24# GENÇLERE BİRKAÇ TAVSİYE

  1. Din ile ilgili aklınıza takılan soruların cevabını hemen bulamaz iseniz, soruların cevabının yok demek olduğunu algılamayın. Sadece doğru cevabı bulmanın zamanı gelmemiştir.
  2. Dinin sorularına ait cevaplar kolay değildir, cevabını bulmak, duymak, anlamak emek ister. Çünkü Allah, insanın gayret ederek çözerek kendisini bulmasını istiyor, çünkü sonsuzluk yolculuğunuzda size göstereceği daha muhteşem özelliklerini anlamanız burada gösterdiğiniz ilk gayretlerle çok yakından alakalı. Dünya’daki durumumuz sahilde kumların arasında yeni çıkmış karetta karetta’lara benzer. Kendini kuşlara yem etmeden sonsuzluk okyanusuna dalmayı başaranlar için bu Dünya sahilinden çok daha görkemli alemler vardır. Fakat buradaki sahili yeterli bulup okyanusa inanmayanlar, oraya ulaşmak için gayret etmeyenler ise hiçbir zaman okyanusun güzelliklerini yaşayamayacaklardır.
  3. Dinler insanların algıları ile karışmış durumdadır, bugün insanlar arasında gezen çok sayıda inanış vardır ki din ile bir alakası olmadığı halde, insanlar sözlerine tesir verebilmek adına bunları din görünümü altında ileri sürülmüştür. Örneğin bir videoda izlemiştim; konuşmacı tarikatının adabını anlatırken çay demleme adabını da anlatıyor ve orada bulunanlar tarafından bu çay demleme adabı dini bir uygulamanın olması gereken şekli diye algılanıyordu. İşte bunlar gibi Allah’ın emirlerinin arasına katılmış nice insan algısı var. Bu algılar zamanla toplum içinde kökleşip dinin amacını farklı tarafta göstermişlerdir. Örneğin yukarıdaki çay demleme adabı da bir büyüğün sözü olarak birkaç kitaba girse, 300 yıl sonra kafaları karıştıracak bir soru haline gelecek. Bu yüzden her duyduğunuzu din zannetmeyin.
  4. İnsan hiç görmediği bir âlemi anlayamaz onun hakkında yaptığı yorumlar hep gördükleri ile sınırlı kalır ve gerçeği bulamaz. Örneğin Afrika’da elektriksiz teknolojisiz ıssız bir köyde doğup Dünya’nın geri kalanından habersiz ilkel yaşamış birine New York’un gökdelenlerini, eğlence mekânlarını, ulaşım araçlarını laboratuvarlarını anlatarak nasıl anlamasını sağlayabilirsiniz? Okyanusun dibinde doğmuş ve hiç yüzeye çıkmamış bir okyanus canlısına dışarıdaki ayakları üstünde yürüyen, suyun içinde yaşamaya ihtiyacı olmayan canlıları, veya gökyüzünde kanat çırpıp süzülen kuşları ne kadar anlatabilirsiniz? İnsan bu canlılar kadar, yaşadığı evrene ve göremediği fakat haber verilen nice alemlere karşı cahildir. Görmediği alemleri hayal etmek, onu doğru bilgiye götürmeyecektir. Bu yüzden özellikle Allah ile ilgili sorularda henüz ne kadar cahil olduğumuzun bilincinde olun. Bu soruların belki çok uzun zaman sonra insanlar tarafından daha iyi anlaşılacağını bilin. Hem sonsuz olan bir olgu, sınırlı bir beyin tarafından asla tam olarak idrak edilemez, insanın Allah’ı tanıması sadece Dünya’da değil sonsuza kadar devam edecektir. O’nun özel mekânlarında, Dünya’da O’nu tanımaya kendini alıştırmış özel kullarına her gün kendini bir defa daha tanıtıp onları hayrette bırakacağını bilin.
  5. Mantıksız hiçbir şey yoktur, fakat insanın mantığı her soruya anında cevap bulamayabilir, 40 tane doğru cevap bulup ta birkaç tane hemen cevap bulamadığınız sorunun ebedi hayatınızı mahvetmesine izin vermeyin. Çünkü Allah’a inanmak bir futbol takımı tutmak gibi bir şey değildir. İnsanın varlığının manasıdır, meselesidir. Düşünme yetisini kapatmış insanlar gibi bu işi bu kadar basit görmeyin. Hem Allah’ı tanımamanın cesaretle de bir alakası olmadığını, tersine zifiri karanlık bir cehaletle alakalı olduğunu bilin. Kuran’ı anlamak emek ister, anlaşılmak için derin araştırmalar ister. Çayırlara uzanıp bir haftada bitirilecek, anlaşılacak bir roman değildir.

