10# Gökler yedi tabaka mıdır?

Kuran’ın yakın zamanlarda anlaşılmış en ilgi çekici gerçeklerinden bir tanesi de gökyüzünün yedi katman olduğunu haber vermiş olmasıdır.

“Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. (Talak 12)”

Kuran gökler tabirini hem atmosfer için hem evren için kullandığını daha önce belirtmiştik. Evrenin farklı yapıları ve kanunları olan çeşitli tabakalardan oluştuğu bilim tarafından açıklansa da kaç tabakadan oluştuğunu henüz aydınlatamadı fakat atmosferimiz için bu tabakalar aydınlatılmıştır.

Ayette göklerin yedi kat olduğunu ve yerden de yine bir o kadar yani yedi kat yaratıldığını bildiriyor. Bazı materyalist sitelerde gökyüzünün yani atmosferin 5 kattan oluştuğunu, onun için Kuran’ın burada yanıldığını yazar. Hiçbir sözünde eğrilik bulamayacağınız Kuranın hangi ayetini ele alsanız üzerinde Tanrı’nın damgasını görüyorsunuz. Tek bir delil bile anlayan akıllara yetecekken çok sayıda mucize ayetlerini gösteriyor ama anlamaya kendini kapatan insan yine anlamayacaktır. İnandırmak bizim görevimiz değil, gerçekleri ortaya koyalım yeter.

Gelelim atmosferin katlarındaki 5 sayısı ile 7 sayısı arasındaki bu tartışmanın nereden kaynaklandığına. Atmosfer 5 büyük katman ve 2 ara katmandan oluşur. Atmosferin katmanları, yeryüzünü çevreleyen ve her birinin işlevi farklı olan gaz katmanlarıdır. Toplamda 5 ana katmandan oluşur. Ozonosfer ve iyonosfer ara katmanlardır. Temel katmanlar (alçaktan yükseğe) aşağıdaki şekilde sıralanır:

Temel katmanlar: Troposfer Stratosfer Mezosfer Termosfer Ekzosfer

Ara katmanlar: Ozonosfer İyonosfer

Bunlar dışında Manyetosfer olarak bilinen alan ise Atmosferde bulunan katmalardan biri değildir. Dünya’nın manyetik alanıdır ki mıkantısın manyetik alanına benzer. Mıknatısın manyetik alanı mıknatısın katmanı olmadığı gibi manyetosfer de gökyüzünün bir katmanı değildir, bir manyetik alandır.

Peki, Ozonosfer ve İyonosfer katmanları, neden bir varlıkları, yani kendine özgü parçacıkları ve diğer katmanlardan ayıran spesifik özellikleri olduğu halde ara katmanlar olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu katmanlar diğer katmanların sahasını onlarla paylaşıyorlar. Ozonosfer, Stratosferden farklı olmasına rağmen onun sahasını paylaşır. İyonosfer ise Termosferi tamamen kapsarken, mezosfer ve ekzosferin bir kısmını kapsayan bir alanı bu katmanlarla paylaşır. Yani varlıkları ve görevleri olduğu halde diğerlerinden ayrı bir mekanı işgal etmediklerinden dolayı, atmosfer, mekansal olarak beş ana mekandan fakat görevsel ve yapısal olarak yedi tabakadan oluşur.

Bilim yedi ayrı isimde ve farklı görevleri bulunan tabaka ismi saydıktan sonra bunların bazılarının özellikleri benzediği için ve birbirlerine yakın oldukları için aynı tabaka altında kabul etmiştir, fakat alt tabakalara ayırmak, yedi tabaka olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu tabakaların birbirine yakın olması, çok ince veya kalın olması, birbirinin içine geçmiş olması ayrı görevleri bulunan ayrı yapılar olduğu gerçeğini değiştirmez. Şöyle de diyebilirsiniz “Gökyüzü alt tabakalarıyla birlikte yedi katmandır”. Bu açıdan bakıldığında şöyle bir soru akla gelir. Kuran gökyüzü tabakalarının sayısına beş tanedir demiş olsaydı, materyalistler ne derlerdi. Ben söyleyeyim, derlerdi ki; “Alt tabakalarıyla beraber yedi tabakadır, Kuran’ın yanlışını bulduk işte”. Evet aynen böyle derlerdi.

Aşağıdaki şekilde bu katlar görsel olarak daha iyi kavranabilir. Solda ana 5 katman ve sağda da onların mekanını paylaşan görevleri farklı diğer 2 katman görülmektedir.

maxresdefault.jpg

Başka bir ayette ise bize her tabakanın görevleri olduğunu bildiriyor.

“Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. (Fussılet 12)”

İşte de özet olarak bilimin açıkladığı görevleri verelim.

1- Troposfer: içinde Dünya’daki yaşam için gerekli gazlar bulundurmaktadır.

2- Stratosfer: Bu katmanın en önemli özelliği hava tutucu olmasıdır ve bundan dolayı hava kirliliği Dünya’da kalıcı olmaktadır.

3- Mezosfer: En önemli özelliği bu katmanda sürtünmenin yüksek olması ve küçük gök taşlarının sürtünmeyle buharlaşarak kaybolmasını sağlamaktır.

4- Ozonosfer: Ozon gazları bu kısımda bulunmakta ve böylece güneşten gelen ultraviyole ışınlar bu tabakada tutulmaktadır. Ozonosfer Dünya için koruyucu bir tabakadır.

5- Termosfer: Sıcaklığı güneşin etkisine göre 200 ile 1600 °C’dir. Bu katmanda gazlar iyon halinde bulunur ve iyonlar arasında elektron alışverişi oldukça fazladır. Bu nedenle haberleşme sinyalleri ve radyo dalgaları çok iyi iletilir.

6- İyonosfer: elektromanyetik dalgaları yansıtır. Radyo dalgaları bu tabakadan döner.

7-Ekzosfer: Uzaydan gelen kozmik ışınlara, meteorlara karşı kalkan görevi görür. http://www.softschools.com/facts/weather/exosphere_facts/2198/

Peki 1400 sene önce gökyüzünün tabakalardan oluştuğunu ve her birinin görevleri olduğunu kim bilebilir? Gökyüzünün katmanlı olduğu diğer bazı dinlerde de varsa, peki böyle her birinin görevleri olduğunu Kuranın bildirmesi ve bunun tam yerine oturmasına materyalistler nasıl bir bahane bulacaklar?

