69# KURAN’DA KADINLARA CENNET VAAD EDİLMİYORMUŞ (!)

Kuran’da kadınlara cennet vaad edilmiyormuş. Bu sözlerle ancak Kuran’ı okumamış kişileri kandırabilirler. Yada aşağıdaki ayetleri okumaya gelince dikkatsizlik edip gözden kaçırmış olmalılar 😀

Mümin suresi. 40: Kötü bir iş yapan, sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılır. Erkek ve kadından mümin olarak iyi bir iş yapana gelince, işte böyleleri cennete girerler ve orada hesapsız bir biçimde rızıklandırılırlar.

Nisa suresi 124: Erkek veya kadın, inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işler yapanlar cennete gireceklerdir. Ve zerre kadar zulme uğratılmayacaklardır.

Tevbe Suresi 72: Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.Ali imran 195: Rableri onlara cevap verdi: “Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hep birbirinizdensiniz…….

Nahl suresi 97:  “erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”

Ahzab Suresi, 35: Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.

Ahzab Suresi, 73: Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azaplandıracak; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

Hadid Suresi, 12: O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.

Hadid Suresi, 18: Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat arttırılır ve ‘kerim (üstün ve onurlu)’ olan ecir de onlarındır.

Ali imran Suresi 195: “Bunun üzerine Rableri onlara şöyle cevap verdi: Şüphesiz ben birbirinizden meydana gelen, sizden erkek ve kadından amel eden hiçbir kimsenin amelini boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, harp ettiler ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları Allah katından bir mükâfat olmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım…”

HURİ MESELESİ

Kuran’da huri 3 ayette geçer. Bunların haricindeki bütün tasvirler Cennet kadınları içindir. Huriden bahsedilmez.

Ayrıca onları, iri gözlü hurilerle de evlendirmişizdir. (Dühan Suresi -54)

Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak. Onları, iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir. (Tur Suresi -20)

Çadırlara kapanmış huriler. (Rahman Suresi -72)

Kur’an’da geçen huri sadece erkeklere değil, kadınlara da verilecek olan cennet hizmetçileridir tıpkı vildan ve gılman gibi… Zıddına bir söz ve yönlendirme olmadıkça Kur’ân’ın bütün âyetleri erkekler gibi kadınları da içine alır. Hûrilerin takva sahiplerine eş edilmesini konu alan üç âyette (Duhan 54. Tur 20, Rahman 72) de aksine sözlü bir belirteç olmadığından Hurilerin erkekler gibi kadınlara da eş edilecekleri anlaşılır. Kadınlara eş edilecek Hûriler cinsel partner değil, özel hizmetçi olacakları açıktır. Cehennemde nasıl azap melekleri varsa; cennette de hizmet melekleri vardır. Ayrıca cennet nimetleri açısından kadın erkek arasında fark yoktur (bkz: Al-i İmran 195; Nahl 97; Tevbe 72; Nisa 124; Ahzab 35). Hurilerin güzel olduğu belirtilse de Dünya’dakine benzer bir cinsellikleri olacağı kimsenin bilemeyeceği bir konudur. Çünkü Allah’ın kitabında böyle bir bilgi verilmemiştir. Huri’nin erkeklerin hoşuna gittiği açıktır. Allah’ta hoşlarına gitsin ve Cennet için gayret etsinler diye bildirmiştir. Ama bunun yanında kadınların hoşuna gidecek Cennet tasvirlerine de yer vermiştir. Örneğin:

Üstlerinde zarif ve yeşil, kalın ipekten bir elbise vardır. Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara temiz bir içecek içirmiştir. (İNSAN/21)

Onlara Adn cennetleri vardır. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir. Orada elbiseleri de ipektir. (FATIR/33)

Gümüş, altın bilezikler, inciler ve ipek elbiseler erkeklerin değil kadınların ilgi alanına giren konulardır.

Yine de bunlar Cennet’ten sadece birer örnek olup çölde bir kum tanesi bile değildir.

Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. (Zuhruf 71)

O yüzden hurilerin, altınların, ipeklerin bitmez tükenmez nimet denizinden birer damla olduğunu bilmeliyiz ve “neden erkeklere huri vaad ediliyorda kadınlara birşey yok” gibi saçma ve meselenin iç yüzünü bile kavrayamadığımız sorulara takılmamalıyız. Çünkü orada kadın olsun erkek olsun herkese her istediği şey var.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

29d55a15dfe4312813b65c5a70c372000d4b846b.jpeg

62# Peki Allah’ı kim yarattı?

Ünlü bilim insanı Bertrand Russell bilimsel bir konferans esnasında ayın dünyanın etrafında, dünyanın güneş, güneşin samanyolu galaksisinin yörüngesinde döndüğünü anlatırken arkalardan yaşlı bir teyze ayağa kalkmış ve;

“Bu dediklerin çok saçma. Dünya 4 filin üzerindedir.” demiş. Sonrasında ise Bertrand Russell ile teyze arasında şöyle bir diyalog geçmiş;

– “peki o filler neyin üzerinde?”

– “Onlar da dev bir kaplumbağanın sırtında.”

– “Peki o kaplumbağa neyin üstünde?”

– “Çok akıllısın genç adam çok. Ama ondan aşağısı hep kaplumbağa!”

Kaynak: Stephen Hawking-Zamanın kısa tarihi

—————————————————————————————————————————————–

Kadının söylediği bu fil ve kaplumbağa kadim bir Hint inanışıdır.

Şimdi hayalen bin sene önceye gidin ve bu insanlara Dünya’nın bir şey üstünde durması gerekmediğini ve bir şey üstünde durmadığını anlatın. Bunu akılları almayacak, çünkü onlara göre birşeyin üstünde olması lazım yoksa aşağı düşerdi. Bilim gelişip te Dünyamızın bir şey üstünde durması gerektiğini ispatlayana kadar insanın aklı ve hayali almazdı ve mantıklı gelmezdi. Fakat şu an biliyoruz ki Dünya’nın bir şey üstünde durmasına gerek yok.

Kadim Hintlilerin anlamakta zorlandığı bu gerçeğin bir benzerini şimdilerde ateistler anlayamıyorlar.

İnsanı Allah yarattıysa ve herşeyin yaratıcısı varsa, Peki Allah’ı kim yarattı? Soruları bu.

Aslında cevabı Hintlilerin bulacağı cevap kadar bir yönden anlaşılması güç ve bir o kadar da basit. Herşey Dünya’nın üzerinde durur ama Dünya’nın bir şey üzerinde durmasına gerek yok. Altı, üstü boş. Güneşin büktüğü uzayda güneş etrafında dolaşır.

Aynı şekilde Allah ta herşeyin yaratıcısı, zamanın ve uzayın yaratıcısı, O olmadan hiçbirşey olmaz. Fakat O’nun varlığı birşeye muhtaç değil. O yaratır fakat yaratılmamıştır.

