı [13] ve duyguları [14] etkilediğini bildirmişlerdir. [6] Ağrılı bir olaya maruz kalındığında kalpten gönderilen sinyallerin beyinde ağrı algısı oluşturmuş olduğu yapılan klinik çalışmalarla ortaya konmuştur. [1, 15] Bu yüzden araştırmacılar ağrının seviyesinin ölçümü için kalpten çıkan sinyallerin kullanılmasını önermişlerdir. [1] Kalp sinyallerinin dua etme anındaki sonuçları Edward tarafından yayınlanmıştır. Bu çalışmaya göre dua, kalp sinyalleri ile çok yakından ilişkilidir, dua edenlerde psikolojik iyileşme, beyin-kalp tutarlılığı olduğu ortaya konmuştur. [16] Mc Carty 2015 yılında yayınladığı çalışmasıyla duygular ile kalp sinyallerinin bağlantısını gösterdiğini bildirmiştir. [6] Whitney kendi tez çalışmasında kalbin, duyguları, düşünceleri ve aklı düzenleyen bir organ olduğunu bildirmiştir. [17] Kalbin haritası isimli bu tez çalışması okumaya değerdir. Armour ise kalp nöron yumaklarının ön korteksi ve böylece duyguları etkilediğini, bunun için nörotransmitterler benzeri bir yol kullandığını bildirmiştir. [18]

Aşağıdaki şekil McCarty 2015’ten alınmıştır ve beyin ile kalp arasındaki etkileşim yollarını göstermek için çizilmiştir.

kalp.PNG

Düşüncenin kalple bir alakasının olduğunu, aşırı stres ve bozulmuş psikolojinin kalp üzerinde yoğun baskı oluşturması ve kalp krizlerini tetiklemesinin nedeni son dönem araştırmacılarının ilgi alanı olmuştur. [19, 20] Bu yeni araştırmalar kalbin ve beynin otonom sinirlerinin çok yoğun bir etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. Bu otonom sinirlerin beyinden kalbe sinyal gönderdiği gibi kalpten beyne de sinyaller gönderdiği ve bazı bölgeleri düzenlediği tespit edilmiştir. [19]  Örneğin bir araştırma kalpte myositolizis oluşmasının tamamen beyinle arasında olan sinyallerden kaynaklandığını bildirmiştir. [21] Başka araştırmalar, kalp sinyallerinin insanın düşüncelerini, içinde bulunduğu stresi, depresyonu yansıttığını ve depresyon seviyesini ölçmek için kullanılabileceğini göstermiştir. [22, 23] Ayrıca anksiyete, depresyon, kızgınlık zamanlarında kalp ritimlerinde olumsuz değişimler görüldüğü ve bunun da kalp kriziyle sonuçlanabileceği bildirilmiştir. [24] Ayrıca Kore Seul Üniversitesinden Dr. Keun ve ekibi meditasyon sırasında olumlu düşüncelerin kalp ritmini düzenleyerek beyin dalgaları üzerinde olumlu iyileştirici etkiler yaptığını bildirmişlerdir. [25] Umetani ve ekibi ise yaşa bağlı olarak kalp sinyalleri düzensizliğinin beyin hücrelerinin ölümünü gösterdiğini bildirmiştir. [26]

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. McCraty, R., et al., The Coherent Heart Heart-Brain Interactions, Psychophysiological Coherence, and the Emergence of System-Wide Order. Integral Review: A Transdisciplinary & Transcultural Journal for New Thought, Research, & Praxis, 2009. 5(2).
  2. Shaffer, F., R. McCraty, and C.L. Zerr, A healthy heart is not a metronome: an integrative review of the heart’s anatomy and heart rate variability. Frontiers in psychology, 2014. 5: p. 1040.
  3. McCraty, R., M. Atkinson, and R.T. Bradley, Electrophysiological evidence of intuition: Part 1. The surprising role of the heart. The Journal of Alternative & Complementary Medicine, 2004. 10(1): p. 133-143.
  4. McCraty, R. and M. Atkinson, Electrophysiology of intuition: pre-stimulus responses in group and individual participants using a Roulette paradigm. Global advances in health and medicine, 2014. 3(2): p. 16-27.
  5. Goldstein, D.S., Neuroscience and heart-brain medicine: the year in review. Cleveland Clinic journal of medicine, 2010. 77(0 3): p. S34.
  6. McCraty, R. and F. Shaffer, Heart rate variability: new perspectives on physiological mechanisms, assessment of self-regulatory capacity, and health risk. Global Advances in Health and Medicine, 2015. 4(1): p. 46-61.
  7. Armour, J.A., Anatomy and function of the intrathoracic neurons regulating the mammalian heart. Reflex control of the circulation, 1991: p. 1-37.
  8. Armour, J.A., Potential clinical relevance of the ‘little brain’on the mammalian heart. Experimental Physiology, 2008. 93(2): p. 165-176.
  9. McCraty, R., M. Atkinson, and R.T. Bradley, Electrophysiological evidence of intuition: Part 2. A system-wide process? The Journal of Alternative & Complementary Medicine, 2004. 10(2): p. 325-336.
  10. Lane, R., et al., 21. Activity in medial prefrontal cortex correlates with vagal component of heart rate variability during emotion. Brain and cognition, 2001. 47(1-2): p. 97-100.
  11. Svensson, T. and P. Thoren, Brain noradrenergic neurons in the locus coeruleus: inhibition by blood volume load through vagal afferents. Brain Research, 1979. 172(1): p. 174-178.
  12. Schandry, R. and P. Montoya, Event-related brain potentials and the processing of cardiac activity. Biological psychology, 1996. 42(1-2): p. 75-85.
  13. Hassert, D., T. Miyashita, and C. Williams, The effects of peripheral vagal nerve stimulation at a memory-modulating intensity on norepinephrine output in the basolateral amygdala. Behavioral neuroscience, 2004. 118(1): p. 79.
  14. Zhang, J.-X., R.M. Harper, and R.C. Frysinger, Respiratory modulation of neuronal discharge in the central nucleus of the amygdala during sleep and waking states. Experimental Neurology, 1986. 91(1): p. 193-207.
  15. Shao, S., et al., Effect of pain perception on the heartbeat evoked potential. Clinical neurophysiology, 2011. 122(9): p. 1838-1845.
  16. Edwards, S.D. and D.J. Edwards, Contemplative investigation into Christ consciousness with Heart Prayer and HeartMath practices. HTS Theological Studies, 2017. 73(3): p. 1-5.
  17. Whitney, A., Map of the Heart: An East-West Understanding of Heart Intelligence and its Application in Counseling Psychology. 2017, California Institute of Integral Studies.
  18. Armour, J.A. and J.L. Ardell, Basic and clinical neurocardiology. 2004: Oxford University Press.
  19. Taggart, P., H. Critchley, and P. Lambiase, Heart–brain interactions in cardiac arrhythmia. Heart, 2011: p. hrt. 2010.209304.
  20. Vaccarino, V., et al., Depressive symptoms and risk of functional decline and death in patients with heart failure. Journal of the American College of Cardiology, 2001. 38(1): p. 199-205.
  21. Greenhoot, J.H. and D.D. Reichenbach, Cardiac injury and subarachnoid hemorrhage: a clinical, pathological, and physiological correlation. Journal of neurosurgery, 1969. 30(5): p. 521-531.
  22. Thayer, J.F., et al., A meta-analysis of heart rate variability and neuroimaging studies: implications for heart rate variability as a marker of stress and health. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 2012. 36(2): p. 747-756.
  23. Smith, T.W., et al., Matters of the variable heart: Respiratory sinus arrhythmia response to marital interaction and associations with marital quality. Journal of Personality and Social Psychology, 2011. 100(1): p. 103.
  24. Sirois, B.C. and M.M. Burg, Negative emotion and coronary heart disease: A review. Behavior modification, 2003. 27(1): p. 83-102.
  25. Kim, D., et al., Dynamic correlations between heart and brain rhythm during Autogenic meditation. Frontiers in human neuroscience, 2013. 7: p. 414.
  26. Umetani, K., et al., Twenty-four hour time domain heart rate variability and heart rate: relations to age and gender over nine decades. Journal of the American College of Cardiology, 1998. 31(3): p. 593-601.