“Eğer onlara “Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye sorsan, hiç şüphen olmasın ki “Allah!” demekten başka cevap bulamayacaklardır. (Lokman 25)”

1400 sene önce gökyüzünün ve yeryüzünün katmanlardan oluştuğunu, o zamanın NASA teknolojisine sahip bilim adamlarından (!) başka kim bilebilir? Gökyüzünün tabakalı olması diğer bazı inançlarda da vardı, bu durum her ne kadar sonradan insan eliyle değiştirilseler dahi bütün dinlerin kökenlerinin İlahi olarak geldiğini göstermez mi? Bunun tersini iddia edenlere şöyle sormak isterim, canlılar arasındaki benzerliklerden, bunların hepsinin atasının bir olduğuna emin olup şiddetle savunduğunuz halde dinler arasındaki benzerliklerin bir kaynaktan geldiğine neden ihtimal bile vermiyorsunuz, bu nasıl bir adalettir? Bunun cevabı da ancak “tutuculuk” olabilir. Yani dinleri kanıtlayan hiçbir görüşe açık olmamaktır. Böyle görüşlerin, dinler arasında aykırılık görünce bunu aleyhte kullanırken gördükleri benzerlikleri de aleyhte kullanmaları şaşırtıcıdır. “Şu neden sadece islamiyette geçiyor diğer dinler de bu şekilde değil” dediklerini çok görürsünüz. Benzer bir bilgi görürlerse “bu diğer dinlerden alınmış” derler. Aynı kaynaktan gelen bilgilerin benzer olması normal değil midirki, bunu yokluğun kanıtı olarak kullanmaya çalışıyorlar.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

9# Aralarında perde olan iki deniz

İki denizin karışmamasını ifade eden, “Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir perde/engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler.” (Rahman, 19-20)

“İki denizi salıveren de O’dur. Biri tatlı, susuzluğu giderici; biri ise tuzlu, acıdır. Bununla berâber aralarına bir engel ve aşılmaz bir sınır koymuştur.” (Furkan, 53) ayetlerinde bahsedilen nedir? Oysa sular doğası gereği birbirine karışır.

Cevap:

Okyanuslar içinde büyük akıntılar vardır ki tuz oranı ve sıcaklık seviyeleri, içinden geçtiği okyanustan farklı olduğu halde, adeta bir damarın dokuyu besleyecek kanı iletmesi gibi hedef noktalarına iletilirler. Örneğin bunların en büyüklerinden bir tanesi “Gulf Stream sıcak su” akıntısıdır ki Meksika körfezinden başlayarak sıcak suları kendi rotasında Grönland’ın kuzeyine kadar götürerek burada iklimin yumuşamasını ve kuzeyin yaşanabilir bir hal almasını sağlar.

“Yolculuğuna Meksika Körfezinden başladıktan sonra Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarını takip ederek, Florida kıyılarına oradan da Newfoundland’a hareket eder. Akıntı bundan sonra Atlantik Okyanusunu geçer ve 30°D, 40°K dolaylarında ikiye ayrılır; bir kolu Avrupa’nın batı kıyılarına ulaşır, öteki ise Batı Afrika kıyılarına doğru hareket eder. Akıntı’nın Meksika Körfezi’ndeki hızı 3,5 knot (6,5 km/saat) olarak ölçülmüştür. Buradaki debisi 30 milyon metreküptür ki Missisipi Nehri’nin birkaçyüz katıdır. Hatteras Burnu’nda hızı 1 knot’a kadar düşer. Kıta sahanlığından akan akıntının sıcaklığı Kıtanın sahilinden akan soğuk güney akıntısıyla ‘Soğuk Duvar’ adı verilen yapıyı oluşturur. Burada akıntının derin mavi suları diğer sulardan rahatlıkla ayırt edilebilir.” https://tr.wikipedia.org/wiki/Gulf_Stream

Görüldüğü gibi bilim bile bu durumu Kuran’da geçen ifadelerle anlatır ve Kuranın Perde dediğini Duvar olarak adlandırır.

“Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, âdeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. (Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93)”

Bu duvar oluşumunun asıl nedeni tuzluluk ve sıcaklık farklarıdır. Okyanusun tuz seviyesinin üstünde tuz içeriğine sahip nehirler okyanus altından akarken, düşük tuz içerikli sular yukarıdan akarlar. Bu sular insan vücudundaki vena (toplardamar) ve arterlere (atardamar) benzer şekilde güneyden kuzeye sıcak su götürür ve oradan dönüp kuzeyden güneye sıcak su transferi yaparlar. Dünya’nın iklimini düzenleyen bu olaya “thermohaline sirkülasyon” denir ki “thermo” kelimesi akıntıların sıcaklık farkını “haline” kelimesi tuzluluk farklılıklarını anlatır. Dünyanın en büyük akıntılarını gösteren bir figür şöyledir;

Thermohaline_Circulation_2-637x400

Meşhur “Gulf Stream” akıntısı ise şöyle bir rota izler.

fig-1-golf-stream-overview_thumb

Aşağıdaki de akıntının oluşturduğu termal etkinin görüntüsüdür.

Bunlar birinci ayeti ispatlar. Peki ikinci ayetteki tatlı ve tuzlu suyun karışmaması ne demek, bu nerede olabilir? Düşünelim o zaman, denizlerin tatlı su rezervi neresidir? Cevap; kutuplardaki buz denizleri.