Kadim Hintlilere garip gelse de herşey Dünya üstünde durabilir ama Dünya’nın bir şey üstünde durmaya ihtiyacı yok. Gerçek bu. Ateistlere garip gelse de Allah herşeyin yaratıcısıdır, fakat kendinin yaratılmaya ihtiyacı yok. Gerçek bu.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

earthtortoise (boyutlandırma)

59# Allah’tan mektup var.

Yukarıdaki mektupta neler okudum?

Ne mektubu demeyin, resimdekiler Allah’ın bir mektubu işte. Sana bana akleden herkese birer mektup.

Öncelikle eşine hiç tanık olamayacağım derecede asil, zengin, bilge ve şefkatli birinden geldiği belli olan bu mektubu saygı ile aldım elime. Paldır küldür yırtmadım kenarını, saygı ve sevinçle zarfı koklayarak açtım. Sonsuz zengin olan evrenin sahibi tarafından kişiye özel gönderilen bu iltifat karşısında dizlerimin bağı çözülmesi gerekirken, sadece derin bir ürperti ve huşu duyabildim.

Açtım mektubu, ilk gördüğüm ise bir şefkat örüntüsünün bütün yaratılmışları sarmış olduğu idi. Onun şefkati olmasa idi hayat yaşanamayacak derecede ağır olurdu. Oysa bu bitki ve hayvancıklar hayatlarını çok seviyorlardı, çok iyi memnun edilmişlerdi.

Mektup kimden geliyor diye merak ettim, okudukça kendisinin tüm âlemleri Yaratan, düzen veren, onları dağılmaktan koruyan, yasalar koyan, kudreti sonsuz, ilmi sonsuz Birinden geldiğini anladım. Çünkü evrende hiçbirşey bir tasarlayıcı olmadan gelişip güzelleşmiyordu. Kompleksleşip kendine hayran bırakacak bir yapıya dönüşmüyordu. İlkel tasarımlara tesadüf deseniz bile tasarım geliştikçe ve kompleksleştikçe tesadüf ihtimali kalkıyordu, bir seviyeden sonra sıfıra iniyordu. İşte insanlar robot Asimo’yu yıllar içinde sürekli geliştirip güzelleştirdi. Bir irade olmasa idi Asimo böyle gelişir miydi yoksa yok mu olurdu?

hqdefault

Sonsuz komplekslik ve güzellikle oluşan bu mektuptaki canlılarda ise tesadüfler ancak mutlak sıfıra mecburdu. Çünkü kör biri rastgele fırça darbeleriyle her an bir Mona Lisa çizemezdi. Olsa olsa karman çorman resimler çıkardı.

aliye-berger

O Yaratıcı makro evrenleri kolaylıkla sorunsuz idare edip sürekli değiştirdiği gibi, mikro evren olan hücrelerimizi, moleküler evrenleri ve atomik evrenleri bile kolaylıkla ustalıkla dizayn etmişti. Oysa ki bir usta ya büyük yapılarda ustalaşması ya da ince küçük işlerde ustalaşması lazımdı. Fakat benim karşımdaki mektubun yazarı hem sonsuz büyüklükler içinde hem sonsuz küçüklükler içinde kolaylıkla çalışıyordu.

Hem bu mektubun bitkilerden ve hayvanlardan oluşan her kelimesi diyordu ki: “Herşeyi yaratamayan ve herşeyin ilmine sahip olamayan ve sonsuz bir kudrete sahip olmayan biri bizleri yaratamaz. Çünkü biz herşeyle bağlıyız. Dünya ile bağlıyız, hava ile su ile ve evrenin her köşesinden gelen elementler ile örülüyüz. Güneş ile bağlıyız. Güneş ise galaksilerle bağlı. O halde büyük galaksi saatinin en ucundaki ufacık çarklarız. Bu mektubu bana gönderip beni kaale alan Yaratıcı, neden evrende bir nokta kadar olan bana değer veriyor dedim. Küçük yapıları ve büyük yapıları kolaylıkla idare etmesinden anladım ki Allah için küçük büyük farkı yok. Küçük ve büyük tanımları bizim için. O’nun için kolay zor yok. Kolay zor bizim tanımımız. O’nun için geçmiş gelecek yok. Şimdiden geleceği biliyor diye bir şey yok. Geçmiş ve gelecek hepsi zamanın içinde olan bizler için.

Sonra baktım yaratıklarını sadece kompleks ve kullanışlı cihazlarla donatmıyor aynı zamanda inanılmaz derecede güzel yaratıyor. Hatta bu kadar da olmaz dedirtip bazılarına bu resimlerin gerçek olamayacağını düşündürüyordu. O halde mektubun sahibi de güzeldi. Çünkü güzellik ancak güzelden doğar. Sonsuz sayıda değişik güzellikler ise ancak sonsuz güzelliğin kaynağından gelebilirdi. Öyleyse bu mektubun yazarı sonsuz güzel olduğunu bizlere gösteriyordu.

“Varlığı bu mektupların varlığından daha aşikâr olan Yaratıcımız ve sahibimizi tanımayıp bu kadar eserin bir tesadüf olduğunu düşünmek ne büyük bir ahmaklık olduğunu şimdi anlayabiliyor musun?” diye sonuç paragrafına giriş yapıyor benim mektubum. “Sizleri üstün kudretle böyle güzel Yaratan sizi kısa bir süreliğine Dünya sergisine gönderdi. Buradan çıktığınız zaman daha dolaşacağınız çok odalar çok sergiler var. Sergi sahibinin sergisini gezdikten sonra sizleri huzuruna alacak ve mektubunuzu saygıyla okuyup anladığınızı mı yoksa saygısızca buruşturup çöpe attığınızı mı sizlere soracak ve ömrünü dalga geçerek tüketenler ziyan ettikleri hayatları için çok üzülecekler” diye benim mektuptan okuduklarım böylece sonlanıyor.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

df

52# Allah, neden genetik hastalıklarla birlikte doğan çocuklar yaratır?

Merhabalar arkadaşlar, birçok insanın kafasını karıştıran bir soru ile yine desteğimizi sürdürüyoruz. Bu yazımızı okuduğunuz da hayata bakışınızın bir kat daha anlam bulacağını göreceksiniz. Mümkün olduğunca herkesin anlayacağı dille anlatmaya çalıştık. Soru şu;

“Genetik hastalıklar Yaratıcının yaratma sanatında bir kusur mudur? Yaratıcı, genetik hastalıklarla birlikte doğan çocukları neden yaratır?