4

35# Dağlar yeryüzünü sarsılmaktan mı koruyor?

Kuran’ı Kerim’de şöyle bildirilir:

“Hem dünya hareketiyle sizi sarsmasın diye, yeryüzüne sabit dağlar koydu. Amaçlarınıza ermeniz için ırmaklar, geçitler yerleştirdi.” (Nahl, 16/15)

“Yerin insanları sarsmaması için oraya dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ermeleri için orada geniş yollar, geçitler yaptık.”(Enbiya, 21/31).

“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik.”(Lokman, 31/10).

Dağları da bir kazık yapmadık mı?” (Nebe 7)

YERYÜZÜ PLAKALARI

Dağların neden yeryüzünde denge unsuru olduğu ve bizi sarsmaması görevlerini yerine getirdiğini anlayabilmemiz için, izostasik denge (Isostatic Equilibrium) kavramını ve dağların oluşumunu bilmemiz gerekiyor.

Yeryüzü 15 büyük tektonik plakadan oluşur. Bu plakalar birbirinden bağımsızdır ve dar alanda hareket eden çarpışan arabalar gibi birbirleriyle çarpışırlar, birbirlerini iterler. Bu hareketleri kısa zaman aralığında olmaz yüz milyonlarca senede meydana gelir. Aşağıdaki şekilde yeryüzünü oluşturan 15 tektonik plakanın sınırları gösterilmiştir (West, 2009).

Ekran Alıntısı3.JPG

Dünya’mızın içini henüz göremedik ama çok komplike olduğunu ve aşağıda gösterildiği gibi çok dinamik bir yapısı olduğunu biliyoruz (West, 2009).

Ekran Alıntısı4.JPG

Dünya’nın içindeki bu dinamik yapıya iç kuvvetler adı verilir ve kıtaların sürekli hareket etmesini, şekil değiştirmesini, dağların oluşmasını, depremlerin oluşmasının sebebidir. Dünya üzerinde her yıl çok sayıda irili ufaklı deprem yaşanır. Her 30 saniyede bir yer mutlaka sallanıyordur. Örneğin Alaska’da yılda 22.000 küçük çaplı sallantılar olduğu bildirilmiştir (Prager, 2009).  Depremlerin çoğu ise tektonik plakalar sınırlarında meydana gelir. İç kısımlarda meydana gelen toprak kırılmalarına ise fay hatları denir ve bunlarda depremlerin oluşmasını sağlar (Prager, 2009).

DAĞLARIN OLUŞUMU

Dağların oluşumu birkaç farklı mekanizma ile gerçekleşir:

  • Kırılma: Bu tür etkiler kıtaların sıkışması sonucu sert kayalık yerlerde meydana gelir. Kayalarda büyük kırılmalar oluşur. Zaman içinde bu kırılan parçalar, sıkışan kıtaların etkisi ile yeni dağlar olarak yükselir.

the-formation-of-mountains-9-638

  • Volkanik dağlar: Yerkabuğu altındaki magmanın lav olarak yeryüzüne çıktığı noktalarda bu tür dağlar oluşur.
  • Kıvrılma: Tektonik plakaların birbiriyle çarpışması ile temas hattı boyunca büyük dağ sıraları oluşur. Bu plakalardan ağır olanı hafif olanının altına girer ve hafif olan ise dağın görünen kısmı olarak yükselir, ağır olan ise dağların yerin altında kalan ağır kısımları olarak devam eder. Bu dağlara örnek olarak Everest’in de içinde bulunduğu Himalayalar ve Alp dağları verilebilir. Dağların bu oluşumuna ve yer altında kalan köklerine ilişkin aşağıdaki şekle bakabilirsiniz.

5205f4cf6b1510a3dfa129e236918ff935890690

Kıvrılma dağ oluşumu sadece iki levha sınırında gerçekleşmez. Çarpışma noktasından uzaklaştıkça azalan bir kuvvet geniş alanların kıvrılmasına ve irili ufaklı dağların oluşumuna neden olur. Bu kıvrılmalar izostatik dengeyi sağlar. İzostatik denge ise depremlerle yakından ilişkilidir.

PEKİ NEDİR İZOSTATİK DENGE?

Yerkabuğu tek bir parçadan oluşmamaktadır, çeşitli parçalara ayrılmıştır. Bu parçaların her birine tektonik plaka (levha) adı verilir. Bu parçaların bileşimleri, yoğunlukları, derinlikleri ve kalınlıkları birbirinden farklı özellikler gösterirler. Kalınlıkları, bileşimleri ve yoğunlukları farklı olan bu çok çeşitli bloklar, yerin derinliklerinde bir denge halinde bulunmaktadır. Bunun için yerin hafif maddelerden oluşan kısımlar direk gibi yükselir, yani dağları oluşturur, böylece bu bölgelerin yoğunlaşır ve diğer bölgelerle eşit yerçekimi alanı ve basınç oluşturur. Bir diğer ifadeyle, bu blokların manto içinde uygulamış oldukları basınç belli bir derinlikte dengelenmekte veya eşitlenmektedir. İşte bu dengeye İzostatik denge adı verilir (Arslan, 2016) aşağıdaki şekilde izostasi etkisi ile dağların bazı bölgelerde oluşumu ve bunların yer altındaki kökleri sayesinde oluşturdukları eşit ağırlık ile manto sıvısı üstünde dengede yüzdüğü görülmektedir..

1471257492

İzostasik dengeye göre, yerkabuğunun her yerinde eşit madde yoğunluğu ve eşit yerçekimi oluşması gerekir. Dağların oluşması için değişik mekanizmalar var olmasına rağmen, yeryüzünde bulunan dağların birçoğu bu mekanizma ile oluşur.

George Everest’in Hindistan’daki öncü jeodezik çalışmaları, izostasi ilkesinin keşfine yol açmıştır. Airy [1855] ve sonra Pratt [1855] Everest’in kuzey Hindistan’daki Himalaya dağlarının derinlerde nasıl desteklendiği sorusunu ele almak için dikey verileri kullandı. Airy’nin Himalaya’nın derin bir yer kabuğu “kökü” tarafından desteklendiğine dair hipotezini savunan Fisher [1881], Dünya’nın kabuğunun hidrostatik bir dengede olduğu ve akışkan alt tabakada, deniz suyundaki bir buzdağı gibi yüzdüğü sonucuna vardı. Aşağıdaki şekilde yer kabuğunun İzostatik dengeye gelmek için oluşturduğu girinti ve çıkıntılar görülebiliyor (Watts, 2011).