Sıcak su akıntısı, Grönland buzullarının erimesini sağlayarak eriyen tatlı suyun daha az yoğun olduğu için yukarıda kalmasını ve güneye inen soğuk su akıntılarının ise yoğunluğundan dolayı batarak daha aşağıda seyretmesini sağlar. Bu olaya Halocline denir ki Tatlı ve tuzlu su arasında bir bariyer oluşumu gerçekleşir. Bu Halocline bariyerinden dolayı kuzey buz denizinde buzul alanlarında, denizin üst kısmında tatlı suya erişebilmeniz ve 50 metreden aşağıda ise tuzlu suya ulaşabilmeniz mümkündür. Doğası gereği hemen karışan su görüldüğü gibi görünmez bir halocline bariyerinden dolayı hemen birbirlerine karışamamaktadır. Aralarındaki halocline engel onları jilet gibi birbirinden ayırmaz, her iki kütlenin dev boyutlarına göre küçük kalan, kademeli bir geçişe izin verir. İşte tatlı ve tuzlu suyun denizde karışmaması, Kutup denizlerinde net görülür ki, Nature dergisinde yayınlanmış bir makalede ayrıntılı şekilde bu durumu okuyabilirsiniz. Aşağıdaki resim bu makaleden alınmıştır. Kaynak: Lique, Camille. (2015). Ocean science: Arctic sea ice heated from below. Nature Geoscience. 10.1038/ngeo2357.

Figure-1-Layers-in-Arctic-waters-In-the-Arctic-Ocean-a-cold-fresh-water-layer

Diğer bir görsel;

temperature-salinity-density-notes-1112-6-728

Kaynak: http://rumorfriends.blogspot.com.tr/2011/12/cenote-angelita-river-under-sea-brief.html

Yine Karadeniz’de de 2010 yılında araştırmacılar tarafından büyük ve tuzlu bir denizaltı nehri keşfedilmiştir. https://en.wikipedia.org/wiki/Black_Sea_undersea_river İçinde ağaçlar olan ve birde şelale bulunan, deniz içinde bir akıntıdır bu. Aşağıda 3-D radar görüntüsü verilmiştir. http://www.messagetoeagle.com/remarkable-rivers-with-trees-leaves-and-waterfalls-hidden-under-the-sea/

underwaterriver

Meksika’da orman içinde Cenota Angelita adı verilen bir yer altı mağarası nehrinin, üstte tatlı su içerdiği altta ise tuzlu su içeriğine sahip olduğu belirlenmiştir. Tatlı ve tuzlu suyun burada neden karışmadığı, kaşifi tarafından yine halocline bariyer ile açıklanmıştır. http://rumorfriends.blogspot.com.tr/2011/12/cenote-angelita-river-under-sea-brief.html

cenote-angelita-300x189

Anatoly-Beloshchin-Underwater-River-copy

Anatoly-Beloshchin-Underwater-River-11-750x420

Resimde, yüzücünün altındaki ikinci tuzlu su birikintisi görünüyor ve bu su, üstündeki tatlı su ile karışmıyor. Bu resim bir deniz değildir, doğada bu tür durumların olabileceğini göstermesi açısından dikkat çekici olduğu için eklenmiştir.

Sonuç olarak henüz gizemlerinin çok küçük bir kısmı bile çözülmemiş okyanuslar hakkındaki şu ana kadar ki bilgilerimiz bile ayetlerin ifade ettiği denizlerin arasında bir perde ile ayrılması olayının doğruluğunu göstermektedir. Üstelik ayetler denizlerin tuz farklarından ve bu farkın sonucu olan aralarındaki bir perdeden veya bilimin dediği gibi bir duvardan üstüne bastırarak bahsediyor ki, o zamana göre bilinmesi imkânsız olan bir bilgidir bu. Bu gerçek bile tek başına Kuran’ın Allah’ın sözleri olduğunu kanıtlamaz mı?

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

8# Zülkarneyn, yecüc mecüc ve güneşin balçıklı göze suyunda batması

Zülkarneyn tarihte yaşamış önder ve dindar kişilerden biridir ki, kehf suresi 83-98. ayetler arasında onunla ilgili bazı bilgiler verilmiştir.

Zülkarneyn’in kim olduğu veya olabileceği ile alakalı yüzyıllar boyunca her devrin insanı kendi devrinin anlayışına ve bulgularına göre çok sayıda yorum yapmıştır. Büyük iskender olabileceği, Pers kralı Kuros olabileceği, Bilge kağan olabileceği, Yemen krallarından biri olabileceği, uzaya yolculuk yapan biri olabileceği, Meksika-Mısır-Çin piramitler bölgesini dolaşan biri olabileceği belirtilmiştir. Bu konuda akademik makaleler ve tezler de vardır. Bu konunun detayını “Kuran’ın ışığında Zülkarneyn kıssası” isimli geniş kapsamlı tez’den okuyabilirsiniz.

Belirttiğimiz gibi insanların bu konudaki yorumları kendi devrinin anlayışı ile sınırlıdır. Örneğin Amerika kıtasının henüz keşfedilmediği zamanlarda, Zülkarneyn’in en batı’ya gitmesi, önce bir çok alim tarafından Afrika kıtasının Atlas okyanusu kıyıları olarak yorumlanmıştır. Mantıklı görünen bu önermeye göre Zulkarneyn bir Dünya keşfine çıkmış ve eski zamanlarda Dünya’nın sonu kabul edilen ve inanışa göre Tanrı’nın bu sonu belli etmek için sınır taşları olarak koyduğu Herakles (Herkül) sütunlarının (Cebelitarık boğazı) ötesine çok fazla keşif seferi yapılmamıştır.

Zülkarneyn’in bu seferlerinde üç rota üzerinde gittiği anlaşılmaktadır. Bu gidişte yürüyerek değil bir araç iledir. Çünkü ayetlerde bu gidişleri “fe etbea sebeba” olarak açıklamıştır. Yani “bir sebebe tabi oldu” Kehf 85. Araplarda “sebep” Türkçede’ki “araç” kelimesinin karşılığıdır. Mitolojiyi ve hayal gücümüzün yaratıcılığını bir kenara bırakırsak eski devirlerdeki en iyi araç gemilerdir.