Cevap: Önce DNA’mızda meydana gelen ve genetik değişime yol açan mutasyonları 3’e ayırarak başlayalım:

Yararlı mutasyonlar: Bu mutasyonlara “adaptif mutasyonlar” dendiğini ve canlının belirli bir ortama uyum sağlaması için vücud hücrelerine konulan son derece akıllı bir sistem tarafından düzenlendiğini ve bu akıllı mutasyonlar sonucunda canlıların çeşitli şekillerde değiştiğini bilimsel kaynaklarıyla daha önce paylaşmıştık.

Zararlı mutasyonlar: Bu tip mutasyonlar, doğanın normal işleyişinin bozulması ile ortaya çıkar. Bu zararlı mutasyonlar eğer cinsel hücrelerde oluşursa sonraki nesillere aktarılıp onların genetik bozuklukla doğmasına yol açar. Eğer vücut hücrelerinde meydana gelirse kanser ve tümör oluşumuna neden olur.

Nötr mutasyonlar: Bu tür mutasyonlar ise herhangi bir zararını veya faydasını tespit edemediğimiz mutasyonlardır.

Yararlı mutasyonların oluşması için herhangi bir dış etken gerekmemekte, ihtiyaç halinde gerekli enzimler aracılığı ile akıllı bir sistem tarafından oluşturulmaktadır demiştik daha önce. Peki;

Zararlı mutasyonların sebebi nedir?

Zararlı mutasyonlara yol açan sebepleri dış sebepler ve iç sebepler olarak ikiye ayırırız.

Dış sebepler ise X ışınları, Gama ışınları ve kozmik ışınlar gibi radyasyon yayıcı ışınlardır. Özellikle ozon tabakası olmak üzere atmosfer, Dünya’yı bu ışınlardan korur, fakat insanoğlu atmosferi kirletip tahrip ederse bu ışınlara hepimizin maruz kalması kaçınılmazdır ve şu anda bunu yaşıyoruz.

İç sebepler ise hücrelerimizde her an gerçekleşen iyilik ve kötülük savaşının, kanserojen maddeler ile dengesinin bozulmasıdır. Nedir hücrelerimizde her an yaşanan bu iyilik ve kötülük savaşı? Hücrelerimizde her an oksidanlar üretilir, bunlar eğer üretilen antioksidanlar ile dengelenmezse DNA hasarı ve mutasyon meydana getirirler.

Normal olarak, üretilen oksidanlardan dolayı sağlıklı insan kalmaması ve herkesin kansere yakalanması veya genetik hastalıklarla doğması gerekirken, antioksidanların bu oksidanlarla savaşması ve onları dengelemesi sonucu, çoğu insan bu savaşın hiçte farkında olmadan normal hayatlarını sürdürürler. Kanser yapıcı kimyasalları yeme içme veya soluma ise vücuttaki bu dengeyi bozar. Bu zararlı maddeler ise hazır olarak tüketmeye alıştığımız ve kapitalist dünyanın bize sunduğu hazır paketlenmiş gıdalar içinde fazlasıyla vardır.

İnsanlar doğal olmayan maddeleri yemek içmek suretiyle tüketmeye başladığında bu denge kötülük lehine değişir, yani oksidan üretimi artar, bu ise hücrelerde DNA hasarı ve zararlı mutasyonlar ile sonuçlanır. Yani, hücrelerimizdeki oksidan-antioksidan dengesi eğer bizlerin kanserojen maddeler tüketme gibi zararlı alışkanlıkları olmazsa kolay kolay bozulmuyor. Yapılan araştırmalar da göstermiştir ki bugünün insanları “dış sebeplerden” daha çok “iç sebeplerden” yani bu kanserojen maddelerden dolayı zararlı mutasyonlara uğramaktadır.[1-3] Down sendromu gibi kalıtsal hastalıkların da bu oksidanlarla alakalı olduğu bilimsel araştırmalarla gösterilmiştir.[4-6]

İnsanlar, şu an içinde yaşadıkları post modern medeniyetin süslü fakat zehirli hediyeleri ile beslenmeye devam etmektedirler. Yediğimiz paketli gıdalar kanser ve genetik hastalıklar saçıyor, kullandığımız elektrikli eşyalar radyasyon saçıyor, soluduğumuz hava kirli, içtiğimiz su doğal değil. Durum böyle olunca da insanlar kendi elleriyle kendilerini hasta ediyorlar, kendi genlerini bozuyorlar ve sonraki nesillere aktarıyorlar.

Oysa bakın Allah insanoğlunu nasıl uyarmıştı:

Rum suresi 41: “İnsanların bizzat kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulmalar olmuştur. (Bozgunculuktan) dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) insanlara tattıracaktır.”

İşte şimdi insanoğlunun aslında kendi kendini hasta ettiğini anlayabiliyor musunuz, bunların sebebinin Allah değil de insan olduğunu. Sonra yine Allah uyarmamış mıydı bizleri;

Enfal 25: Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz (herkesi bulur) ve bilin ki Allah’ın ıkabı şiddetlidir”

Evet, bizi uyarmıştı, insanlığın kendi elleriyle doğada oluşturdukları, sosyal hayatta oluşturdukları her türlü bozgunculuk (fitne) sel olur ve sadece zalimleri bulmaz, herkesi bulur. Peki, soralım kendimize, insanoğlu her geçen gün kapitalist hırsları uğruna dünya’yı ve doğayı ve sağlığımızı tahrip ederken biz buna karşı koyduk mu? Bu bozulmayı engelleyebildik mi? Eğer el birliği yapıp bu bozulmayı engelleyemediysek doğanın bize verdiği reaksiyonlara hep birlikte şahit olacağız. Kanser artacak, genetik hastalıklarla doğan çocuklar artacak. Ve ayetin belirttiği gibi, bu fitne masum-zalim demeden insanlara ulaşacak.

İnsanoğlu doğanın mekanizmasını bozup ta genetik hastalıklara maruz kalınca “Allah bunu neden yaptı” demek ile bir çiçeğin üzerine tuz ruhu döküp “Allah bu çiçeği ve tomurcuklarını neden kuruttu?” demek arasında fark yok.