Ekran Alıntısı

Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır. Peki izostatik denge ile dağlar ve yer kabuğunda ki kökleri oluşmasa idi ne olurdu. Yerin hafif, ve daha az yoğun kısımlarında bükülmeler, kırılmalar ve faylar meydana gelirdi (Meinesz, 1931). Yerkabuğunun zayıf noktalarının dağlar ile kalınlaşarak dengelenmesi sayesinde tektonik plakalar üzerine binen stres dengelemektedir, yer kabuğunun zayıf kaldığı durumlarda ise bu durumda fay hatları ve depremler olmaktadır (Watts, 2011). Ayrıca eğer yer kabuğunun manto tabakasının üzerine uyguladığı basınç belirli bir seviyeden itibaren eşitlenmemiş olsaydı, tektonik plakalar, hafif ve ağır uçlarından dolayı mevcut durumdan daha fazla dalgalanmalar yaşayacak, dengede yüzemeyecekti. Böylece deprem ve sarsıntılar çok daha artacaktı (Eakin, 2018).

Jeolojistler yeryüzünün yerçekimi haritasını çıkararak kabuk kalınlıklarını hesaplarlar (Mishra, 2011). Yeryüzünde bazı noktalarda yerçekimi kuvveti çevresiyle dengede değildir. Böyle ortamlarda değişim daha hızlı devam etmektedir. Yani yeni dağ oluşumları oluşmaya devam eder. İzostatik dengenin sağlanmadığı yani yerçekimi dengesizliğinin olduğu böyle yerlerde depremler daha fazla yaşanır (Tsubol, 1940).

Buzulların toprağı aşındırması, yeni volkanların oluşumu, dağların eskiyip ufalanması gibi yeryüzüne etki eden iç ve dış kuvvetlerle yeryüzü yapısı sürekli değişir, buna uygun olarak izostatik dengeyi sağlamak üzere yeni dağlar oluşturacak şekilde yeryüzü yeniden düzenlenir. Bu dağların oluşumu milyonlarca yıl süren bir süreçtir.

İzostatik dengenin sağlanması depremleri azalttığı gibi, volkanik dağ oluşum mekanizmaları da yer sarsıntılarının azaltılmasında ve absorbe edilmesin de etkilidir. Volkanik dağlar, yer altında sıkışan ve yer kabuğuna basınç uygulayan magmanın dışarı çıkmasını sağlayarak basıncı hafifletir. Yani bir sübap görevi görür ve sarsıntıları azaltır (Segall, 2010; Hill, 2002).

Ayrıca aynı kutup denizlerindeki buz dağlarında olduğu gibi, karadaki dağlarında görünen kısmının 9-10 katı uzunluğunda kökleri vardır ve bu köklerle ayette belirtildiği gibi toprak içerisine çakılmış birer kazık gibi dururlar. Daha önce verilen şekillerde bu durum görünmektedir.

ATEİST MANTIĞI İLE DAĞLAR

Görüldüğü gibi dağlar yeryüzünde büyük bir denge unsuru olarak görev yapmakta ve sasıntıları azaltmaktadırlar. Yerçekimi dengesizliği olan bölgelerde daha fazla bulunurlar, böylece oralarda meydana gelebilecek büyük sarsıntılar dengelenmiş olur. Bu gerçeklere rağmen dağların bu görevini sırf Kuran’da geçiyor diye kabul etmek istemeyip lafebeliği yaparak saptırmak isteyen bazı ateistler bu konuda bilime ve mantığa ters şu şekilde bir yorum yaparak gerçeği gizlemeye çalışırlar. Derler ki;

-Eğer dağların sarsıntı önleyici rolleri olsaydı, neden Japonya gibi dağlık bölgelerde depremler çok oluyor da, Arabistan gibi düz bölgelerde depremler daha az görülüyor.

Bunun sebebini bu yazımızı okuyanlar kolayca verecektir. Çünkü dağlar izostatik dengeyi sağlamak için depremlerin olduğu bölgelerde daha fazla yükselir ve görevleri denge sağlayıp depremi azaltmaktır. Bu yüzden Japonya gibi yer kabuğunun dengede olmayıp çok sayıda fay kırığı oluşturduğu bölgelerde daha fazla yükselirler, buna karşın yer kabuğunun daha fazla dengede olduğu ve depremlerin daha az görüldüğü bölgelerde daha az yükselirler.

Aslında kurdukları mantık şuna benzer; “İstanbul’da her yerden daha fazla güvenlik güçleri olmasına rağmen en yüksek suç oranları da yine buradadır. Bu demektir ki güvenlik güçlerinin suç önleme ile bir alakası yok.” Kuran’ın ayetini geçersiz kılmak için akıl ve bilimden böyle uzaklaşırlar işte. Bunu, bilimle alakası olmayan ateistler böyle savunduğu zaman çok fazla garipsemezsin, kendi inanışlarını savunmadaki taassubuna verirsin ama bir jeoloji profesörü de yukarıda anlatılan gerçekleri anlatmayıp durumu diğerleri gibi akıl oyunlarıyla perdelemeye çalışırsa bunu garip bulurum. Çünkü o zaman iki durumdan birine karar verilir;

Ya bu profesör, gösterildiği kadar bilgili değildir, o profesörlük unvanını hak etmiyor, ya da ateistlikten gelen taassuplarını bilime karıştırıp onu kirletiyor. Bilimin işine gelmeyen yerlerini çıkarıp veya yanlış yorumlayarak unvanını ve bilimsel kimliğini kötüye kullanıyor.

İnançsızların ikinci olarak öne sürdükleri nokta ise dağların yeryüzünün direkleri olmaları ve sarsılmayı önlemelerinin Kuran’dan daha önce Tevrat’ta, Çin kaynaklarında ve başka kaynaklarda da geçmesidir. Evet, geçebilir, hatta geçmelidir. Çünkü Allah birdir ve bu tür nimetlerini daha önceden değişik toplumlara peygamberler aracılığı ile bildirmesi ve öğretmesi beklenen bir durumdur. Kuran’da Allah’ın bunları ilk defa insanlara açıkladığı diye bir şey yazmaz. Kuran açısından önemli olan, evren hakkında verdiği bilgilerin hiçbirinin bilimle herhangi bir çelişkiye düşmemesi ve anahtarın kilide uyduğu gibi her seferinde uymasıdır.   Ateistlerin buradaki duruma benzer olarak konuyu yanıltmacalarla sanki Kuran’da bilimsel çelişki varmış gibi göstermeye çalıştıkları ayetleri sitemizde (ateizmdenkurtul.wordpress. com) detaylı ve bilimsel kanıtlarıyla açıkladık. Öyleyse 1400 sene önce yazılmış ve evrenin birçok olayından haber veren bir kitabın içinde çelişki bulunmaması elbette ki Kuran’ın erişilemez bir mucize olduğunu gösterir. Ateistlerin çelişki çıkaracağım derken Kuran’ın manasını ve bilimi nasıl tahrif ettiklerini anlamak isteyenleri sitemizdeki yazıları okumaya davet ediyoruz.

KAYNAKLAR

Arslan, S. (2016). Türkiye Jeofizik Rejyonal Gravite Haritaları Ve Genel Değerlendirilmesi. Bulletin Of The Mineral Research and Exploration, (153), 203-222.