BİRİNCİ ROTA BATIYA

Ayetlerde geçen “O da, bir sebebe tabi oldu. Nihayet güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara balçıklı/kızgın bir gözede batmakta buldu, yanında bir kavim gördü. Dedik ki: “Ey Zulkarneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin.” (Kehf Suresi, 18/85-86), ifadelerinde geçen “Hamietin” kelimesi balçıklı, bulanık veya sıcak/kızgın anlamlarında olduğu tefsirciler tarafından bildirilmiştir. Ayette göze diye tabir edilen “ayn” aynı zamanda “göz, göze veya pınar” demektir. Ayet aslında güneşin bir suyun içine girdiğini söylemiyor. Bunun en önemli delili; Kuran dilinde bir sıvının içine batmak, “gareke” fiiliyle yani gark olma ile kullanılır. İnsanların ve gemilerin sular içine batışı vs. her türlü nesnenin suda batıp kaybolması için “gareke” kullanır. Fakat bu ayette “gareke” değil “gurub” fiili kullanılmıştır. Bu ise güneşin akşam vaktinde gözden kaybolması için kullanılır. eğer Kuran güneşin sıvı içine girmesini kast etseydi “gareke” kullanması gerekirdi.

“”…yanında bir kavim gördü. Dedik ki: “Ey Zulkarneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin.” Ayetten anlaşılan orada halkı zalim bir kavim buluyor ve bunlar hakkında karar Zülkarneyn’e bırakılıyor. Doğru kararı verebilecek olgunluğu taşıyan bir kişi olduğu belli oluyor.

Güneşin Kızgın Balçıklı Göze İçinde Batması

“Kızgın, balçıklı bir göze” ifadesinden, bir krateri veya yanardağ patlamasını görmüş olabileceği çeşitli alimler tarafından dile getirilmiştir. Çünkü yanardağ patlamasından sonra devam eden lav akıntıları bir gözeden (kaynaktan) çıkan kızgın akıntılar demektir. Demek oluyor ki Zülkarneyn, batı seyahatinde aktif bir yanardağa akşam saatlerinde rastladı ki  hem lavların akışını hemde güneşin batışını beraber seyretti.

Bu konuda ilginç bir nokta da şudur ki, gözedeki maddeden “hamiye-balçık” olarak bahseden ayet bu “hamiye” kelimesini bir de insanın yaratılışı için kullanmaktadır. “Şübhesiz insanı, salsalin’den (kuru bir çamurdan), hamein mesnun’dan (şekillenmiş bir balçıktan) yarattık. Hicr 26” Buradaki “hamein” ile Zülkarneyn’in gördüğü “hamiye” aynı kökten gelen kelimeler olup “kızgın” ve “balçık” anlamlarına gelir. “Mesnun” ise şekillendirmek demektir. Bilindiği gibi lavlarda kızgın birer balçıktır, yani kızgın ve koyu bir akışkandır. “Hamein mesnun” ifadesinin lav akıntılarını ne kadar güzel anlattığını görebiliyor musunuz?

Bugün bilim insanları, volkanın içindeki lavların insanın vücudundaki bütün elementleri taşıdığını, hatta toprağın da anası olduğunu  bildiriyor. Hatta ilk amino asitlerin birleşip bir protein meydana gelebilmesi ancak bu yanardağ ortamlarında olabilir diye ekliyorlar. Hicr 26 ayeti, Dünyanın ilk hali olan lavlarla birlikte, insanın yaratılış sürecinin de bu ortamda başladığını gösteriyor ki, bu konu başka bir yazıda ele alınacaktır.

Demek ki “hamietin” kelimesinden de anlaşılacağı üzere Zülkarneyn’in güneşi kızgın balçıklı gözede batıyor görmesi, akşam gün batımında gördükleri lavlarını akıtan aktif bir yanardağı anlatıyor.

 

volcano_from_air

İKİNCİ ROTA DOĞUYA

Batı seferinden sonra Doğuya yöneldiği şu ayetlerle açıklanıyor.

Nihâyet güneşin doğduğu yere, varınca, onu öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, onun (o güneş ışıklarının) altında kendileri için bir siper yapmamıştık.” Kehf-89

Alimler bu kişiler için genel anlamda düzlüklerde yaşadıkları ve üzerleri yarı çıplak veya tamamen çıplak, bulabilirlerse hayvan derileri giyen ilkel topluluklar oldukları yorumlarını yapmışlardır veya dağlar olsa bile ilkel bir kabile olduğundan dolayı Zülkarneyn’in bunlarla diyaloğa geçtiğine dair bir bilgi verilmemiştir. Demek ki gördüğü insanlar ilkeldi ki onlarla irtibat kuramadı, belki Zülkarneyn irtibat kurardı fakat ilkelliklerinden dolayı kaçtılar.

ÜÇÜNCÜ ROTA

Daha sonra üçüncü rotasında doğu veya batı diye bahsedilmeyen bir yöne (aynı yolculuğun devamı olsa gerek, muhtemelen kuzeye veya güneye olması gerekir) doğru ilerliyor ve tamamen farklı bir kavimle karşılaştığı söyleniyor. Bu kavmin lisanının çok değişik olduğundan neredeyse anlaşılamayan bir lisan olduğundan bahsediliyor. Önceki alimler bunların dillerinin neredeyse tercümanlar tarafından bile anlaşılmadığı yorumunu yapmışlardır.

Nihâyet iki set arasına varınca, bunların önünde öyle bir kavim buldu ki, (lisan ve anlayış cihetiyle) hemen hemen söz anlamayacak bir hâlde idiler. Kehf 93

Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye’cüc ve Me’cüc bu memlekette fesad çıkaran kimselerdir. Bu yüzden bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi (bir ücret) verelim mi?’ Kehf 94

Burada “hemen hemen” denmesi muhtemelen yakın bölgeden götürülen tercümanların bile bu dili zorlukla anladıklarını gösterir. Orada sürekli fesat, kargaşa çıkaran bir topluluk için yardım isteniyor. Bunun karşılığında vergi verilmesi teklif ediliyor. demek ki bu kavim vergi vermeyi bilen ve ilkel olmayan bir kavim fakat lisanı bölge halkına değişik geliyor.

Zülkarneyn vergiyi kabul etmiyor, belki keşif gezisinden elde ettikleri, Rabbinden lütuf olarak ona fazlasıyla yeter görünüyor.