Fakat insanlığın kendi elleri yüzünden yaptığı sonuçlar, karşısına geldiği zaman bunun sebebinin Allah değil de kendi de dahil topyekün insanlık olduğunu kabul etmeli ve kulluktan kopmamalı, haline sabır göstermelidir. Bu Dünya’nın sonsuz hayatımızın yanında bir nokta kadar değeri olmadığını, geçici olduğunu hatırlamalı ve insanlar için “İyilikler Yaratan” Rabbine karşı asi olunmadığı zaman Allah’ın insanın her türlü derdini sonsuz hayatta unutturacak kadar ona ikramlar edebileceğini unutmayın. Evet, başımıza gelen bütün iyiliklerin sebebi Allah’tır, bütün kötülüklerin sebebi ise kendimiziz. Son söz:

Enfal 25: Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz (herkesi bulur), ve bilin ki Allah’ın ıkabı şiddetlidir”

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR:

  1. Pollycove, M. and L.E. Feinendegen, Radiation-induced versus endogenous DNA damage: possible effect of inducible protective responses in mitigating endogenous damage. Human & experimental toxicology, 2003. 22(6): p. 290-306.
  2. Epe, B., Role of endogenous oxidative DNA damage in carcinogenesis: what can we learn from repair-deficient mice? Biological chemistry, 2002. 383(3-4): p. 467-475.
  3. Jackson, A.L. and L.A. Loeb, The contribution of endogenous sources of DNA damage to the multiple mutations in cancer. Mutation Research/Fundamental and Molecular Mechanisms of Mutagenesis, 2001. 477(1): p. 7-21.
  4. Busciglio, J. and B.A. Yankner, Apoptosis and increased generation of reactive oxygen species in Down’s syndrome neurons in vitro. Nature, 1995. 378(6559): p. 776.
  5. Arbuzova, S., T. Hutchin, and H. Cuckle, Mitochondrial dysfunction and Down’s syndrome. Bioessays, 2002. 24(8): p. 681-684.
  6. Ishihara, K., et al., Increased lipid peroxidation in Down’s syndrome mouse models. Journal of neurochemistry, 2009. 110(6): p. 1965-1976.

storingdatai.jpg

48# ŞEYTANA, SECDE EMRİ VERİLMESEYDİ?

Soru: Şeytana secde et denmeseydi insana düşman olup bizi yoldan çıkarmaz mıydı?

Cevap: Şeytan’ın Allah’a yaptığı savunmaya dikkat edilirse insana karşı bir kibir ve kıskançlık içinde olduğu görülüyor. Bu kıskançlık o zaman ortaya çıkarılmış ve bize düşman olduğu belli olmuştur. Eğer o zaman ortaya çıkmasaydı Dünya’da zaten bize düşmanlık edeceği anlaşılıyor. Yani her durumda bize düşman olacaktı.

Soru: Peki şeytanın düşmanlık yapması engellenemezmiydi. Şeytanın bize musallat olmasındaki hikmet nedir?

Cevap:Elbetteki Allah Onu orada susturabilir, savunma yapmasına izin vermeyebilir veya direk Cehenneme gönderebilirdi. Şeytan insanları Allaha asi yaptıracağını iddia etti. Allah’da ona kıyamete kadar izin verdi. Kim sana uyarsa seninle birlikte cehenneme girecek diye buyurdu.

Allah’ın şeytanı insana musallat etmesinde veya buna izin vermesinde insan için büyük gayeler vardır. Şöyle ki:

Şeytan insanlar için bir zorluktur ve her zorluk insanı güçlendirir. İnsan şeytanların vesveselerini her yendiğinde ruhen ve zihnen bir kat daha olgunlaşır. Böylece Dünya’da gelişimini hızlandırmış olur.

Bunu şuna benzetebiliriz, askerler eğitimlerinde sürekli zorlu engeller bulunan maratonlara girerler. Bu engelleri aşmak onları sürekli güçlendirir. Veya öğrenciler sürekli zor sorularla gelecekteki yaşamları için eğitilirler. İyi olanlar yani yeterliliğini ispat edenler gelecekte daha iyi bir pozisyona gelirler.  Şeytanda bir engeldir veya zor bir sorudur,  insanın gelişimini hızlandırır.

Soru: Peki neden secde etmesi istendi?

Cevap: Secde itaatin sembolüdür. Meleklerden ve iblisten mutlak itaat etmeleri istendi. İnsanın üstünlüğü gösterildi. Malumdurki bir bakan bir kuruma genel müdür atadığında herkesin ona itaat etmesi beklenir.

Bu durumda müdüre itaatsizlik aslında onu atayan bakana itaatsizliktir.

Soru: Peki şeytanı neden göremiyorum?

Cevap : Melekler ve şeytan bizim bildiğimiz fizik kurallarıyla hareket etmezler. Geçen yüzyılda keşfedilen kuantum fiziği bile bütün fizik yasalarını alt üst etmiştir. Örneğin kuantum fiziği normal fiziğin aksine derki iki varlık istediği anda istediği kadar şekilde istediği yerde olabilir. Görünmeyebilir ve uzaklığın hiçbir önemi yok. Hatta zamanın kurallarını, kesinliğin kurallarını, mekaniğin kurallarını hiçe sayar.

Evren hiçte bizim sandığımız kadar basit kurallarla işlemiyor. Şeytanın ve meleklerin ne gibi özellikleri vardır ve insanlarla nasıl değişik kanunlarla etkileşime giriyorlar bilemiyoruz.

Şu ana kadar insanlığın elde ettiği bilgi daha derinlerdeki bilgilerin işaretidir ve insan herşeyi görebileceğini zannederek cehaletini koyulaştırmamalıdır.

Beğeni ve yorumlar bu paylaşımın insanlara ulaşım sayısını artırır. Şimdiden teşekkürler.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Resim1.jpg

47# ALLAH, KENDİSİNE İSYAN EDECEĞİMİ BİLDİĞİ HALDE BENİ NEDEN YARATTI?

Birincisi: Yokluktan varlık sahasına çıkmak en büyük nimettir. İnsanın sonsuza kadar var olma isteği vardır. Yokluğu sevmez. Bunu anlayan bir din büyüğü demişki; “ebedi cehennem bana yurt olsa bile yine de yok olmayı istemem

İkincisi: Allah, sınırsız bir irade vermediği kimseyi mesul etmez. Bu soruyu soran arkadaşların hâlâ yüzünü Allah’a dönme şansları devam ediyor. Eğer dönerlerse, Allah zaman üstünden onların döneceğini görmüş olacaktı, fakat her iki durumda da tercihlerine karışmaz, sorumluluk insana aittir.

Üçüncüsü: Allah kullarına Kuran’ında sürekli “ateşten sakının” diye emrederken, “kullarım rahmetimden ümidini kesmesin, Allah her suçu bağışlar” diye bildirirken Allah’ın senin yanmanı istediğini sanman hezeyandan başka bir şey değildir.

Çevrendeki ve bedenindeki nimetlere bakarsan Allah’ın keremini görürsün. Seni yakma amacı olsaydı direk yakardı, kimse de mani olamazdı.

Dördüncüsü: Bir ressam, yapacağı resmin son halini bilir ama biliyor diye yapmaktan vaz geçmez. Sanatını ortaya koyar.

Beşincisi: Asıl, Allah’ın geleceği bilmemesi bizim için felaket olurdu. O zaman nereye gittiği belli olmayan bir geminin içinde gibi olurduk.