Eakin, C. M., & Lithgow‐Bertelloni, C. (2018). An Overview of Dynamic Topography: The Influence of Mantle Circulation on Surface Topography and Landscape. Mountains, Climate and Biodiversity, 37.

Fermor, L. L. (1914). III.—The Relationship of Isostasy, Earthquakes, and Vulcanicity to the Earth’s Infra-Plutonic Shell. Geological Magazine1(2), 65-67.

Hill, D. P., Pollitz, F., & Newhall, C. (2002). Earthquake-volcano interactions. Physics Today55(11), 41-47.

Mishra, D. C. (2011). Gravity and magnetic methods for geological studies. Hyderabad: BS Publications.

Prager, E. J. (2009). Earthquakes and volcanoes. Infobase Publishing.

Segall, P. (2010). Earthquake and volcano deformation. Princeton University Press.

TSUBOI, C. (1940). Isostasy and maximum earthquake energy. Proceedings of the Imperial Academy16(9), 449-454.

Vening Meinesz, F. A. (1931), Une nouvelle methode pour la reduction isostatique regionale de l’intensite de la pesanteur, Bull. Geodesique, 29, 33-51.

Watts, A. B. (2011). Isostasy. In Encyclopedia of solid earth geophysics (pp. 647-662). Springer, Dordrecht.

West, K. (2009). Layers of the Earth. Infobase Publishing.

26# Şeytanların gökleri dinlemesi ve alev toplarıyla kovalanması ne demektir?

ŞEYTANLARIN ATEŞ TOPLARIYLA KOVALANMASI NE DEMEKTİR?

Cin 9: Ve gerçekten biz, (gayb haberlerini) dinlemek için orada oturma yerlerine otururduk. Fakat şimdi, kim dinlemek isterse, onu gözleyen (izleyen) bir şihab (ateş şulesi) bulur.

Soru: Yukarıdaki ayette şeytanların yıldızlarla taşlanması mı konu ediliyor, bu nasıl mümkün olabilir?

Cevap: Şeytan bozgunculuk yapan yani sistemlerin işleyişini kötü niyetli olarak bozmaya çalışan tüm yaratıklara verilen isimdir. Bu manasından dolayı Kuran’da şeytan kelimesi hem cinler hem de insanlar için kullanılır. Örnek;

Enam 112: İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

Kuran’ın her yerinde iyilik ve kötülüğün mücadelesi anlatılır. Bu iyilik ve kötülük mücadelesi veya diğer bir tanımla evrenin yaratılış sistemini koruyup ona uygun hareket edenler ile sistemin açıklarını arayıp onu çökertmek için uğraşanlar sürekli bir mücadele içindedirler. Bu mücadele mikro kozmos olan hücrelerimiz içinde de var olduğu gibi makro kozmos olan evrende de vardır. Örneğin vücudumuza girmeye çalışan mikroorganizmalar çok çeşitli yollarla durdurulmaya çalışılır. Durdurulmazsa vücut sisteminde bozgunculuk yapacaklardır. Önce deri geçit vermez, eğer deriyi geçip kan sistemine karışırlarsa kandaki T lenfositler bunları tanır ve eşkâlini lenf merkezlerine bildirir. Lenf merkezlerinde bu eşkâle uyacak gülleler (B lenfositleri) üretilir ve kana bırakılır. Bu minik gülleler mikroorganizmayı bulduğu yerde parçalar ve yok eder. Bu gülleler sadece verilen eşkâli tanır. Vücudumuzda meydana gelen bu olay yukarıdaki ayette anlatılan makro kozmosta meydana gelen olay ile aynı olduğu görülüyor. Öyleyse bunların hepsi külli bir kanunun değişik âlemlerdeki tecellileridir. Peki, bu olay evrende nasıl cereyan ediyor, bakalım.

1800’lü yıllarda Thomas Young bir deney yaptı. Buna çift yarık deneği denir. Bu deneyde bir ışık kaynağından elektronlar gönderdi ve çift yarıktan geçip arka tarafta bulunan fosforlu tabelada nasıl bir iz bıraktığını gözlemledi. Bu deneyin sonucu çok ilginçti ve kuantum dünya’sının keşf edilmesini sağladı. Önce bu elektronları gözlemlemeden gönderdi ve aşağıdaki B şeklinde olduğu gibi çok sayıda iz levhada belirdi. Daha sonra elektronları gözlemlemek için bir sensör yerleştirince film burada koptu. Çünkü gözlemlemek istediğinizde elektronlar bir önceki şekilde olduğu gibi tüm levha boyunca dalgasal bir şekilde yayılmayıp bir parçacık gibi veya bir mermi gibi ilerleyerek çift yarıktan geçtiler ve sadece 2 tane desen oluşturdular. Bu desen ise şekil A’da görülüyor.

32.jpg

Bu araştırma defalarca değişik araştırıcılar tarafından tekrar edildi. Sonuç hep aynıydı. Bu nasıl olabilirdi? Atom altı parçacıkları (elektron, foton, glüon vs.) izlenmek istemiyor gibi davranıyorlardı. İşte bu deney bizim klasik fizik görüşümüzü kökünden değiştirdi ve evrenin atom altı düzeyde işleyen ve tüm evreni etkileyen inanılmaz sırları olduğunu gösterdi. Daha sonra 1927’de Heisenberg adlı fizikçi henüz 25 yaşında iken bu parçacıkların belirsizlik ilkesine göre hareket ettiğini buldu ve Nobel ödülü aldı. Bu belirsizlik ilkesine göre bir parçacığın aynı anda konumu ve hızı asla tespit edilemez. Sadece olasılıklarını tespit edebilirsiniz.  Feynman’a göre parçacıklar A noktasından B noktasına seçili bir yoldan gitmezler. Parçacıklar sonsuz sayıda bir yol izlerler ve hatta “yol” tabiri bile sıkıntılıdır. Aşağıdaki şekilde atom altı parçacıklarının hareketlerinde izlediği karmaşık yollar gösterilmiştir.

Yani parçacık için aslında sonsuz sayıda yol vardır ve parçacık hepsini aynı anda kullanır. Her halükârda çift yarık deneyi hiçbir mantık ve sağduyu yaklaşımıyla çözülebilecek bir fenomen gibi durmamaktadır. Peki, bu atom altı parçacıklar neden gizleniyor ve neden bize kesin bilgi vermek istemiyorlar? Evrende bilginin atomaltı parçacıkları vasıtası ile taşındığını bildiğimize göre bu parçacıkların hareketi aslında bazı bilgilere ulaşılmasını engellemek üzere bir şifreleme sistemi olabilir mi?

Okuduğum birçok fizik kitabı arasında Brian Green’e ait olan “Evrenin zerafeti” kitabından çok istifade ettim. Bu konuda aşağıdaki sözler bu kitaptan direk alıntıdır:

“Fotonlar, elektromanyetik kuvvetin haberci parçacığı olarak nitelenir. Keza glüonlar ve zayıf ayar bozonları da sırasıyla güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerin haberci parçacıklarıdır.”