(Zülkarneyn:) ‘Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin vereceğinizden) hayırlıdır; şimdi bana bir kuvvetle (gücünüzle) yardım edin de sizinle onların arasına aşılmaz bir sed yapayım.’ Kehf 95

‘Bana demir kütleleri getirin!’ (dedi). İki set arası (bunlarla dolup) aynı seviyeye geldiği zaman: ‘Körükleyin!’ dedi. Nihâyet onu (o demir kütlelerini) kor hâline getirince: ‘Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim!’ dedi. Kehf 96

Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşmaya güç yetirebildiler! Ne de onu delmeye tâkatleri yetti! Kehf 97

Sonrasında ise bu Ye’cüc ve Me’cüc denen vahşi toplulukla, yardım isteyen topluluk arasına demirden bir engel yaptığından bahsediliyor. Bu engeli devasa bir engel olarak düşünmeye meyilliyiz fakat belki de bir geçidin ağzını kapatan devasa olmayan fakat kalın demirden yapılmış sağlam bir kapı idi. İçeride kalan toplulukta ilkel olduğu için bir çırpıda sıkıştıkları bu kafesten bir çırpıda kurtulabilecekleri yöntemleri bilmiyorlardı. Nevşehir yeraltı kentlerini gezenler bilirler, kenti saldırılardan korumak için geçit girişlerine sağlam olarak yapılan bu tür kapılarla düşmanın geçidi geçmesi engellenmektedir.

Bu bilgileri verdikten sonra Zülkarneyn’in, Kartaca’lı Hannon benzeri bir sefer yapmış olabileceğine gelelim. Kartaca’lı Hannon Akdeniz’in büyük merkezlerinden biri olan Kartaca halkı adına 30.000 kişi gibi o zamana göre büyük bir ordu sayılabilecek bir toplulukla Afrika’nın batı sahil şeridini dolaşmış, oralarda koloniler kurmuştur. Halkın kralı veya generali olması muhtemeldir. Bu olay M.Ö. VI. yüzyıl sonu ve V. yüzyıl başı arasındaki bir zaman dilimi içerisinde meydana gelmiştir. Kayıt altına alınan bu keşif seferinin günlüğü de, diğer periplus’lara benzer şekilde, entelektüel gemiciler tarafından oluşturulmuştur.

hannon

Kartaca’lı Hannon’un Zülkarneyn olduğunu iddia etmemekle birlikte, yukarıda bahsedilenler ışığında aralarındaki benzerlikler dikkatimizi çekmiştir. Yukarıda ki gezi rotası, E. Kurul, “Kartacalı Hannon ve Batı Afrika Kıyılarına Seyrüsefer”. Phaselis I (2015) 231-260. DOI: 10.18367/Pha.15012 makalesinden alınmıştır.

Peripluslarda yazılanlardan bazılarına bakalım:

  • Buradan yelken açınca da büyük bir nehir olan ve de Libya topraklarından denize dökülen Liksos Irmağı’na ulaştık. Bu nehrin kıyılarında Liksitai olarak bilinen göçmen insanlar sürülerini otlatıyorlardı, onlarla dost olana kadar belirli bir süre onların yanında kaldık.
  • Bu toprakların iç kesimlerindeyse misafir sevmez Aithiopialılar ikamet etmekteydiler, büyük dağlarla bölünmüş olan topraklarındaysa vahşi hayvanlar yaşamaktaydı. Liksos Irmağı’nın da bu dağlardan aktığı söylenmektedir. Bu dağların eteklerindeyse ilginç görünümlü insanlar olan Troglodytai (mağara insanları) yaşamaktaydılar. Liksitai halkı onların atlardan bile daha hızlı koştuklarını beyan etmekteydi.
  • Onlardan (Liksitai halkından) tercümanlar alarak çorak kıyı boyunca güney istikametinde iki günlük bir sefer yaptık. Oradan da tekrar bir kişinin bir gün boyunca alabileceği yol kadar doğu istikametinde sefere devam ettik. Vardığımız yerdeki bir körfezin ucunda çevresi toplam beş stadia genişliğinde olan küçük bir ada keşfettik
  • Buradan da geniş bir nehir boyunca ilerleyerek Khretes adında bir göle ulaştık. Bu gölün içerisinde Kerne Adası’ndan daha büyük olan üç tane ada vardı. Buradan (adalardan) itibaren bir günlük bir deniz seferi yaptıktan sonra yolculuğu sona erdirerek gölün diğer ucuna ulaştık. Bu gölün üzerinde hayvan postuna bürünmüş olan yaban insanlarla dolu yüksek dağlar uzanmaktaydı, onlar taşlar atmak suretiyle bizleri kendilerinden uzak tuttular, karaya ayak basmamızı da engellediler.
  • Oradan da güneye doğru kıyıyı takip ederek on iki gün süresince denizde yol aldık, (geçmiş olduğumuz) bu kıyılarda Aithiopia’lılar ikamet etmekteydiler ve hem bizden kaçıyorlar hem de sabit bir yerde durmuyorlardı. Onlar beraberimizdeki Liksitai halkı için bile anlaşılmaz olan şeyler (farklı bir dilde) konuşuyorlardı.
  • Bu dağların etrafında iki gün boyunca yol aldıktan sonra karaya doğru olan tarafında bir ovanın uzandığı uçsuz bucaksız bir körfeze vardık. Geceleyin buralarda belirli mesafelerle her yerde ortaya çıkan ve kâh daha büyük kâh da daha küçük ateşler gördük.
  • Oradan su aldıktan sonra büyük bir körfeze varıncaya kadar sahilin önündeki hat
    boyunca beş günlük yol aldık, tercümanlar bu körfezin Batının Boynuzu olarak adlandırıldığını söylediler (yukarıdaki resimde görülüyor). Bu körfezde büyük bir ada, bu adadaysa deniz suyundan meydana gelmiş olan bir göl vardı ve bu gölün içerisinde de başka bir ada daha vardı. Gündüz vakti bu adaya ayak bastığımızda hiçbir şey göremedik, ağaçlık bir alan dahi yoktu, ancak geceleyin yanmakta olan birçok ateş gördük. Ayrıca hem flüt hem de tef seslerini, davul gümlemelerini ve çok yoğun uğultuları da işittik. O vakit korkuya kapıldık ve rahipler bize adayı terk etmemizi salık verdiler.
  • (Oradan) çabucak yelken açtıktan sonra tütsülerle dolu bu alevli toprakları transit geçtik. Buralardan (sahilin üzerinden) muazzam büyüklükteki volkanik lav dalgaları denize akmaktaydı. Sıcaklık sebebiyle sahil (kara) ayak basılmaz durumdaydı. (Bu dağ için en güçlü tahmin Gine sınırlarında bulunan Kakoulima dağıdır. Alttaki resimde yeri gösterilmiştir.)Ekran Alıntısı
  • Buradaki volkanik lav akıntılarını arkamızda bırakmamızın üç gün sonrasındaysa
    Güneyin Boynuzu olarak adlandırılan koya vardık. Bu koyun ucundaysa tıpkı önceki adayı andıran ve içinde bir göl olan bir ada vardı. Bu gölün içindeyse başka bir ada (daha) mevcuttu ve yaban insanlarla doluydu. Kadınlar açık arayla daha büyük bir çoğunluğa sahipti, vücutlarındaysa kıllar vardı. Tercümanlar bu kadınları Goriller olarak adlandırıyordu. Erkekleriyse takip etmiş olmamıza rağmen ele geçirmemiz mümkün olmadı zira hepsi tepelere tırmanarak ve de taşlarla kendilerini savunarak kaçtılar. (Yakalanan) üç kadın ise, kendilerini götürenleri hem ısırmak ve hem de tırmalamak suretiyle onlarla gitmek istemiyorlardı. Lakin bu kadınları öldürerek derilerini yüzdük ve yüzdüğümüz derileri de Kartaca’ya götürdük.