Düşünsenize Dünya gemisindesiniz gelecekte bir yıldıza çarpacağınızdan, geminizin sahibi olan Allah’ın bile haberi yok. Bu insanlık için çok psikoloji bozucu bir durum olurdu.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

xcosmos2.jpg.pagespeed.ic.YrRNni3XUm

46# ALLAH’IN VARLIĞININ KANITLARI – 1

İnançsızlar Allah’ın varlığı için delilleriniz nedir deyip duruyorlar. Bu yeni yazı dizisinde Allah’ın varlığının kanıtlarını ara ara paylaşacağım.

Allah’ın varlığına dair kanıtlar dizisi devam ediyor. Bu yazı dizisine başlarken aklımdaki çok sayıda kanıtı kısa cümlelerle alt alta yazmak vardı. Sonradan hepsini tek tek açıklayarak yazmaya ve bir yazı dizisi oluşturmaya karar verdim.

Allah’ın varlığının kanıtları matematiksel işlemler gibi 2 artı 2 dört tarzında sunulmaz ve Allah’ın varlığı böyle ispat edilmez. Herkesi inanmaya mecbur bırakacak derecede kanıtları sunmak Yaratıcının kendi de istememiştir. O’nun kanıtları sayısızdır ama ancak derinlemesine düşünen kişiler tarafından anlaşılabilir.

Bizim burada verdiğimiz kanıtların bir tanesi bile düşünen ve ideolojik olarak hemen reddetmeye meyilli olmayan herkes için ufuk açıcıdır ve kişiyi Yaratıcısına götürebilir. Fakat inanmak istemeyen yine de inanmamak için bahane uyduracaktır.

Bilimin gerçeği arama yöntemlerinden bir tanesi ise elde ettiği küçük delilleri birleştirip sonuca gitmesidir. Örneğin moleküler biyolojideki kanıtların çoğu bu türdendir. Yani, yeni bir molekülü bulduğunu açıklayan kişiler çoğunlukla o molekülü görmemiştir bile.

Fakat izleri, işaretleri takip ederek bulduğunu açıklar. Örneğin DNA yapısı 65 yıl önce açıklanmasına rağmen DNA’nın henüz net bir resmi bile çekilmemiştir. Yani DNA yapısını yakından gören hiçkimse yoktur. Buna rağmen ideolojik bir durum olmadığı için hiçkimse bu yapıya itiraz etmez. Biyolojideki çoğu buluş bu şekilde olmuştur ve insanlar «bana bunu göster veya beni mecbur edecek derecede ispat et» demez. Fakat sunulan küçük kanıtlar birleşince kesin kanıt olurlar. Bu yazı dizisindeki metodumuzda bu olacak. Kanıtlar tek tek kimseyi mecbur edecek derecede Allah’ı kimseye gösteremez.

1.Delilim: Bebeklerdir.

Eğer bir inançsız iseniz ve evrenin vahşi bir yer olduğunu ve Dünyanın yalnızca güçlülerin Dünyası olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu önermeniz mantıken doğru, yani eğer Allah olmasaydı böyle olması gerekirdi fakat eğer bu kanunu delen kuvvetli kanıtlar varsa Allah’ın varlığı kaçınılmaz olur. Şöyle ki;

Bebeklerin Dünya’da büyüklerden daha nazlı ve korunaklı ve güzel rızıklarla şefkat içinde büyütülmelerine bakın.

Bebekler doğduklarında anneden aldıkları antikorlar sayesinde hastalıklara karşı çocuklardan daha da korunaklıdırlar. Kolay kolay viral bir enfeksiyona yakalanmazlar.

Bebeklere verilen güzellik ve şirinlik sayesinde bakımları ne kadar zor olsa da ebeveynlerini etraflarında kendilerine pervane ederler. Öyleyse onların özenle korunması hem şirin oluşlarını hemde büyüklerin kalplerinde  onlara karşı  şefkat hissinin olmasını gerektirir. Oysa evrende bencillik ve hayatta kalma dürtüsünün içinden yavrulara özel muamele ve bir ayrıcalık tanıma da nereden çıkmış.

Yavrular neden en güzel, içimi yumuşak, besleyici gıda olan süt ile beslenirler. Bebekler büyüdükçe bu ekstra korumanın ve şefkatin etkiside giderek zayıflıyor tabi.

Evet aklınızı bir kenara koymadan yerli yerince düşündüğünüz zaman bebeklere şefkat eden, onların korunmaları için ayrıcalık yapan bir Allah’ın varlığını göreceksiniz.

2. Delilim ise canlıların neslinin devam etmesi yönünde kolaylıklar sağlanmasıdır.

Eşeyli üreme yoluyla çoğalan canlıların üreme eylemlerinden büyük bir lezzet aldığını biliyoruz. Öyle ki bu lezzet çoğu zaman insana diğer lezzetleri unutturur. Yani çoğu canlı, bu lezzet için diğer bütün keyif aldıklarını geride bırakabilir.

Eğer üreme için böyle bir lezzet olmamış olsaydı ne olacaktı?

Cevap: Canlı türleri bugünlere muhtemelen ulaşamamış olacaktı.

Eğer bugün yeryüzünde yaygın bir canlılık çeşidi ve sayısı varsa bunun en büyük sebebi üreme için verilen peşin lezzettir.

Canlılığın çoğalması ise, ancak kendi sanatını canlılar üzerinde izleyen Allah’ın istediği bir olgudur. Canlılara verilen en önemli lezzetin yaşamın ve çoğalma dürtüsünün devamı için verilmiş olması bir tesadüf değildir.

Üreme konusuyla alakalı olarak,

  1. eşeyli canlıların erkek ve dişi olarak ayrı yaratılması;
  2. birinin vücudunda üreyen sıvının ancak diğerinin sıvısı ile bir anlam kazanması;
  3. bedenlerindeki farka rağmen anatomik uyum;
  4. karşı cinsiyet ile münasebetlerin kopmaması için hormonların insanı zorlaması;
  5. kalplere, karşı cinsiyete yönelik bir sevgi konulması,
  6. insanı mutlu eden en önemli şeyin bir aile olduğu ve ailenin cinsiyet farklılığıyla çok daha güzel temin edildiği

gerçekleri birer kanıttır, ayettir. Bu kanıtlar nesillerin devam etmesini ve duygu sahibi canlıların bir eşle gönüllerinin yatışmasını isteyen biri tarafından dizayn edildiğini gösterir ve tesadüf olamayacağı açıktır.

O’nun açık belgelerinden biri de, size kendinizden eşler yaratmasıdır ki, onlarla sükûnet bulup huzura kavuşursunuz. Aranızda sevgi ve rahmet meydana getirmiştir. Şüphesiz ki bunda düşünebilen bir millet için öğütler, ibretler ve deliller vardır. Rum 21

3. kanıtım DÜZEN’dir.

Aslında bu konu çok detaylı yazılabilecek bir konu. Fiziğin, Kimyanın, Biyolojinin, matematiğin düzenleri için ayrı ayrı birer kitap yazılabilir. Zaten bu konularda yazılan bütün kitaplarda evrende bir düzen olduğu için yazılmıştır. Öyleyse kısa bir özet halinde DÜZEN kanıtına bakalım.