“Aslına bakarsanız, büyük bir kutunun içinde tek bir elektronu yakalayıp, elektronun konumunu daha kesin belirlemek için kutunun kenarlarını yavaş yavaş sıkıştıracak olsanız elektronun daha çılgın bir şekilde hareket ettiğini görürdünüz. Elektron sanki klostrofobiye kapılmış gibi yerinde duramayacak, giderek çok daha çılgın bir şekilde ve öngörülemez bir hızla zıplayarak kutunun kenarlarına çarpacaktı. Doğa, bileşenlerinin köşeye sıkıştırılmasına izin vermez. Mikro parçacıkların hareketleri daha küçük bölgelerle kısıtlandığında ve bu şekilde incelemeye tabi tutulduğunda, gittikçe daha çılgın bir hal alır… Sanki tüm evrenden ödünç bir enerji alıyormuş gibi yüksek enerji seviyelerine çıkarlar”

Green yine kitabında, bu parçacıkları izlemek üzere foton gönderdiğinizde büyük bir çarpışmayla her ikisinin de yön değiştirdiğini bildirir ve bu olayı tekme atmaya benzetir.

Şimdi ayetlere gelelim. Ayetler bize şeytanların bilgi çalmak istediğinde “Şihablar” ile kovalandığını haber veriyor. Şihab kelimesine müfessirler genelde “ateş şulesi, parlak bir ateş, ateş topu, ışın anlamlarını vermişlerdir. Bu ateş veya ışının ne olduğunun bilinmediği için de buna birçok müfessir yıldız veya meteor yakıştırması yapmıştır. Cin 9 ayetinde bu şihablar “şihaben rasaden” yani gözlemleyici şihablar olarak tanıtılmaktadır.

Şimdi düşünelim, ateşten yani fotonlardan yaratılan cin şeytanları göklerdeki gayb haberlerini yani kader programlarını dinlemek isterler fakat bu bilgileri taşıyan atom altı parçacıklar onları her yandan gelen bir elektron bombardımanına tutarlar, tekmeler atarlar fakat kesinlikle taşıdıkları bilgileri kimseyle paylaşmak istemezler. Aşağıdaki şekil parçacıkların birbirlerine tekme atma durumunu temsil etmektedir.

kuantum-teorisine-genel-bir-bakis-25-bilimfilicom.jpg

Bu parçacıklar sıkıştırılmak ve bilgisi çalınmak istenirse Brian Green’in dediği gibi tüm evrenden ödünç enerji alıyormuş gibi karşı konulamaz enerji seviyelerine çıkarak çılgınca hareket etmeye başlar. Bu parçacıklar ise ışığın ve ateşin temel yapı taşlarıdır. Üstelik ayette “gözlemleyici şihablar” olarak tarif edilmesi de çok manidar. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi parçacıklar gözlemlendiğini hemen anlıyorlar ve hareketlerini değiştiriyorlardı. Parçacıkların bu hareketleri ayetleri çok iyi açıklayabildiği görülüyor.

Sonuç olarak, bilimin ilerlemesiyle diğer bazı ayetlerde olduğu gibi şeytanların şihablarla kovalanması olayı da çok daha iyi anlaşılabiliyor.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

1_2mKaKexmOX88y7kHgZBRMw.png

23# Yeryüzünün beşik olması ve iki doğu iki batının Rabbi ne demektir? Rahman 17

Dünya kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüz oluşmaktadır. Güneş etrafında ise yeni çevrilmiş düz dönen bir topaç gibi değil, durmak üzere olan yavaşlamış bir topaç gibi döner. Dünya 23.4o yatık bir eksene sahiptir, güneşin etrafında dönerken bu eksen önce sağa yatar ve güney kutup noktasında 6 ay gündüz oluşur, kuzey kutup noktasında ise 6 ay gece oluşur.

dünya ekseni

Daha sonra, Güneşin etrafındaki yörüngesinde yüzmeye devam ederken içinde yavaş yavaş sola doğru yatar bu durumda da tersi olur yani kuzey kutbu 6 ay gündüz, güney kutbu ise 6 ay gece yaşar. Sonra Dünya tekrar sağa doğru yatmaya başlar, sürekli döngülerle bir o yana bir bu yana yatar. Kuzey kutbu bir tarafa giderken güney kutbu diğer tarafa gider. Bu size neyi hatırlattı. Bir Beşik gibi değil mi? Evet. Peki, Dünya’nın bir o yana bir bu yana yatma gerçeğini kısa, öz ve şairane bir üslupla aktarın desem bu tek kelimeden daha güzel bir ifade bulabilir misiniz? BULUNMAZ. Bakın Kuran 1400 sene öncesinden Dünya’nın hareketsiz ve düz sanıldığı zamanlarda bize ne diyor?

“Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da onun için birer direk kılmadık mı?” Nebe 6-7

Aşağıdaki hareketli resimde Dünya’nın  bir beşiği andıran hareketinin temsili görüntüsünü görebilirsiniz. En aşağıda ise Dünya’nın bu hareketine ait kısa bir video eklendi.

cc

Beşik kelimesi ikinci olarak Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde ilerlemesine de uyar. Çünkü bilindiği gibi klasik beşiklerin çalışma mekanizması; yukarısındaki sopa gibi bir düzleme halatla bağlanan sepetin sarkaç yayı şeklinde bir dairesel hareket yapmasıdır. Sağa ve sola yay çizer. Eğer yeterince hızlı iterseniz, 360o daire çizer. Yani çalışma prensibi Dünya’nın güneş etrafında dönme prensibi ile aynıdır. Beşiği yukarısındaki sopaya bağlayan güç bir halattır ve Dünya’yı Güneşe bağlayan güç ise halat yerine kütle çekim kuvvetidir. Beşiği hızla çevirirseniz ekseni etrafında tur atar. Aynı şekilde Dünya da Güneş etrafında, hızla döndürülen bir beşik gibi döner ve tur atar. Dünya’nın hareketsiz olduğunun sanıldığı devirlerde Kuran Dünya’nın beşik gibi olduğunu yani hareket ettiğini söylüyor.

beşik

beşik dünya

Beşik kelimesinin üçüncü olarak edebi yönü ise Dünya’nın bebeğe hazırlanan bir beşik gibi insanlar için güzelce dizayn edilmiş olmasıdır. Bir annenin bebeğinin sağlığı ve rahatı için odasını ve beşiğini güzelleştirmesi gibi, şu son derece aciz insanlık için bu Dünya her ihtiyacına cevap verecek şekilde güzelce hazırlanmıştır. Evrendeki ateş kütlelerine ve hayat olmayacak derecede soğuk veya sıcak olan gezegenlere baktığımızda Dünya’mızın ne denli güzel bir beşik olduğunu anlayabiliriz. İşte bu gerçekler “beşik” kelimesi ile ne kadar uyumlu anlatılmış. Bu kadar olguyu en doğru kelime ile anlatan Kuran’ın elbette benzeri yapılamaz.