Periplusta Hannon ile Zülkarneyn’in yaşadıkları arasındaki benzerliklere baktığımızda ilgi çekici benzerlikler olduğunu görürüz.

  • 30.000 kişilik güçlü bir ekiple yola çıkan Hannon savaş için değil keşif için bir sefer düzenliyor. Ayetlerden de Zülkarneyn’in savaş seferi değil keşif seferleri düzenlediği anlaşılıyor.
  • Ayetler olayları Zülkarneyn’in gözünden anlatıyor. Örneğin, “Güneşin balçıklı bir göze içinde battığı yere vardı” gibi kesinlik ifade eden bir söyleyiş yerine “Güneşin balçıklı bir göze içinde batarken buldu” demek Zülkarneyn’in gözünden yaşadıklarını aktarmaktır. Sonra “neredeyse sözden hiç anlamayan bir kavim buldu” demek Zülkarneyn’e göre anlaşılmayan demektir, yoksa kendisini herşeyi bilen olarak tanıtan Allah için bu böyle değildir. Peripluslarda yolculuklarını tanımladıkları ve yukarıdaki haritada da yolculuklarının rotası göründüğü gibi, önce batı taraflarına giderek herakles sütunlarını geçmişler burada tanıştığı dost kavimden tercümanlar almışlar, “batı boynuzu” dedikleri yerden doğuya yönelmişler, doğuya ulaştıktan sonra ise güneye indiklerini ve “güney boynuzu” bölgesinden geri döndüklerini belirtmişlerdir.
  • Bu yolculukta hayvan postuna bürünmüş olan yaban insanlarla karşılaşmışlardır, bu, ilkelliğin ve evsizliğin dolayısıyla güneş altında korunaksız yaşıyor olmanın göstergesidir. Ayette ki “onun (o güneş ışıklarının) altında kendileri için bir siper yapmamıştık” cümlesini hatırlatıyor.
  • Tercümanları için bile anlaşılmaz olan dillerle konuşan kabilelerle karşılaştıklarını belirtmişlerdir. Ayette de bu tür insanlarla karşılaştıkları belirtilmiştir.
  • Sonra kızgın lavların suya aktığı bir yanardağla karşılaştıklarını belirtmişlerdir ki bu yanardağın yukarıda konumu verilen Kakoulima dağı olduğu sanılmaktadır. Bu da daha önce belirttiğimiz gibi “balçıklı bir göze” olarak Kartacalı Hannon’un gözüne görünmüş olabilir. Ona göre batının bu en uç noktasında ki güneşin batış manzarası aynen böyledir.
  • Vücutları kıllarla kaplı kadınların çoğunlukta olduğu bir kabile ile karşılaşyorlar ki, çok vahşi oldukları belirtiliyor. Konumları ise bir adanın ortasında bir göl ve bu gölün içinde olan başka bir adada yaşıyorlar. Eğer kıta sahilinde başka bir halk yaşıyorsa, muhtemelen onlardan göl ve deniz ile ayrılmış bu topluluk ile aralarında uyuşmazlıklar olacaktır. Çünkü ilkel kabile karnını doyurmak için özellikle geceleri sıklıkla yerel halka saldıracaktır.
  • “Batı’nın boynuzu” ve “Güney’in boynuzu” olarak adlandırdığı iki yer geminin (ayetteki sebeb tabiri) rotasının kırılma noktalarını oluşturuyor. Yani yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi batının boynuzundan rotayı doğuya çeviriyor ve daha sonra “Güneyin boynuzuna” uğrayıp geriye dönüyor. Yani iki tane boynuzdan geçtiğini belirtiyor. Zülkarneyn’in kelime manasına baktığımızda, “Karn” (boynuz) kelimesi üzerine şu yorumlar yapılmıştır: “Arapçada, ‘karn’ kelimesine ‘boynuz’, ‘hayvanda başın boynuz yerleri’, ‘boynuz yerinden sarkan saç’; ‘çağ’ (devir-asır), ‘nesil-kuşak’ gibi manalar verilmektedir. Ona bu ismin (Zülkarneyn) veriliş sebebi ile ilgili görüş ayrılıklarına gelince; onun iki tane saç örüğünün bulunduğu ve bundan dolayı ona bu ismin verildiği söylenmiştir ki, bunu es-Salebî ve başkaları nakletmektedir. Çünkü örükler de başın kamlarıdır (boynuzlarıdır -ki Zülkarneyn, boynuzları olan, boynuz sahibi demektir. Hatta bu boynuz sahibi olma o kadar mitolojik bir efsaneye dönüştürülmüştür ki, Zülkarneyn’in boynuzlarını saçlarıyla sakladığı boynuzunu gören berberlerini traştan sonra öldürttüğü gibi mitler yayılmıştır. kelime manasına baktığımızda, “Zül” iki, “karn” boynuz ve “eyn” sahibi demektir. Kelime manası “iki boynuz sahibi”dir. Kartacalı Hannon’un iki boynuza yaptığı seferler ile arasındaki şaşırtıcı benzerlik şaşırtıcı değil midir? “Karn” kelimesinin bir diğer anlamının “çağ” olduğunu söylemiştik ki, çok uzun süren bir çağdır. Bazı alimler Zülkarneyn’in iki çağın insanlarıyla buluşmuş olabileceğini yazmıştır ki, buradaki yabanıl ve kıllı insanların avcı-toplayıcı ilkel insanlar olması muhtemeldir. Bu manaya göre de Kartaca’lı Hannon iki boynuza ulaştığı gibi, iki çağın insanlarıyla tanışmış oluyor. Örneğin taş devrinden veya tunç devrinden çıkamamış insan toplulukları. Zülkarneyn’de böyle bir durum yaşadıysa, “karn” kelimesi ile anlatmak ancak Kuran’a mahsus bir görüş ister.