Kendimize bakalım: Vücudunuz sistemlere ayrılmış.

Sistemleri oluşturan ayrı ayrı organlar karşılıklı dayanışma ve görev bölüşümü içindeler.

Bu organların her birinin ayrı bir dokusu var.

Dokuları inceleyen bilim dalına ise histoloji deniyor.

Dokular hücrelerden oluşmuş.

Kas hücresi farklı, epitel hücre farklı, sinir hücresi farklı, yani farklı hücrelerin farklı işleyiş tarzları var.

Vücudumuzun düzenine metabolizma deniliyor. Metabolizma içinde biyolojik saatler var. Senin haberin olmadan zamanı gelince salgılanan hormonlar, yediklerini uygun yerlere gönderip büyümeyi ve gelişmeyi sağlayan mekanizmalar var.

Bütün metabolizmayı senin yerine senden habersiz düzenleyen bir beynin ve dokuları sürekli besleyip temizleyen bir kalp damar dolaşım sistemin var. Neyse biyoloji bir okyanustur, henüz sırlarının denizde bir damlasına ulaşabilmiş değiliz. Her yıl biyoloji için yazılan milyonlarca sayfa bilimsel makale bunun kanıtıdır.

”Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?”(İnfitar suresi, ayet 7-8)

Yeryüzüne bakalım:

Yeryüzünde su döngüsü var. Denizlerin buharlaşıp yağmur olarak yeryüzüne hayat dağıtması var. Mevsim döngüsü var. Mevsimler düzenli olduğu için her sene hangi tarihte ne olacağını biliyorsun.

Bitkilerin yayılması, ölmesi fakat kaybolmayıp tekrar dirilmeleri var. Hayvan aleminin bir dengesi var. Bu dengeye ekolojik denge deniliyor. İnsan bu ekolojik zincirin bir halkasına müdahale ettiğinde çoğu zaman felaketler ortaya çıkıyor.

Fakat bu oluşturduğunuz felaketleri tamir eden yeniden düzene sokan mekanizmalar var. Siz ne kadar ozon tabakasını delseniz de o kendini onarıyor. Fakat tabi ki onunda bir dayanma gücü var. Tıpkı bedeninize verdiğiniz zararlar bir yere kadar tamir edilebildiği gibi, Dünya’da kendini bir yere kadar tamir edebiliyor.

“Yeryüzünde birbirine komşu toprak parçaları, üzüm bağları, ekin tarlaları, hurma ağaçları vardır. Bütün bunlar bir suyla sulanır. Ama tatları birbirinden farklıdır. Bunlarda aklını kullanan kimseler için (Allah’ın varlığını gösteren deliller vardır”(Ra’d suresi ayet 4)

Gökyüzüne bakalım:

Mevsimlerin sürekliliği, gece ve gündüzün birbirini düzen içinde takip edip bir saniye bile şaşmamaları, Gezegenlerin ve yıldızların yörüngelerinde sorunsuz dönmeleri, Eğer bir çarpışma olursa bu çarpışmadan yine yeniden bir düzen kurulması, yıldızların galaktik düzenimizi oluşturması, galaksimizin diğer onlarca galaksi ile birlikte yerel grup  adı verilen yapıyı oluşturması ve bu yapının da 2000 tane galaksi içeren başak kümesi içinde bir düzen içinde varlığını devam ettirmesi.

Bu tür muazzam büyük yapıların evrenin dokusunu oluşturması. Evrende muazzam bir enerji varlığına rağmen maddenin kendini koruması.

Evrende düzeni gösteren fizik sabitlerinin ve kanunlarının bulunması… daha ne kadar çok sayılabilir. Bütün bunlar evrenin düzenini anlatmak için sadece bir özet.

Peki evimizi 3 gün düzeltmezsek bir dağınıklık ve düzensizliğe gittiği halde, vücudumuzu bir hafta yıkamazsak kokuşma başladığı halde evrendeki düzen neden bitmiyor? Neden sürekli yeni düzenler doğuyor.

Evini düzenli görsen, bu düzenin ancak bilinçli bir irade tarafından örneğin annen tarafından düzenlendiğini anlarsın da, senin evinden çok daha muhteşem şu bedenindeki, dünyandaki, evrenindeki düzenin sahipsiz, tesadüfen olduğuna nasıl inanırsın?

Dediğimiz gibi ateizm bunları görmek istemez. Çünkü ateizm psikolojiktir. Önce inançsız olur, sonra oturur delil ararsa işte böyle mantığın dışına çıkıp, Varlığı evrenin varlığından daha açık olan Allah’ı göremez hale gelir.

Not: Herşeyin bilimsel açıklaması var öyleyse Allah yoktur diye komik bir argümana girişmeyin. Çünkü bilim, zaten Allah’ın yaratma düzeninin anlaşılmasıdır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Resim1

39# OCCAM’IN BIÇAĞI ve TANRI’NIN EVRENE KATTIĞI ANLAM

Occamın bıçağı, felsefik bir görüştür ve anafikri şudur: Bir açıklamanın en basit hali seçilir. Açıklamanın anlaşılırlığına bir şey katmayan kavramlar çıkarılır.

Materyalistlere göre ise Tanrı kavramı evrenin ve hayatın anlaşılabilirliğine bir şey katmadığı için hayatı anlamada gereksizdir.

Peki şimdi her iki durumu değerlendirelim, bakalım:

1) Tanrı olmadan hayat, tesadüflerin ürünüyse içinde bulunduğumuz “hayat otobüsünün” kaptanı yok demektir. Ve insanlık bu hayat otobüsünün içinde hızla bir o yana bir bu yana bir bilinmeze doğru sürükleniyor. Geleceğimiz karanlık.

Düşüncelerim ve bir benliğim var, yani bir ruhum yani bir “ben” var ama ölümden sonra ne olacağını bilmiyorum. Belki evrenin sert kanunları arasında sonsuza kadar sıkışıp acı çekecek bir ruh ve bir “ben”. Zaten Tanrı’sız bir insan için bu Dünya bile yeterince acı verici. Her yanda zulümler ve mazlumlar var ama zalim zulmü ile mazlum acısı ile yaşamaya devam ediyor. Hayatta çok gülenler ve çok ağlayanlar var. Oysa ağlayanları bir gün güldürecek kimse yok.

Birisi 3 çocuklu bir aileyi gizlice acımasızca katletti. Oysa kimsenin haberi olmadı, adam hiçbir zaman hesap vermeyecek. Hem insanlık hassas dengeler içinde evreni anlayabilen çok değerli aklını devam ettiriyor. Tesadüfi mutasyon geçirmiş bir kuvvetli virüs veya serseri bir meteor bu sanatsal varlıkları bir daha gelmemek üzere yok edebilir.