Gelelim diğer konuya. Dünya güneş etrafında seyahat ederken bir o yana bir bu yana yattığı için güneş asla herhangi aynı bir noktada sürekli doğmaz ve batmaz. Bulunduğunuz yerden yıl boyunca güneşin doğduğu yeri takip ettiğinizde bir hat üzerinde sağa doğru kaydığını, sonra bir noktadan sonra sola doğru kaydığını ve 6 ay sonra tekrar sağa doğru değiştiğini göreceksiniz. Dünya’nın eğimine bağlı olarak güneşin doğduğu yer sürekli değişmektedir. Yani ekinoks zamanı olan 21 Mart’ta ve 23 Eylül’de tam doğudan doğup batıdan batarken, 21 Haziran ve de 21 Aralık tarihinde bulunduğu enleme bağlı olarak en uzak noktadan doğar ve batar. Aşağıdaki resim, güneşin farklı tarihlere göre farklı battığı konumlara bir örnektir.

xx

(Fotoğraf Kutay Arınç Çokluk tarafından belirli zaman aralıklarıyla İzmir’den çekilmiştir. Alıntıdır)

Güneşin doğduğu yer doğu noktasıdır ve bir tek doğu noktası yok demektir. Çok sayıda doğu noktası olduğu görülür.  Kutuplara doğru gittikçe oradaki doğu bizdeki güneye karşılık gelir. Şimdi şu ayete bakın;

“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dir, doğuların da Rabbi’dir.” Saffat 5

“Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun” (Meâric, 70/40)

Ayetin ne demek istediğini anlayabiliyor musunuz? Peki bir yılda bir noktadan kaç defa doğar ve bir noktadan kaç defa batar. 365 kere mi? Hayır. Doğduğu yer değiştiği için bir yılda bir noktadan yalnızca 2 defa doğar ve 2 defa batar. Şimdi şu ayete dikkat edin;

“O hem iki doğunun, hem iki batının Rabbidir. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?” (Rahman, 55/17-18)

Gördüğümüz gibi bilimle çok övünen materyalistler tarafından eleştirilmeye çalışılan bu ayetlerin de bilimsel gerçeklerden bahsetmesine rağmen maalesef bunu görmek veya anlamak veya kabul etmek istemiyorlar. Bu tür insanların kabul etmesi önemli değil deyip ispatlamaya devam ediyoruz.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

10# Gökler yedi tabaka mıdır?

Kuran’ın yakın zamanlarda anlaşılmış en ilgi çekici gerçeklerinden bir tanesi de gökyüzünün yedi katman olduğunu haber vermiş olmasıdır.

“Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. (Talak 12)”

Kuran gökler tabirini hem atmosfer için hem evren için kullandığını daha önce belirtmiştik. Evrenin farklı yapıları ve kanunları olan çeşitli tabakalardan oluştuğu bilim tarafından açıklansa da kaç tabakadan oluştuğunu henüz aydınlatamadı fakat atmosferimiz için bu tabakalar aydınlatılmıştır.

Ayette göklerin yedi kat olduğunu ve yerden de yine bir o kadar yani yedi kat yaratıldığını bildiriyor. Bazı materyalist sitelerde gökyüzünün yani atmosferin 5 kattan oluştuğunu, onun için Kuran’ın burada yanıldığını yazar. Hiçbir sözünde eğrilik bulamayacağınız Kuranın hangi ayetini ele alsanız üzerinde Tanrı’nın damgasını görüyorsunuz. Tek bir delil bile anlayan akıllara yetecekken çok sayıda mucize ayetlerini gösteriyor ama anlamaya kendini kapatan insan yine anlamayacaktır. İnandırmak bizim görevimiz değil, gerçekleri ortaya koyalım yeter.

Gelelim atmosferin katlarındaki 5 sayısı ile 7 sayısı arasındaki bu tartışmanın nereden kaynaklandığına. Atmosfer 5 büyük katman ve 2 ara katmandan oluşur. Atmosferin katmanları, yeryüzünü çevreleyen ve her birinin işlevi farklı olan gaz katmanlarıdır. Toplamda 5 ana katmandan oluşur. Ozonosfer ve iyonosfer ara katmanlardır. Temel katmanlar (alçaktan yükseğe) aşağıdaki şekilde sıralanır:

Temel katmanlar: Troposfer Stratosfer Mezosfer Termosfer Ekzosfer

Ara katmanlar: Ozonosfer İyonosfer

Bunlar dışında Manyetosfer olarak bilinen alan ise Atmosferde bulunan katmalardan biri değildir. Dünya’nın manyetik alanıdır ki mıkantısın manyetik alanına benzer. Mıknatısın manyetik alanı mıknatısın katmanı olmadığı gibi manyetosfer de gökyüzünün bir katmanı değildir, bir manyetik alandır.

Peki, Ozonosfer ve İyonosfer katmanları, neden bir varlıkları, yani kendine özgü parçacıkları ve diğer katmanlardan ayıran spesifik özellikleri olduğu halde ara katmanlar olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu katmanlar diğer katmanların sahasını onlarla paylaşıyorlar. Ozonosfer, Stratosferden farklı olmasına rağmen onun sahasını paylaşır. İyonosfer ise Termosferi tamamen kapsarken, mezosfer ve ekzosferin bir kısmını kapsayan bir alanı bu katmanlarla paylaşır. Yani varlıkları ve görevleri olduğu halde diğerlerinden ayrı bir mekanı işgal etmediklerinden dolayı, atmosfer, mekansal olarak beş ana mekandan fakat görevsel ve yapısal olarak yedi tabakadan oluşur.

Bilim yedi ayrı isimde ve farklı görevleri bulunan tabaka ismi saydıktan sonra bunların bazılarının özellikleri benzediği için ve birbirlerine yakın oldukları için aynı tabaka altında kabul etmiştir, fakat alt tabakalara ayırmak, yedi tabaka olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu tabakaların birbirine yakın olması, çok ince veya kalın olması, birbirinin içine geçmiş olması ayrı görevleri bulunan ayrı yapılar olduğu gerçeğini değiştirmez. Şöyle de diyebilirsiniz “Gökyüzü alt tabakalarıyla birlikte yedi katmandır”. Bu açıdan bakıldığında şöyle bir soru akla gelir. Kuran gökyüzü tabakalarının sayısına beş tanedir demiş olsaydı, materyalistler ne derlerdi. Ben söyleyeyim, derlerdi ki; “Alt tabakalarıyla beraber yedi tabakadır, Kuran’ın yanlışını bulduk işte”. Evet aynen böyle derlerdi.

Aşağıdaki şekilde bu katlar görsel olarak daha iyi kavranabilir. Solda ana 5 katman ve sağda da onların mekanını paylaşan görevleri farklı diğer 2 katman görülmektedir.

maxresdefault.jpg

Başka bir ayette ise bize her tabakanın görevleri olduğunu bildiriyor.

“Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. (Fussılet 12)”

İşte de özet olarak bilimin açıkladığı görevleri verelim.

1- Troposfer: içinde Dünya’daki yaşam için gerekli gazlar bulundurmaktadır.

2- Stratosfer: Bu katmanın en önemli özelliği hava tutucu olmasıdır ve bundan dolayı hava kirliliği Dünya’da kalıcı olmaktadır.

3- Mezosfer: En önemli özelliği bu katmanda sürtünmenin yüksek olması ve küçük gök taşlarının sürtünmeyle buharlaşarak kaybolmasını sağlamaktır.

4- Ozonosfer: Ozon gazları bu kısımda bulunmakta ve böylece güneşten gelen ultraviyole ışınlar bu tabakada tutulmaktadır. Ozonosfer Dünya için koruyucu bir tabakadır.

5- Termosfer: Sıcaklığı güneşin etkisine göre 200 ile 1600 °C’dir. Bu katmanda gazlar iyon halinde bulunur ve iyonlar arasında elektron alışverişi oldukça fazladır. Bu nedenle haberleşme sinyalleri ve radyo dalgaları çok iyi iletilir.

6- İyonosfer: elektromanyetik dalgaları yansıtır. Radyo dalgaları bu tabakadan döner.