  • https://www.metrum.org/mapping/hanno.htm Şu adreste bulunan detaylı araştırma makalesinde de bulgularımızı destekleyen ilginç bilgiler verilmektedir. Örneğin: Hanno’nun Cape Verde yarım adasındaki şimdilerde “Les Mameles” yani memeler olarak adlandırılan karşılıklı 2 büyük dağı gördüğünden ve onları tarif ettiğinden bahseder. Bu da ayette geçen “iki seddin arasına ulaştı” sözlerini hatırlatıyor. Bu geçit vermez dağlardan oluşan 10 adalık bölgenin ve muhtemel diğer bölgelerin demir bir set veya bir geçidi kapatan dayanıklı bir demir bariyer yönünden araştırılması da gerekir. Bu bariyer bir geçidi kapatıyorsa çok büyük olmasına gerek yoktur. Bölgeye ait internetten ulaştığımız iki fotoğrafı aşağıya ekledik.
  • cape verde
  • OLYMPUS DIGITAL CAMERAhttps://en.wikipedia.org/wiki/Geography_of_Cape_Verde
  • Aynı makale, Statius Sebosus adlı coğrafyacının atlas okyanusunun batısına olan seferinde Gorgos olarak adlandırdıkları bir adaya uğradıklarından bahseder ki eski Yunanlılara göre burası “güneşin battığı yerdir” ve “gece krallığının” hesperidleri burada yaşamaktadır. Makalede Hanno’nun kıllı insanları gördüğü yerin burası olduğu yazar. Hesperidler için şuraya bakabilirsiniz:  https://tr.wikipedia.org/wiki/Hesperidler . Eski yunan şairi Hesiod ise bu adada Gorgonların yaşadığını haber vermiştir. Gorgon kelimesi ise Tevratta geçen “Gog ve Magoglar” ile ne kadar benzemektedir. Gog ve Magoglar ise İslam alimlerinin çoğunun görüşüne göre “Yecüc ve Mecüc” ün Tevrat’taki isimleridir. Yani tarihte gog ve magoglar olarak biline toplumun vücutları kıllarla kaplı ilkel insanlar olması muhtemeldir.
  • Bu kıllı halkın Mısır ve Yunan kaynaklarında belirtilen Pygmie’ler olabileceği aynı makale de belirtiliyor. Pygmie’ler Mısır Firavunlarının korunduğu varlıklar olduğu fakat bugün için varlıklarının kanıtlanamadığından dolayı mitolojik varlıklar olarak görüldüğünden bahsedilmektedir. Mısır figürlerinde bu halkın çizimleri yapılmıştır. Bugün Afrika’da bazı ilkel kabilelere de bu isim verilmiştir. Fakat kıllı ilkel insanların, gelişmiş insanların katliamlarından korunmuş bir adada türünün son örneği olan mağara adamları şeklinde yaşayabilecekleri muhtemeldir.
  • Bunlara rağmen, Kartacalı Hannon’un Zülkarneyn olmasında bizi tereddüde düşürecek noktalar ise şöyledir, periplus’ta geçen; “Daha sonra batıya doğru yelken açarak, ağaçlarla kaplı sarp bir Libya burnu olan Soloi’a ulaştık. Burada Poseidon’un bir tapınağını inşa etmemizin ardından, denizden çok da uzak olmayan, yoğun ve uzun sazlıklarla kaplı bir lagüne varıncaya kadar doğu istikameti yönünde yarım gün boyunca keşif seferini sürdürdük. Filler ve de burada otlanmakta olan çeşitli cinsten pek çok vahşi hayvan bu lagünün başında toplanmıştı.”
    ifadesinde “Poseidon’un bir tapınağını inşa etmek” tabiridir ki, Yunan tanrılarına inandığını ve tek tanrı inancında olmadığını gösterir. Fakat periplus’lar yüzyıllar sonra orjinal Kartaca dilinden Yunan diline yani Hellence’ye aktarılarak ve özetlenerek günümüze ulaşmıştır. Yunanlılar, Kartacayı fethettikten sonra, Kartaca hükümdarlığının tekrar dirilmemesi için yazılı tarihlerini ve kültürlerini değiştirmişlerdir. asimilasyona tabi tutmuşlardır. Bu demektir ki, Yunanlıların, inşa edilen tapınağı kendi inanç sistemlerine göre yeniden yorumlamış ve böyle yazmış olabileceklerini gözden kaçırmamak gerekir. Bu kuvvetli bir ihtimaldir. Ayrıca Kartaca’lı Hannon’un sefer zorluğu esnasında bile mabet yapacak kadar dindar bir hükümdar olduğunu anlıyoruz.
  • Bir diğer nokta ise en son güney boynuzu civarında karşılaştıkları ilkel ve kıllı goriller olarak adlandırdıkları insanlara karşı bir set yapıldığından bahsedilmiyor. Fakat, orjinal metnin özetlenmesi sırasında bunun yazılmamış bir olgu olabileceği ihtimalini göz ardı etmememiz gerekir.