Son söz: Dininizi önce çağının donanımlarıyla donanmış aydın insanlardan dinleyin ki içinizde yeni yeni uyanmaya başlayan sonsuzluk çiçeğine, aldatıcı şeytanın zehir suyunu dökmesine ve kurutmasına izin vermeyesiniz. Sahip oldukları bu sonsuzluk çiçeğini kurutanlar bir daha asla sonsuzluğu anlayamazlar. Sonsuzluk yolculuğunuzu bu dar Dünya’da kuşlara yem edip mahvetmeyin.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

hhh

19# Dua ediyorum kabul edilmiyor.

Soru: Çok insanlar var ki aynı şey için sürekli dua etmiştir ama istediğine ulaşamamıştır. Öyleyse neden dua ediyorlar?

Cevap: Bu soruya birkaç yönden bakmak gerekiyor. Çünkü sorunun cevabı biyoloji olguları gibidir, yani duanın kabulünü etkileyen çok sayıda faktör vardır, tek faktörlü basit bir olgu değildir. Yarattıklarını çok kompleks mekanizmalarla yaratan Allah, dualara cevap verme mekanizmasını da tek düze ve basit bir mekanizma ile oluşturması beklenmemelidir. Bu konunun anlaşılması için biyolojiden örnek vererek sade bir dille anlatmaya çalışacağım. Şöyle; vücudumuzun herhangi bir yerinde özel bir proteinin yapımına ihtiyaç olduğunda, bu proteinin yapımı için sinyal mekanizmaları devreye girer. Yani sinyal gelmeden protein üretilmez. A proteini B’ye B proteini G’ye vs. sinyal gönderir ve bazen onlarca protein birbirine talimatı aktarır ve istenilen proteinin yapımına başlanır. Yazımızın sonunda bu olayı gösteren ve vücudumuzdaki milyarlarca değişik sinyal yollarından bir tanesinin grafiğini örnek olarak ekledim. Detayına girmeyeceğim, protein üretiminin karmaşıklığı hakkında fikir vermesi için bu yeterlidir. Şimdi örnek olarak Adrenalin hormonunu düşünelim, korku anında kana salgılanan ve kalp atım hızını artırarak, kaslarımıza, kaçmak veya dövüşmek için enerji ve oksijen gönderen bir proteindir ve sadece gerekli şartlar oluştuğunda salgılanır. Örneğin şu an oturduğum yerde Adrenalinin salınmasını ve kalp atışlarımı hızlandırmasını istiyorum. Bekliyorum ama olmuyor. Bir köpeğin beni kovaladığını hayal ediyorum ama olmuyor. Beni hafif heyecanlandıran bir olguda hafifçe bir çarpıntı olup çabuk geçerken, çok hafif olgularda hissedilmeyecek derecede bir çarpıntı oluyor. Ağır korkularda ise, mesela gerçek bir köpek kovaladığında insanın kalbi yerinden sökülecek gibi hissedebiliyor. Bunların hepsi korkuya karşı beyinden gönderilen sinyallerin, onlarca değişik proteini birbirine haberci yollamasıyla ve sonunda adrenalin’e haber ulaştırması ve sana ihtiyacım var demesiyle oluşuyor. Metabolizma (vücut sistemi ), isteği değerlendiriyor, gerçek bir ihtiyaç mı ve ne kadar acil, ne kadar adrenalin gerekli çok hızlı karar veriyor. Yani ben ne kadar istersem isteyeyim gerçek şartlar meydana gelmeden adrenalin salgılanmıyor. Bu salgının miktarı, hemen hemen yok seviyesinden başlayabilir ve çok aşırıya kadar gidebilir, gelen uyarının şiddetine bağlı olarak miktarı değişir. Vücuda çok gerekmiyorsa birkaç parça protein ile cevap verilir ve bu adrenalin miktarı varlığını hissettirmez bile. Çok gerekliyse milyonlarca protein parçacığı salgılar. Ama metabolizma mutlaka her uyarıyı ciddiye alır, değerlendirir ve cevap verir. Bu, sadece adrenalin için değil hayatın devam edebilmesi için gerekli binlerce protein için geçerlidir. Fakat mesele bununla da bitmiyor, yani bu söylediğimiz durum sağlıklı bir insan için geçerli, sağlığı bozulmuş bir insanda proteinlerin dengesi de değişir. Normalde salınması gereken proteinlerin salınmadığı, birbirini tetiklemesi gereken proteinlerin işlerini yapmadığını görürsünüz. İşte böyle dengeleri alt üst olmuş bir vücutta gereken proteinin salınımına başlaması, iyileşme süresine bağlı olarak zaman alacaktır. İyileşme süresi de uyarımların artışı ve metabolizmanın (sistemin) bu sayede dengesini ve hafızasını yeniden kurmasıyla ilişkilidir.