7-Ekzosfer: Uzaydan gelen kozmik ışınlara, meteorlara karşı kalkan görevi görür. http://www.softschools.com/facts/weather/exosphere_facts/2198/

Peki 1400 sene önce gökyüzünün tabakalardan oluştuğunu ve her birinin görevleri olduğunu kim bilebilir? Gökyüzünün katmanlı olduğu diğer bazı dinlerde de varsa, peki böyle her birinin görevleri olduğunu Kuranın bildirmesi ve bunun tam yerine oturmasına materyalistler nasıl bir bahane bulacaklar?

“Eğer onlara “Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye sorsan, hiç şüphen olmasın ki “Allah!” demekten başka cevap bulamayacaklardır. (Lokman 25)”

1400 sene önce gökyüzünün ve yeryüzünün katmanlardan oluştuğunu, o zamanın NASA teknolojisine sahip bilim adamlarından (!) başka kim bilebilir? Gökyüzünün tabakalı olması diğer bazı inançlarda da vardı, bu durum her ne kadar sonradan insan eliyle değiştirilseler dahi bütün dinlerin kökenlerinin İlahi olarak geldiğini göstermez mi? Bunun tersini iddia edenlere şöyle sormak isterim, canlılar arasındaki benzerliklerden, bunların hepsinin atasının bir olduğuna emin olup şiddetle savunduğunuz halde dinler arasındaki benzerliklerin bir kaynaktan geldiğine neden ihtimal bile vermiyorsunuz, bu nasıl bir adalettir? Bunun cevabı da ancak “tutuculuk” olabilir. Yani dinleri kanıtlayan hiçbir görüşe açık olmamaktır. Böyle görüşlerin, dinler arasında aykırılık görünce bunu aleyhte kullanırken gördükleri benzerlikleri de aleyhte kullanmaları şaşırtıcıdır. “Şu neden sadece islamiyette geçiyor diğer dinler de bu şekilde değil” dediklerini çok görürsünüz. Benzer bir bilgi görürlerse “bu diğer dinlerden alınmış” derler. Aynı kaynaktan gelen bilgilerin benzer olması normal değil midirki, bunu yokluğun kanıtı olarak kullanmaya çalışıyorlar.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

9# Aralarında perde olan iki deniz

İki denizin karışmamasını ifade eden, “Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir perde/engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler.” (Rahman, 19-20)

“İki denizi salıveren de O’dur. Biri tatlı, susuzluğu giderici; biri ise tuzlu, acıdır. Bununla berâber aralarına bir engel ve aşılmaz bir sınır koymuştur.” (Furkan, 53) ayetlerinde bahsedilen nedir? Oysa sular doğası gereği birbirine karışır.

Cevap:

Okyanuslar içinde büyük akıntılar vardır ki tuz oranı ve sıcaklık seviyeleri, içinden geçtiği okyanustan farklı olduğu halde, adeta bir damarın dokuyu besleyecek kanı iletmesi gibi hedef noktalarına iletilirler. Örneğin bunların en büyüklerinden bir tanesi “Gulf Stream sıcak su” akıntısıdır ki Meksika körfezinden başlayarak sıcak suları kendi rotasında Grönland’ın kuzeyine kadar götürerek burada iklimin yumuşamasını ve kuzeyin yaşanabilir bir hal almasını sağlar.

“Yolculuğuna Meksika Körfezinden başladıktan sonra Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarını takip ederek, Florida kıyılarına oradan da Newfoundland’a hareket eder. Akıntı bundan sonra Atlantik Okyanusunu geçer ve 30°D, 40°K dolaylarında ikiye ayrılır; bir kolu Avrupa’nın batı kıyılarına ulaşır, öteki ise Batı Afrika kıyılarına doğru hareket eder. Akıntı’nın Meksika Körfezi’ndeki hızı 3,5 knot (6,5 km/saat) olarak ölçülmüştür. Buradaki debisi 30 milyon metreküptür ki Missisipi Nehri’nin birkaçyüz katıdır. Hatteras Burnu’nda hızı 1 knot’a kadar düşer. Kıta sahanlığından akan akıntının sıcaklığı Kıtanın sahilinden akan soğuk güney akıntısıyla ‘Soğuk Duvar’ adı verilen yapıyı oluşturur. Burada akıntının derin mavi suları diğer sulardan rahatlıkla ayırt edilebilir.” https://tr.wikipedia.org/wiki/Gulf_Stream

Görüldüğü gibi bilim bile bu durumu Kuran’da geçen ifadelerle anlatır ve Kuranın Perde dediğini Duvar olarak adlandırır.

“Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, âdeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. (Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93)”

Bu duvar oluşumunun asıl nedeni tuzluluk ve sıcaklık farklarıdır. Okyanusun tuz seviyesinin üstünde tuz içeriğine sahip nehirler okyanus altından akarken, düşük tuz içerikli sular yukarıdan akarlar. Bu sular insan vücudundaki vena (toplardamar) ve arterlere (atardamar) benzer şekilde güneyden kuzeye sıcak su götürür ve oradan dönüp kuzeyden güneye sıcak su transferi yaparlar. Dünya’nın iklimini düzenleyen bu olaya “thermohaline sirkülasyon” denir ki “thermo” kelimesi akıntıların sıcaklık farkını “haline” kelimesi tuzluluk farklılıklarını anlatır. Dünyanın en büyük akıntılarını gösteren bir figür şöyledir;

Thermohaline_Circulation_2-637x400

Meşhur “Gulf Stream” akıntısı ise şöyle bir rota izler.

fig-1-golf-stream-overview_thumb

Aşağıdaki de akıntının oluşturduğu termal etkinin görüntüsüdür.

Bunlar birinci ayeti ispatlar. Peki ikinci ayetteki tatlı ve tuzlu suyun karışmaması ne demek, bu nerede olabilir? Düşünelim o zaman, denizlerin tatlı su rezervi neresidir? Cevap; kutuplardaki buz denizleri.

Sıcak su akıntısı, Grönland buzullarının erimesini sağlayarak eriyen tatlı suyun daha az yoğun olduğu için yukarıda kalmasını ve güneye inen soğuk su akıntılarının ise yoğunluğundan dolayı batarak daha aşağıda seyretmesini sağlar. Bu olaya Halocline denir ki Tatlı ve tuzlu su arasında bir bariyer oluşumu gerçekleşir. Bu Halocline bariyerinden dolayı kuzey buz denizinde buzul alanlarında, denizin üst kısmında tatlı suya erişebilmeniz ve 50 metreden aşağıda ise tuzlu suya ulaşabilmeniz mümkündür. Doğası gereği hemen karışan su görüldüğü gibi görünmez bir halocline bariyerinden dolayı hemen birbirlerine karışamamaktadır. Aralarındaki halocline engel onları jilet gibi birbirinden ayırmaz, her iki kütlenin dev boyutlarına göre küçük kalan, kademeli bir geçişe izin verir. İşte tatlı ve tuzlu suyun denizde karışmaması, Kutup denizlerinde net görülür ki, Nature dergisinde yayınlanmış bir makalede ayrıntılı şekilde bu durumu okuyabilirsiniz. Aşağıdaki resim bu makaleden alınmıştır. Kaynak: Lique, Camille. (2015). Ocean science: Arctic sea ice heated from below. Nature Geoscience. 10.1038/ngeo2357.