2) Fakat Allah ile yeryüzü birden aydınlanır, her türlü lezzetimiz için donatılmış bir misafirhaneye döner. Evrendeki tüm göz kamaştırıcı güzellikler ve sanatlar bir anlam kazanır. İçimizde duyduğumuz sevgi ve ölümsüzlük arzusu bir mana kazanır. Evrendeki göz kamaştırıcı düzen bir mana kazanır.

Bizler O’nun himayesindeyiz, geçici kaybetmeler varsa da bu evrenin yaratıcısı bizleri daha iyi diyarlarda ağırlamaya da muktedirdir. Hem insanlığın ahlakça en önde olan insanları, Allah’tan mesajlar getirdiler. Bu mesajcıların ahlakının güzelliğine kendi devirlerindeki arkadaşları en büyük şahitlerdir. Yeryüzünün iyiyi kötüden ayıklama yeri olduğunu söylüyorlar. Adaletten ayrılmamamızı, iyilik etmemizi, ölümün yeni bir hayata uyanış olduğunu bildiriyorlar. Evrenin yaratıcısının evreni oluşturan atomlardan oluşmadığını ve bizi sonsuza kadar yaşayacak “benlik” ve “üstün akıl” sahibi varlıklar olarak yarattığını bildiriyor.

Allah ile beraber birinci durumdaki evrende bulunan karanlık perdeler kalkıyor, sis bulutları dağılıyor, varlığımız “boşa geldik boşa gidiyoruzdan” sıyrılıp bir amaç kazanıyor. İnsan rahatlıyor. Madem arkamızda böyle bir güç var o halde acılarımız hafifler, yüzde bire iner. İnsanlığımız değerli bir hal alır, insan olduğumuza memnun olmaya başlarız.

Evet, böyle şefkatli, kudretli, güzeli seven Yaratıcımız kadar evrenimizi aydınlatan, varlığımızı karanlıklardan, başıbozukluktan kurtarıp sonsuz bir huzur veren ve sonsuz ihtiyaçlarımızı karşılayıp insan olduğumuza memnun edecek başka bir gerçek yoktur. Tesadüfler kadar da bizi insanlıktan pişman eden, evrendeki düzeni ve sanatlı yaratıkları açıklamakta aciz kalan bir hatamız yoktur.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Screenshot_2017-06-01-00-24-41-1.png

37# ALLAH’IN BİLDİRMEDİĞİ ÖZELLİKLERİNİ DÜŞÜNEREK ANLAYABİLİR MİYİZ?

Bu soruyu bir örnekle yanıtlamak istiyorum. Şimdi bir bilgisayar programı düşünün. Programın içinde insan ve hayvan figürleri var ve programın geliştiricisi insan karakterlerinin zeki olmasını sağladı. Çevresindeki olayları çözümleyebiliyor, kendini ve oyunun içindeki diğer nesneleri tanıyabiliyor. Programın içinde iken iradesi özgür ve kendi istediklerini yapabiliyor. Arada bir, programın tasarımcısından onlara çeşitli talimatlar geliyor. Bu talimatlar programın düzeninin bozulmadan devam edebilmesi için insan figürlerinin dikkat etmesi gerekli kuralları içeriyor. Çünkü talimatların dışına çıktıkça figürler kendine ve programın diğer bileşenlerine zarar veriyorlar ve bazen yok ediyorlar. Tasarımcı ise bunun olmasını istemiyor. Tasarımcı bu programı yaparken kendi hünerlerini ortaya koydu. Buradaki programdan daha mükemmel bir program daha yaptı fakat o programa sadece buradaki en uyumlu karakterlerin geçmesini istiyor. Yani ilk bulundukları programı aslında figürler için bir deneme alanı yaptı. Kim programla uyumlu hareket edecek? Ve kim programın talimatlarına aykırı hareket edip bozulmasına ön ayak olacak?

Şimdi düşünelim! Böyle bir program içindeki figürler tasarımcısının neye benzediğini anlamak isterlerse anlayabilirler mi? Akıllarının sınırları ancak kendi çevresinde gördükleriyle sınırlı kalacağı için, tasarımcılarını da kendileri gibi bir dijital figüre benzetecekler. Belki biraz daha büyük olacak, programın her yerinde olacak vs. Ama aslında tasarımcılarının, dijital Dünya’nın haricinde gerçek bir vücuda sahip, organları olan; organları hücrelerden oluşan, hücreleri DNA tarafından kodlanan, proteinler üreten, proteinler karşılıklı yardımlaşarak hücreyi müthiş bir şehir şeklinde devam ettiren kanlı, canlı, yiyen içen bir tasarımcıyı düşünemeyecekler. Ne kadar zihinlerini zorlarlarsa zorlasınlar hayalleri gördüklerinden öteye geçemeyecek ve bir gün tasarımcıları kendisini bu figürlere gösterince tasarımcılarının güzelliğine ve muhteşemliğine aşık olacaklardır.

Aynı bu örnek gibi, biz de tasarımcımızı yani Rab’bimizin vücudunu düşünmeye çalışsak uzaktan yakından yanına bile yaklaşamayız. Zihnimizi zorlasak, çevremizdekilere veya atomlardan oluşan yapılara benzetmekten öteye geçemeyiz. Zaten insanın Rab’binin vücudunu düşünmesi çağlar boyunca, O’nu insanlara benzetmesini beraberinde getirmiştir. Putperestlikte böyle doğmuştur. Putperestliğin bittiğini sanmayalım, Allah’ın vücudunu ve nasıl olduğunu düşünmek en modern toplumlarda bile yeni batıl inanışlar ve yeni putlar doğurur. Kendini Vacib-ül Vücud olarak tanıtan Rabbimizi görmek için emirlerine uyup sabredip bekleyeceğiz.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

tanri_insan.jpg

25# “OL DEYİNCE OLUR” NE DEMEKTİR? ZAMAN NEDİR? BİZ NEREDEYİZ? Sorularına kısa bir cevap

Allah “ol deyince oluverir”Yasin 82 ayetini nasıl anlamalıyız? Bazı ateistler neden herşey bir anda olmuyor diyor.