Şimdi bu bilgilerin bize duayı nasıl anlamamızda yardımcı olacağına bakalım. Allah, ayetinde her duaya cevap vereceğini söylüyor. Tıpkı vücudun gelen her sinyale, az yada çok miktardaki proteinle cevap vermesi gibi.

“Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim…” Mümin 60

İstisna etmeden her duaya cevap olduğunu ayetten anlayabiliyoruz. Protein mekanizmasına benzer şekilde insanın yaptığı dualar Allah’a gönderilen sinyallerdir, Allah bunları çok yönlü olarak ve sonsuz bir hızda değerlendirir ve bu duamızı cevapsız bırakmaz, sinyalin kuvveti ve gerekliliği ölçüsünde zaman içinde bir miktar işimizi kolaylaştırır. Fakat bizim istediğimiz tam anlamıyla olmaz ise veya yardım beklediğimiz şekilde gelmez ise gelen yardımın çoğu zaman farkına bile varmayız. Bazen yardıma olan ihtiyaç, artık çok acil ve kaçınılmazdır, ve sayısını bilemediğimiz çok sayıda faktörde şartları sağlamıştır, böyle durumlarda Allah’ın yardımını ve duanıza verilen cevabı bir mucize izler gibi izlersiniz. Bu satırların yazarı buna benzer yardımları tesadüfe ihtimal bırakmayacak derecede çok zor zamanlarında defalarca yaşamıştır.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi vücudun, bozulmuş düzeni yeniden kurması bu sinyallerle mümkün olabildiği gibi kendini sağlıklı olarak koruması da bu sinyallerin devam etmesine bağlıdır. Benzer şekilde insanın güzel bir hayat yaşaması da Allah’a gönderdiği sinyallerin sürekliliğine ve Allah’ın hayatımızı sürekli olarak lehimize düzenlemesine bağlıdır. Bu düzenleme, bizim gönderdiğimiz sinyallerin sıklığına ve zorunluluğuna bağlı olarak (ve daha çok sayıda faktör) sessiz sedasız yani çoğu zaman kendini hissettirmeden devam eder.

Ayette “dualarınızı kabul edeyim” değil de “cevap vereyim” demesi yardımın az yada çok mutlaka olduğunu gösteren enfes bir ifadedir.

Evren’de herşeyi bir sebebe bağlı olarak yaratan Allah dua sinyallerinide ekstra yardımları için bir sebep yapmıştır. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi dengelerin bozulduğu durumlarda olayların dualarımız ile birlikte istediğimiz yönde hareket etmesi zaman istiyor. Fakat duaların bu dengeleri yeniden oluşturmadaki rolü çok büyüktür. Örneğin ülkemizin birinci Dünya savaşı sırasındaki zor koşullarını düşünün. Memleket harap, her yanda düşman istilaları, insanlar fakir ve aç yani sistem bozulmuş, dengeler değişmiş, sosyal hayat çok büyük bir arıza yapmış. Bu durumda bir insanın memleketin eski güzel günlerine dönmesi için yaptığı dualar, çok büyük yaraları hemen saramayacaktır. Fakat cevapsız da kalmayacaktır. Şiddetli bir zatürre geçiren birine çok küçük miktar antibiyotik verilmesi gibi küçük bir tesiri olacaktır. Fakat dualar ve gayretler bir toplumun çoğu fertleri tarafından daha sık yapılmaya başlandığında, Allah, toparlanmayı çabuklaştırmak için önder kişileri harekete geçirecektir. İşleri kolaylaştıracaktır. Bütün bunlar Allah’ın dualara cevap verme metodlarıdır ki Allah’ı tanımayan insanlar, sonuçları tamamıyla görünen sebeplere bağlayacaklardır. Allah dualara cevap olarak şartları düzeltirken, çoğu zaman insanların o şartlardan çıkma gayretini de şart olarak koşar.

Örneğin, Kuran’da, zalim kavimlerin kötülüklerinden kurtulmak için onlarla savaşmayı çıkar yol olarak gösterir, kötülere karşı olan savaşta iyilerin yanında olup onlara yardım edeceğini söyler.

Kendisine erkek dokunmadığı halde hamile kalan Meryem çilesinden dolayı aç susuz çöllere düşünce, tam bittiği noktada en son bir hurma dalına tutunur ve yere yığılır. Allah ona yiyecek göndermek için onun dalları silkelemesini ister. Bu küçük iş, yardımın ön şartı olmuştur. Yani yardım gelecekse de insanın ön gayreti olmadan gelmez.