Figure-1-Layers-in-Arctic-waters-In-the-Arctic-Ocean-a-cold-fresh-water-layer

Diğer bir görsel;

temperature-salinity-density-notes-1112-6-728

Kaynak: http://rumorfriends.blogspot.com.tr/2011/12/cenote-angelita-river-under-sea-brief.html

Yine Karadeniz’de de 2010 yılında araştırmacılar tarafından büyük ve tuzlu bir denizaltı nehri keşfedilmiştir. https://en.wikipedia.org/wiki/Black_Sea_undersea_river İçinde ağaçlar olan ve birde şelale bulunan, deniz içinde bir akıntıdır bu. Aşağıda 3-D radar görüntüsü verilmiştir. http://www.messagetoeagle.com/remarkable-rivers-with-trees-leaves-and-waterfalls-hidden-under-the-sea/

underwaterriver

Meksika’da orman içinde Cenota Angelita adı verilen bir yer altı mağarası nehrinin, üstte tatlı su içerdiği altta ise tuzlu su içeriğine sahip olduğu belirlenmiştir. Tatlı ve tuzlu suyun burada neden karışmadığı, kaşifi tarafından yine halocline bariyer ile açıklanmıştır. http://rumorfriends.blogspot.com.tr/2011/12/cenote-angelita-river-under-sea-brief.html

cenote-angelita-300x189

Anatoly-Beloshchin-Underwater-River-copy

Anatoly-Beloshchin-Underwater-River-11-750x420

Resimde, yüzücünün altındaki ikinci tuzlu su birikintisi görünüyor ve bu su, üstündeki tatlı su ile karışmıyor. Bu resim bir deniz değildir, doğada bu tür durumların olabileceğini göstermesi açısından dikkat çekici olduğu için eklenmiştir.

Sonuç olarak henüz gizemlerinin çok küçük bir kısmı bile çözülmemiş okyanuslar hakkındaki şu ana kadar ki bilgilerimiz bile ayetlerin ifade ettiği denizlerin arasında bir perde ile ayrılması olayının doğruluğunu göstermektedir. Üstelik ayetler denizlerin tuz farklarından ve bu farkın sonucu olan aralarındaki bir perdeden veya bilimin dediği gibi bir duvardan üstüne bastırarak bahsediyor ki, o zamana göre bilinmesi imkânsız olan bir bilgidir bu. Bu gerçek bile tek başına Kuran’ın Allah’ın sözleri olduğunu kanıtlamaz mı?

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

4# Tarık 6, İnsan bel ile kaburgalar arasından atılan sıvıdan mı yaratıldı?

Soru: Tarık suresi 6. Ayette, meninin bel ve kaburgalar arasından atıldığı söyleniyor. Halbuki meni karın boşluğunda değil testislerde üretilir. Bu bilime aykırıdır. Bunu nasıl açıklarsınız?

Cevap: Bu ayeti anlamak için önündeki ve sonundaki ayetlere beraber bakalım.

5- İnsan neden yaratıldığına bir baksın: 6- Kuvvetle atılan bir sudan yaratıldı. 7- Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar. 8- O (Allah), onu tekrar döndürmeğe kādirdir. (Tarık: 5-8)

  1. ayetin kelimelerine bakalım:

Hulika min mâin dâfikın.

  1. hulika : yaratıldı
  2. min : den
  3. mâin : su, sıvı
  4. dâfikın : kuvvetle atılan

Buradaki “su” kelimesinden Kuran  tefsircileri “meni” olduğu anlamını çıkarmışlar ve Kuran meallerine de çoğu zaman “meni” olarak girmiştir.

Oysa Kıyame-37 ayetinde olduğu gibi direk “meni” olarak söylenebilirdi. Bu kelime Arapçadan Türkçemize geçmiş ve kullanılan bir kelimedir.

Kıyame-37)   E lem yeku nutfeten min menîyin yumnâ. (O, dökülen meniden bir damla değil miydi?)

  1. e lem yeku : olmadı mı, değil mi
  2. nutfeten : nutfe, bir damla
  3. min meniyyin : meniden
  4. yumnâ : akıtılan, dökülen

Tarık 5. ayette konu insandır, 6. ayette konu atılan sudur, 7. ayette bel ile kaburga arasından çıkar derken konu yine sudur. 8. ayette ise “onu tekrar döndürmeğe kādirdir” derken kıyamet günü insanın yeniden yaratılışından bahsedilmektedir.

Şimdi gelelim gerçeğe:

Bilindiği gibi kadın üreme organlarından yumurtalık (ovaryum) üzerinde ayda bir defa follikül (içi su dolu baloncuk) oluşmakta ve bu follikül patlayarak içerisindeki yumurta (ovum) hücresini  Fallop tüpüne doğru hızla fırlatmaktadır. Yazımızın sonunda bu olayın resmi konulmuştur. Baloncuktaki bu patlama sonucu meydana gelen “tazyikle fırlatılma olayı” ile yumurta hücresinin yerine ulaşması sağlanmış olur. (1, 2)

Hatta yumurta hücresinin tutunma yerine yani rahime varmayıp farklı noktalara tutunmasına ise dış gebelik denir ki yumurtanın hızla Fallop kanalına fırlatılması bu ihtimali azaltır. (3) Aşağıya da bu olayın videosu eklenmiştir, detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

“Su” denmesinin bir diğer yönü ise erkekte de sperm kanalı karında dolaşır ve meninin sıvısı testislerde değil de özellikle prostat ve diğer bezler gibi karnın içinde bulunan yapılarda oluşturulduktan sonra dışarı atılır. Evet meninin suyu da testislerde değil bel ile kaburgalar arasında eklenir. Yani bu su testislere hiç uğramaz. (4, 5)

Bel ile kaburgalar arasından kasıt ise karın boşluğudur. Bu iki olay tam da ayette belirtildiği gibi bel ve kaburgalar arasında yani karın boşluğunda meydana gelmektedir. 

Öyleyse ard niyetli kişilerin çarpıtmaya çalıştığı  gibi bu ayet bilimle ters düşmemekte aksine kimsenin folliküllerden ve spermin suyunu oluşturan prostat bezinden haberi olmadığı zamanlarda, karın boşluğunda bulunan böyle bir kuvvetle atılan sudan bahsetmesi, onun mucize yönlerinden bir tanesini daha göstermektedir.

AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE KADIN YUMURTALIKLARININ VE ERKEK PROSTATININ LOKASYONLARI VERİLMİŞTİR. OVARY İLE BELİRTİLEN KISIM YUMURTALIKLARDIR. DİĞER RESİMDE İSE PROSTATE İLE BELİRTİLMİŞTİR.

female-reproductive-system.jpg

prostategland2.png

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

Not: Yukarıda anlatılan tıbbi bilgiler her sağlıkçı tarafından bilinen konular olup özel bir kaynak göstermeye ihtiyaç duymamaktadır. Fakat konu hakkında detay almak için aşağıdaki sitelere bakabilirsiniz.

  1. http://www.uzmantv.com/kadinlarda-yumurtlama-nasil-gerceklesir
  2. http://www.wikiwand.com/tr/Ov%C3%BClasyon
  3. http://www.wikiwand.com/tr/D%C4%B1%C5%9F_gebelik
  4. https://tr.wikipedia.org/wiki/Prostat
  5. http://www.ozelhayathastanesi.com.tr/prostat-nedir

vlc-record-2017-12-19-11h55m17s-Ovulation - Nucleus Health - YouTube.MP4-.gif