Allah evreni yaratırken belirli kanunlar koydu. İlk kanunlar fizik kanunlarıdır, sonra kimya kanunları, matematik kanunları ve biyoloji kanunları diyebiliriz. Tabi bunlar bizim isimlendirmemiz. Büyük ihtimalle Allah’a göre kanun bir tanedir. Stephen Hawking’de bu tek kanuna herşeyin teorisi adını vermişti. Evreni bu kanun üzerinde yarattı ve her an yaratmaya devam ediyor. Bunu şu şekilde anlayabiliriz; bir bilgisayar firması bilgisayarını yaptı, içine bir ana işletim sistemi kurdu ve hard diskine sürekli yeni yazılımlar ekliyor. Fakat hard diske bilgi ve yazılım eklemek için belirli kural ve kanunlar var. Örneğin, ilk olarak bilgi bu hard diske 0-1 kodlamasıyla yazılır. İkinci olarak, bilgiyi klavyenin tuşlarıyla yazarsın, bir kalem eline alıp yazamazsın. Üçüncü olarak, yazmak için bir güç kaynağı yani elektrik gereklidir. Daha çok uzatabiliriz. Şimdi sorsak ki bilgisayarı yapanlar bu kanunlarla sınırlı mıdır? Hayır değildir. Oluşturduğu bilgisayarda işlerin böyle yürümesi için öyle kanunlar koymuştur. Tasarımcı geliştirdiği başka bir bilgisayar türü olan tablet pc’lerde yazmak için bir klavyeye ihtiyaç duymaz ve direk ekrana kalemle yazdığı bilgileri hard diske aktarabilir. Elektriğe bağlı olmadan pilini şarj ederek kullanabilir veya klasik 1-0 diye kaydeden hard disklerin yerine farklı tasarımlar getirip farklı bir yazım dili kullanabilir. Tasarımcı tasarımına hangi kanunları koymuşsa onunla devam etmesi başka tasarımlar geliştirmeyeceğini göstermez.

Bu evren de Allah’ın bir tasarımıdır ki burada koyduğu kanunlar da fen ve matematik kanunlarıdır. İçerideki yeni yazılımları bu ana tasarım içinde gerçekleştirir. Bütün yarattıklarının gelişimi ise zaman denilen boyut içinde olmakta ve zamana tabi olan insan bu gelişimleri zamanın şeridi içinde seyretmektedir. Oysa Allah’a göre zaman, işletim sisteminin parçalarından sadece biridir, O’nu bağlayan bir şey değildir. Örneğin; media player ile bilgisayarında film izleyen biri için filmin zaman şeridinin son kısmına tıklayıp bir anda son sahnesini izlemek mümkün iken, filmin içinde olan biri için bunu yapmak mümkün değildir. Media player’ın zaman şeridi göstergesinde zaman çubuğunun ağır ağır dolmasını beklemekten başka çaresi yoktur. Oysa dışarıda filmi izleyen veya bilgisayarı yapan kişi bu zaman çubuğunu 2-3 kat hızlı gösterimde izleyebilir, istediği kısma atlayabilir veya aynı anda birçok sahneyi birlikte ekranı bölerek izleyebilir.

Bunun gibi, evreni yaratan Allah için zaman sınırlandırıcı değildir. Bir ağacın zaman ile büyümesi bize göredir, O’nun için ağaç sadece olur. Yerlerin ve göklerin 6 günde yaratılması bize göredir. Onun için zaman şeridinin başı ve sonu arasında fark yoktur. Ol der ve olur. Ayrıca bu evrende fen kurallarının dışına çıkılmasını pek istemez. Bu yüzdendir ki çatıdan düşen şefkate muhtaç bir bebek bile olsa ölür. Fakat bu, Allah’ın yardım yapmadığı anlamına da gelmez. Allah yardım yapacaksa yardımını çoğunlukla önceki bir zaman diliminden başlatmıştır. Örneğin bebeğin o çatıya çıkarılmasına bir vesile ile engel olmak gibi. Fakat Dünya’daki kötülükleri de tamamen engellemez, çünkü bu Dünya zaten iyilik ve kötülüğün sınandığı mücadele ettiği yerdir. İkisine de eşit şanslar verir. Ahirette ise her hakkı sahibine teslim edecek burada kalbi kırılmışların kalbini ummadıkları hediyelerle tamir edecektir. Kalbi kırılmışlar burada yaşadıklarına hiç pişmanlık duymayacaklardır, bu başka bir konu.

Demek ki bu Dünya’da her yaratmayı kanunları içinde yapıyor. Örneğin ağaç ve çiçek büyütecekse su, toprak, hava, güneş, zaman istiyor. İnsan yaratacaksa anne ve baba istiyor. Fakat bu kanunlarını bazen peygamberlerine gönderdiği mucizelerle delebiliyor. Çok önemli bir bürokratın arabalarının kırmızı ışıkta durmadan geçmesi gibi Peygamberlerini bu evrenin kanunlarından geçici bir müddet olarak hariç tutuyor. Böyle yapması ise çevresinde bulunan insanların onun Peygamberliğini anlamaları içindir. Kuran’da “Allah’ın katı” denilen büyüleyici akıl dondurucu bir ifade vardır. Allah’ın katı, yani “İndallah”.

De ki: ‘…Allah katında olan, eğlenceden de kazançtan da hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en iyisidir. Cuma 11

Biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir ‘oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık. Enbiya 16-17

Allah’ın katının nasıl bir yer olduğunu bilemiyoruz, ama bildiğimiz ise bizim buradaki fizik kuralları orada bağlayıcı değildir. Orada Allah’ın yaratması peygamberlere verilen mucizeler gibi gerçekleşir. Şu ayete bakın;

Fakat kendilerine bir mu’cize gelirse, ona mutlaka inanacaklarına, bütün güçleriyle Allah’a yemîn ettiler. De ki: ‘Mu’cizeler, ancak Allah katındadır.’ (Ey mü’minler!) Peki gerçekten o (mu’cize) geldiği zaman (onların yine) îmân etmeyeceklerini siz ne bileceksiniz? Enam 109

Demek ki bizim bu evren bilgisyarının içinde mucize olarak algıladığımız herşey, Allah’ın katında kolaylıkla yaratıldığına tanık olacağımız işlerdir ve zamanın darlığından çıktığımızda “Ol der ve oluverir” hakikatini Allah’ın katında daha iyi anlayabileceğiz. Eski bilginler bu gerçeği anlatmak için şöyle derlerdi: “Bu Dünya Darül hikmettir, ahiret ise Darül Kudrettir”. Yani bu Dünya kanunların Dünyasıdır, ahirette ise buradaki kanunlara bağlı olmadan Allah’ın gücünün görüleceği yerdir.

Özet olarak;

  1. Zaman, bilgisayarımızda bir filmi oynatan media player programına benzer. Bizler zaman programına tabiyiz, ama Yaratıcı tabi değildir.
  2. Filmin içindeki şahıslar kendilerini ortaya çıkaran bilgisayarı ne kadar anlayabilirlerse bizde evrenimizi ve arkasındaki işlemcileri, hard diskleri vs ancak o kadar anlayabiliyoruz.
  3. Allah’ın yaratması farklı alemlerde, çoklu evrenlerde veya kendi katında farklı kanunlarla işler, belki de kendi katında kanunlara bağlı olmadan işler.
  4. Allah için zaman yoktur, Herşeye “ol der ve oluverir”.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

zaman2