‘Hem hurma ağacını kendine doğru silkele ki üzerine taze hurmalar dökülsün!’ Meryem 25

Firavunların elinden İsrailoğullarını kurtarmak için onları gayretlendirecek bir Musa gönderir fakat kurtuluşlarını yine kendi gayretlerine bağlar. Yine de Musa’nın gönderilişi onların kurtuluş duaları ile olur. Onlar gayretlerini gösterip Allah’ın emriyle bir gece Mısır’dan kaçtıklarında Firavun ordusu onları tam yakalamak üzere iken artık yapacak birşeyleri kalmamıştır. O zaman Allah onlara doğanın gücünü de yardımcı  olarak vermiş ve Firavun ordusunu suda boğmuştur.

“Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.” Şuara 63

Yani dualara verilen cevabın etkili olabilmesi için, kul, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak adına Allah’ın yasaklamadığı bütün imkanları kullanmalıdır. Yetersiz kaldığı noktalarda ise, Allah dualarına verdiği cevaplar ile tamamlayacaktır. Kendi hayatımızı idare etmekte çoğu zaman ne kadar yetersiz kaldığımızı düşünürsek duaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu da anlayabiliriz.

Soru: Dualar olmasa insanın işi yürümez mi yani?

Kendi gayreti ve elindeki imkanları ölçüsünde yürür, fakat kendi gücünün yetişmediği yerde evrenin acımasız gücüne karşı ekstra hiçbir yardım görmez, yaratıcısına dost olma gibi herşeyden daha önemli olması lazım olan bir onuru da elden kaçırır.

Rabbiniz şöyle buyuruyor: “Bana dua edin, size cevap vereyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak Cehennem’e gireceklerdir.” Mümin 60

Soru: Peki Allah böyle kendisini çok fazla hissettirmeyecek yardımlar yapması yerine direk olarak yardım yapsaydı da bizde yardımın ondan geldiğini ve dualarımızın kabul olduğunu anlasaydık daha iyi olmaz mıydı?

Bu durum, Rabbini arama ve tanıma yolculuğuna çıkmış insan modeli ile yaratılışımıza uygun olmazdı. Bu sorunun detaylı cevabını şu yazımızda bulabilirsiniz:

https://ateizmdenkurtul.wordpress.com/2018/02/01/allah-neden-insanlarin-iman-etmesini-ister/

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

her_duaya_min_denir_mi_h80293

Extrinsic-and-intrinsic-apoptotic-signalling-pathways-in-neuronsBlack-lines-represent

16# Ateistlerin bir kısım bahaneleri:

  1. İnanmıyorum çünkü Allah’ı görmüyorum, olsaydı görürdük. (Yanlış, senin görmemen olmamasının delili değildir. Evrendeki nesneleri görme yeteneğimiz çok çok sınırlıdır. Örneğin elime aldığım bir flash disk içindeki bilgilerin veya videoların çıplak gözle görülemeyeceğini bilirim ve dolayısıyla, içinde birkaç saatlik bir film olduğu fikrini inkar etmem çünkü o disk içindeki bilgiler ancak bir bilgisayara bağlandıktan sonra görünebilir.)
  2. Allah olsaydı insanlarla irtibat kurardı. (Doğru, gönderdiği kitaplarla zaten irtibat kurmuştur. İnsanı yarattıktan sonra başıboş bırakmamıştır, onlara nereden geldiklerini, nereye gideceklerini ve varoluş amaçlarını açıklamıştır..)
  3. Herşey tesadüfen oluşmuştur. Bir yaratıcısı yoktur. (Yanlış, aşağıdaki resimdeki hayvanın tesadüfen bu hale geleceğini hangi sağlıklı akıl kabul eder.)27710139_10156149888937138_288437623900184887_o[1]Tadları ayrı ayrı güzel, kokuları ayrı ayrı güzel, vücudumuza şifalı şu aşağıdaki meyvelelerin, sebzelerin tesadüfen olmuş olmasını hangi normal düşünebilen insan kabul eder. Yine de şüphesi olanlar için şöyle sorayım. Bunların kendi kendine tesadüfi oluşma ihtimalleri mi fazladır yoksa ilim sahibi bir yaratıcının sanatları olma ihtimali mi fazladır. Söyleyeyim. Doğadaki entropi yani bozulma kanununa göre, tesadüfen oluşma ihtimalleri yoktur. Çünkü doğa her zaman düzensizliğe gider, bu tür düzenli işler ise her zaman bir ustanın elinden çıkar. kesilmiş meyveler
  4. Tamam Allah var, ama din göndermemiştir, din diye bir şey yok. (Yanlış, seni böyle diğer canlılar ve varlıklar üzerinde sınırsız bir yetki ile donatan yaratıcının, kendi haline bırakması düşünülemez. Evrene baktığında kuvvetinin ve ilminin sonu olmadığını anlayabileceğin yaratıcı elbette ki seni tekrar diriltip iyiliklerine ödül, kötülüklerine ceza vermesi gerekir. Bunu yapmazsa sonsuz güzel ve sonsuz güçlü olan yaratıcı birden sonsuz adaletsiz olur. Sonsuz güzellik ve sonsuz çirkinlik ise bir arada bulunmaz. O zaman Dünya’da yarattığı güzellikleriyle kendini insana sevdiren yaratıcı elbette ki sonsuz güzelliğine uygun sonsuz bir adalete de sahiptir ve dengeleri kıyamet sabahında yerine oturtacaktır.)
  5. Sen bana İslamiyete inanmam gerektiğini söylüyorsun. Ama o kadar mantıksızlıklar var ki nasıl inanabilirim? (Yanlış, çünkü mantıksız sandığın bilgilerin ortalama olarak % 99’u insanlar eliyle dine sokulmuş bilgilerdir. Çoğusu eski yahudi kitaplarından alınmış ve sözde, İslamiyetin de bunları kabul ettiğini iddia etmişlerdir. Hatta akla mantığa ters gelen bilgilerin hemen hepsi 15-20 kulaktan geçtikten sonra ve ancak 200 yıl sonra kağıda dökülmüş olan sahih olmayan bir kısım hadislerden gelmektedir ki, bu hadisleri rivayet edenler ve dinleyenler kendi zamanlarında akla aykırı görmedikleri için hadislerin yazılmasının gelecekte İslamiyete zarar vereceğini öngörememişlerdir. Bu bir kısım hadislerin verdiği zarar ise şundan kaynaklanmaktadır: Malumdur ki aynı ortamda kulaktan kulağa oyunu oynandığında bile, bir söz 20. kulaktan sonra tamamen farklı çıkmaktadır. Dikkat edin aynı ortamda, dakikalar içinde ve aldığını doğru aktarmaya çalışan bir grup içinde bile çok yanlış anlamlar ortaya çıkmaktadır. Hadislerin rivayet edildiği zamanın şartlarını göz önüne getirdiğimizde A) İnsanlar doğruluk dini İslamiyetle tanışmalarına rağmen hala eskilerden kalma çok sayıda batıl inanışı taşımaktaydılar ve bunları İslamiyetle karıştırıyorlardı. Bu olgu günümüzde bile devam etmektedir ki o zamanlar da ne kadar olduğunu siz düşünün.  B) İnsanlar antik Yunan, Mısır, Pers gibi büyük medeniyetlerin öğretilerinden kopamamışlardı ve İslamiyet bilgilerini bu anlayışlarla sürekli kirletiyorlardı. C) Yahudilerden aldığı bilgileri, kaynağı belirsiz bilgiler olarak dilden dile anlatıyorlar ve toplumun hafızasına yerleşen bu bilgileri bir zaman sonra zamanın alimleri rivayet olarak kitaplarına taşıyorlar, böylece bilgileri İslam’a mal ediyorlardı. D) Hadisler Hz Muhammed’in yalan bilmeyen ağzından çıkalı 200 sene olmuş ve hadisler yazılmaya başlanmıştır. Oysa böyle uzun bir zamanda yukarıda belirttiğimiz gibi insanların önceki malumatlarının bu bir kısım hadisleri kirletmemesine yani insanlar anladıklarını aktardıkları için anlayışlarının karışmamasına imkan yoktur. Böylece boş laf söylemeyen Peygamber’in sözleri orijinalitesini koruyamamıştır. Hadis yazarları da bunları o zamanın anlayışına göre akıl süzgecinden geçirerek akla ters düşmedikleri gerekçesiyle veya rivayet edenlerin dürüstlüklerini göz önünde bulundurarak kitaplarına yazmışlardır. Fakat zaman göstermiştir ki o zamanın bilgi seviyesine göre mantıklı görünen birçok sözün gerçekle alakası yoktur. Her insan bire bir duyduğunu değil anladığını aktarmıştır. 200 sene boyunca Peygamberimizin sözlerinin değişmeden kulaktan kulağa aktarıldığını sanmak akıldan uzaklaşmaktır. Bu sözler son kulağa varınca acayip sözler ortaya çıkmıştır. Bu hadisleri yazanlar Peygamberimize olan sevgilerinden dolayı yazmışlardır. Ama İnsanoğlunun elinin karıştığı bilgileri gelecek nesillerin, Allah’ın dininin kanunları olarak kabul edeceklerini düşünerek yapmamışlardır bunu. Peygamberimizin yazılmasın diye mücadele verdiği bir kısım hadisleri din olarak göstermek maalesef bu akıl ve mantık asrında Allah’ın dinini incitiyor. Kuran’da ise hiçbir mantıksızlık, bilime ve gerçeklere aykırılık bulamazsınız. İnsan, bilimin yeterince gelişmemesinden dolayı bazı ayetleri kendi zamanında anlayamayabilir. Örneğin “gökyüzünü ve yeri 7 tabaka yarattık” sözünü anlayabilmesi için insanlığın 1300 sene beklemesi gerekti ve geçtiğimiz yüzyılda anlaşılabildi. Bir kısım ayetlerde var ki şaşı bak şaşır misali eğri bir bakışla eğri görmek için uğraşanlara bu sitede doğruları göstermeye çalışıyoruz. Kuran Allah kelamıdır. İçinde hiçbir yanlış ve akla, bilime aykırılık yok iken bir kısım hadislerde ve tahrif olmuş Tevrat ve İncil’de sürüyle yanlışlık olması insanın bulaşık elinin tahrip gücünü göstermiyor mu? Müslümanlar hadisleri dinimizin ayakları olarak göstermekten vazgeçmezlerse gelecek nesilleri ateizme kendi elleri ile teslim etmiş olacaklar ve akıllarını kullanmadıkları ve aklı duygusallığa feda ettikleri için Allah huzurunda sorumlu olacaklardır. Tevrat ve İncil bilimle çok noktada çatıştıkları için Avrupa ve Amerika’da bilim insanlarının dinlerinden soğumalarını mantıklı buluyorum. Halbuki İslamiyette böyle bir dezavantaj olmamasına karşın insan elinden çıkma bir kısım hadisler Kuran gibi dinin kaynağı olarak gösterildiği için ve Peygamberimizin sözleri diye sahip çıktığımız için aynı çukurun içine biz kendi kendimizi atmışız. Bu sözleri Peygamberimizin diye savunmak Peygamberimize de vefasızlıktır. Şu satırları okuyanlar şunu da bilsinler ki Peygamberime olan sevgim, onu rehber olarak, bir yaşayan Kuran bilmem kimseden az değildir. Maksadım ona ve dinine bilerek veya bilmeyerek atılan iftiraların bir an önce temizlenmesi gerçek dinin 1400 yıldır biriken hurafelerden sıyrılarak ortaya çıkmasıdır. Şunu da belirtmeliyim ki nasıl ki tahrif edilmiş Tevratın içinde birçok orjinal kelime yani Allah’ın sözünü  vardır, benzer şekilde hadisler içinde de orjinal Peygamber kelimeleri, çok miktarda mutlaka vardır. Çoğu hadiste Peygamberimiz ona benzer bir söz kurmuştur. Ama insanların anlayışları karışınca ortaya inanılmaz tasvirler çıkmıştır. Ekmek yararlı iken çamurla bulansa yine de yararlıdır yenir dermisiniz ve çocuğunuza yedirir misiniz? İnsanları hasta edip ateizme kaydıran bir kısım hadislerin hâlâ Peygamber sözlerinin orijinalitesinden çok uzak olduğu açıktır.  Fakat hadisler de iki kısımdır. Bir kısmı toplumu düzenlemeye yönelik hadislerdir, bunlarda ki bilgi kirliliği daha azdır. Bunların içinde sünnet olan uygulamalar vardır ki, ancak akıl ve mantık süzgecinden geçirilerek alınabilir. Akla ve mantığa ters düsen hiçbir hadis peygamberimizin sözü ve kutsal diye sahip çıkılmamalıdır, bu tür hadisler delil olarak gösterilmemeli ve yaygınlaştırılmamalıdır. Diğer kısmı ise, görülmeyen olaylarla, görülmeyen alemlerle, insanların bilmediği gerçeklerle alakalıdır ki bunların neredeyse tamamına o dönem insanlarının anlayışları çok yoğun bir şekilde karışmıştır.  Çünkü insanlar arasında görülmeyen alemlere olan merak alimlerin bunu kendi yanlış bilgileriyle detaylandırmasını doğurur. Örneğin insanlar kıyamet konusunda, melekler konusunda, Cennet, Cehennem, Adem’in yaratılışı, Mehdi, Zülkarneyn, Yecüc Mecüc, Ahirzaman alametleri vb nice konularda duyduklarını değil anladıklarını mevcut bilgileriyle harmanlayarak aktarmışlardır. Dolayısıyla ortaya akla ziyan söylemler çıkmıştır. Tahrif olmuş Tevrat’ı bir öğretmen olarak görmek onunla amel etmek yanlış olması gibi,  aynısı bir kısım hadisler için de geçerlidir. Tanrı, orijinal dinini Kuran’da açıklamış, Kuran dışında ayrı bir kitap yazılmasını uygun görmemiştir. Görseydi, Peygambere bunu yazdırırdı ve dupduru kaynaklarımız olurdu. Ayrıca, diğer kitaplarına vermediği koruma garantisini, başka kitap gelmeyeceği ve son kitap olduğu için Kuran’ına vermiştir. Bunların yanında akıl ve vicdan denilen iki hakimi de insana yardımcı vermiştir. Allah, hükümlerini Kuran’da çoğu yerde detaylı olarak açıklamayıp ana hatlarını belirtmesi ise insanlara zorluk çıkarmamak içindir. Mezhep bilginleri ise Kuran’ın bu emirlerini insanlar için yorumlamışlardır. bu bilginlerin hiçbiri mezhep kuruyoruz iddiası ile ortaya çıkmamış, bunların görüşlerini kabul edenler çoğalınca bu topluluğa isim verilmiş ve Ebu Hanefi’nin görüşlerine uyanlara Hanefi, İmam Şafi’nin görüşlerine uyanlara Şafii denmiştir. insanların böyle farklı hocalardan ders alması normal olup ayrıştırma vesilesi yapılmamalı, çeşitliliğin güzelliğine götüren bir vesile olarak kabul edilmelidir. Mezhepler güncel meseleleri yorumlayıp fetva vererek sistemleşmişlerdir. Zaman değişip yeni meseleler ortaya çıktıkça bu mezheplerin de yeni fetvalarla bu sorunlara çözüm bulması beklenir. Bunu da şu ana kadar başarıyla uygulamışlardır. Kuran’a ve akla ters düşmeyen mezheplerin görüşleri bu yüzden güzeldir. Fakat, insanların akıl dışı görüşleri mutlak itaatle kabul edilmez. Görüşler, insanı hayvanlardan ayıran özellik olan aklımızın süzgecinden geçirilmeden insanları kutsallaştırılarak direk alınmamalıdır. Çünkü bu durum, şöhret ve hırs peşinde koşan insanların işine yarar iken dine büyük zararlar vermektedir.)

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

11# Kuran, Dünya dışı yaşamdan bahseder mi?

uzaylı

Bugün Dünya’da çoğu medeniyetler Dünya dışı yaşamın gerçek olabileceğine yüksek bir ihtimal verirler. Mantığımızla baktığımız zaman uçsuz bucaksız evrenin ücra bir köşesinde hayat oluşturan Allah, bu kadar sonsuz evren köşelerini neden akıllı yaratıklarıyla donatmasın diye düşünüyor insan. Bunun önünde bir engel var mı? Yoksa, Allah’ın insanlara verdiği bir söz mü var? Bu yaşam formlarının adına sadece melekler deyip sıyrılabilir miyiz? İnsanlar gibi Rab’bini tanıma yolculuğuna çıkmış başka türlerden, yaşam formlarından söz ediyorum. Evrenin yapı taşlarından, yani atomlardan belki evrenin uzak köşelerine mahsus ve bizim henüz bilemediğimiz elementlerden meydana gelmiş yaşam formlarından bahsediyorum. Düz mantık, evrenin sayısız yaşam formları barındırdığına kanaat getiriyor. Dünya insanları bu yaşam formlarına olabilir gözüyle bakarken, İslamiyete göre de olmayacak bir durum değil bu. Ama, Allah böyle birşey söylemediği halde biz bütün evrenin insan için yaratıldığını düşünüyoruz. Allah böyle birşey söylemediği halde Allah’ın yaratma sanatına bir had koyarak yaratıklarının en üstününün insan olduğunu düşünüyor, bugüne kadar daha iyisini yapmadığını ve söz almış gibi yapmayacağını düşünüyoruz. İşte bizde bizden öncekilerle aynı yanlışa düşmüşüz, Allah’ı zihnimizde insanlaştırmışız, sınır had koymuşuz. Onun sınırsız sanatına, sınırsız ilmine sınırsız sayıda, sınırsız çeşitlilikte her yerde duraksamaksızın yaratmanın ne kadar yakıştığını göz ardı etmişiz. Ne de olsa insan Allah’ın ustalık eseri bize göre. Sanki Tanrı’nın geldiği son nokta. Hayır böyle değil. Yeryüzünün hiçbir köşesini hayatsız bırakmayan Allah, evrenin her bir köşesini çok ilginç canlılarla doldurmaya devam ediyor. Adem oğlundan daha üstünleriyle, daha akıllılarıyla veya daha az akıllılarıyla, uçabilenleriyle, kanat sahipleriyle, konuşmak için ses dalgalarına ihtiyacı olmayanlarıyla, ateşten yaratılmışlarla, sudan yaratılmışlarıyla. Yeryüzü, cinlerin ve insanların mekanı iken cinlerin ve insanların yaratılışı bile ne kadar farklı. Hâlâ,  evrende Rabbini tanıma yolculuğuna çıkan türlerin, sadece insanlar ve cinlerden ibaret olduğunu mu düşünüyorsunuz ? Ben hiç öyle düşünmüyorum.

Kuran’ın 18 yerinde semavatta yani göklerde akıllı yaratıklar olduğundan bahseder. şu ayetleri gördükten sonra bu düşüncelerimde yanılmadığımı daha iyi anladım.

“Göktekiler ve yerdekiler, isteyerek veya istemeyerek gölgeleri ile beraber Allah’a secde ederler.” (Rad, 15)

Ayet gökte yani Evrende, gölgesi olan yani maddi bir varlığı olan yaratıklardan bahsediyor. Bu ayet bile, Kuran’da Dünya dışı diğer uygarlıkları  göstermek için yeterlidir.

Ayrıca ayette “men fis semavati” ifadesi kullanılır. Buradaki men zamiri sadece kişileri tanımlamak için kullanılır (aynı zamanda “kim” anlamına gelir). Eğer akıl sahibi olmayan varlıklardan veya cisimlerden bahsetseydi ayette مَا yani “ma” zamiri kullanılırdı çünkü kişi olmayan varlıkları (hayvan, cisim vs.) tanımlamak için kullanılan zamir “ma” zamiridir ama ayette böyle denmiyor (“ma” aynı zamanda “ne” anlamına gelir). (Anonim bilgi)

“Göklerin ve yerin ve onlarda yaydığı her hareketli mahlûkun yaratılışı O’nun delillerindendir. Ve O, dilediği zaman onları bir araya getirmeye hakkıyla gücü yetendir” Şura 29

Demek ki evrende ki diğer uygarlıklarla tanışmak mümkündür.

“Biz Adem oğullarını, yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık” İsra 70

Yani sandığımız gibi yaratılmışların en üstünü, biz değiliz. Üstün olmamız belki Dünya’da geçerli bir kavram olabilir. Bizden üstün yaratıkların üstünlüğünü ise her alan için düşünebilirsiniz. Örneğin teknoloji, tıp, biyoloji, metafizik bilimlerde üstün olma. Bedence üstün olma. Belki kanatlara sahip olma. Sonra Allah’ı tanıma ve anlamada daha ileri gitme, daha üstün olma. Fakat en üstün yaratığın bizim olmamamız ahsen-i takvimde yaratılma gerçeğini değiştirmez.

Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet, O, yaratan ve bilendir.” Yasin 81

İnsanoğlunun kendini Allah’ın en mükemmel eseri olarak görme girdabından kurtaran bir ifade bu.

“Ve sûra üfürülmüştür de Allah’ın dilediğinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa ölmüştür. Sonra ona bir daha üfürülmüştür; bir de bakarsın ki onlar ayaktadırlar (etrâfa) bakınıp duruyorlar”. Zümer 68

Evrende ki diğer uygarlıklarında sura üfürülüşünden sonra ölecekleri ve insanlar için bildirildiği şekliyle hesap günü için diriltileceklerini anlayabiliriz. Hesap varsa demek ki özgür bir irade ve iradeyi kullanacak akıl vardır.

“Ve saat mutlaka gelecektir. Kuşku yok onda. Ve Allah kabirlerdeki(insanları) şuurlu varlıkları diriltecektir) Şimdide şu ayete bakalım”. Hac 7

“Hala Allah’ın dininden gayrısını mı arıyorlar? Oysaki göklerdeki akıllılar da, yerdekiler de ister istemez O’na teslim olmuşlardır ve yalnız O’na döndürüleceklerdir”. Aliimran 83

“Hâlbuki göklerde olan ve yerde bulunan hareket eden bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan sâdece Allah’a secde eder.” Nahl 49

“Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân’ın huzuruna kul olarak çıkmasın. And olsun ki Allah onların hepsini kuşatmış, kendilerini ve yaptıklarını bir bir saymıştır. Kıyamet günü onların herbiri Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaktır.” Meryem 93-95

“Sûra üfürüleceği gün, Allah`ın dilediği dışında herkes, göklerdekiler, yerdekiler dehşet içinde kalacaktır. Hepsi boynunu bükmüş bir halde O`nun huzuruna gelir. “Neml 87:

“Biz, gökleri de yeri de bunlar arasındakileri de eğlenip eğlendirelim diye yaratmadık.” Enbiya 16

“Şu bir gerçek ki, geceyle gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında, Allah`ın göklerde ve yerde vücut verdiği şeylerde, sakınan bir topluluk için sayısız ayetler vardır.” Yunus

Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla ve yaratmayı sınırsız yapan Rabbimizi tanıdığımız kadarıyla evrende bizden başka sayısız uygarlıklar olduğunu anlayabiliriz.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)