  • Önceki alimler, kıyamete yakın bu seddin yıkılacağını devam eden ayetten çıkarmışlardır. “(Zülkarneyn:) ‘Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta’yîn ettiği zaman gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va’di ise haktır’ dedi.” Oysa, ayette görüleceği gibi “Rabbimin ta’yîn ettiği zaman gelince” diyor, kıyametten bahsetmiyor, eğer kıyametle alakalı bir olay olsaydı “kıyamet yaklaşınca” gibi bir ifade kullanırdı. önüne set çekilen kavmi mitolojik bir hadiseye çeviren ve seddin yıkılmasını kıyametle ilişkilendiren sadece insanlardır. Hz. Peygamberden duyduğu sözleri birinci ağızlar doğru aktarabilse bile bir kaç kulaktan geçtikten sonra insanların algılarına göre değişmemesi imkansızdır. Zülkarneyn’e Hz. Süleyman gibi, Nemrud gibi, Buhtunasr gibi keşfetmeyi ve kolonileştirmeyi ideal edinen bir insan olarak bakmak gerekiyor. Yoksa sıradan bir insanın efsaneleşip yunan mitolojisinde herküle dönüştüğü gibi, müslümanlar arasında da Zülkarneyn bütün Dünya’yı belki uzayı ele geçiren adam olur. Bu yüzden olsa gerek Hz. Peygamber kendi sözlerinin yazılmasına kendi devrinde izin vermemiştir. İnsan oğlunun hayal gücü o kadar sınırsız ki eski devirlerde Zülkarneyn’i ve Yecüc-mecüc kavmini olağan üstü hayallerde tasavvur etmiş, günümüz modern yazarlarından bazıları da mitolojik boyutu bir adım daha ileri götürerek onun uzay yolculuğu yaptığını iddia etmiştir. Bu bile Ye’cüc ve Me’cücün mitolojik kahramanlar yaratmaya meyilli insan tarafından çarpıtıldığının kanıtıdır. Kuran’da bir ayette daha Yecüc ve Mecüc’den bahsedilmektedir. “Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc (un seddi) açıldığı zaman, ki onlar her dere ve tepeden akın edip çıkarlar. Ve gerçek vaad yaklaştığında, işte o zaman kâfir olanların gözleri beleriverir.Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik, hayır biz zalim kimselerdik derler-Enbiya 97-98.” ayeti yine bu olayın kıyamete yakın gerçekleşeceğini haber verme gibi bir durumu yoktur, sadece setin açılmasının bir vakti olduğundan bahsediliyor. Önceki ayetlere baktığımız zaman peygamberlerin yaşamış olduğu olayları özet olarak tahlil eden Enbiya suresinde bu ayetinde Zulkarneyn’in set çektiği kavimden rahatlayıp şımarıklığa dönen halkın seddin yıkılmasından sonra pişmanlıklarını anlatan lokal bir olay olduğunu düşündürüyor. Çünkü ayette halkın “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik” demesi kilit noktadır. Gaflet, iyi bilinen fakat rahatlıktan dolayı umursanmayan durumlar için kullanılan bir kelimedir. Ayetin, o bölgedeki lokal halktan bahsettiğini; bunun bütün insanlığa ders olarak anlatıldığını; Kuran’ın, insanın psikolojik yapısını bu ayetle tahlil ettiğini düşünüyoruz. Hadislerdeki bütün yeryüzünü kaplayacak şekilde anlatılan Yecüc-Mecüc istilası ise hayal gücü yüksek insanın peygamberin orjinal sözlerini kendi anlayışlarına göre yorumlamalarından dolayıdır. Fakat Kuran’da bildirilen şahısların her asırda temsilcilerini bulabilirsiniz, Zülkarneyn zamanındaki Yecüc ve Mecüc bütün insanlığı rahatsız etmeyecek olsa da, her zamanın kendine göre Zülkarneynleri ve Yecüc Mecücleri vardır. Allah, Zülkarneyn’i, karşılaştığı kavimler konusunda nasıl yönlendiriyor diye bir soru akla gelebilir. Putperest bile olsa her kavme elçiler gönderen Allah elbette ki o kavim içinde de elçisi vardı. Zülkarneyn böyle bir bilgeyi yanında götürmüş ve işlerinde onun bilgeliğine başvurmuş olabilir. Diğer bir seçenek ise bizzat kendisi o elçilerden olabilir.
  • Bu ayetin neden indiğine bakacak olursak, bir kısım yahudi bilginleri, Hz. Muhammed’i denemek için gelip Zülkarneyn’i soruyorlar. Zülkarneyn’i bu adla sorduklarını Kur’an haber veriyor. “Sana Zülkarneyn’i soruyorlar-Kehf 83” ayeti bunu gösteriyor. Oysa ki Zülkarneyn kendi kitapları olan Tevratta geçmemektedir. Hz. Danyal’ın koçun boynuzları rüyasının Zülkarneynden haber verdiğini söyleyenler varsa da ne Zülkarneyn denilmiştir ne de başından geçenler bu şekilde anlatılmıştır. Yani yahudiler Zülkarneyn bilgisini Tevrat’tan almamışlardır, muhtemelen Tevrat’tan sonra Dünya’ya gelmiş biridir. Bu bilgi yahudiler için yöresel bir bilgidir. Kartaca, konum olarak Mısır’a yakın olduğu için ve Mısır’da da yahudilerin sayısı çok olduğu için, alimlerinin bu bilgiyi bilmeleri ve Hz. Muhammed’in bilemeyeceğini düşünerek sormuş olmalarına şaşırmamak gerek.
  • Sonuç olarak Zülkarneyn ile Kartacalı Hannon’un seferleri arasında yabana atılmayacak benzerlikler olduğu bir gerçektir. Zülkarneyn’in kesin olarak Kartaca’lı Hannon olduğunu iddia etmiyoruz. Kıllı insanların da ye’cüc ve me’cüc olduğundan bahsetmiyoruz. Bu konuda henüz insanlığın bilgisi yetersizdir. İleri araştırmalar bilinmeyen gerçekleri mutlaka ortaya çıkaracaktır. Fakat emin olduğumuz tek bir olgu var ki, şu ana kadar gördüklerimize dayanarak, Kur’anın zamanı geldiğinde de insanlara doğruyu göstereceğidir (görmek istemeyenler hariç). “İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin. Enbiya 37” Bu yazıyı kaleme alışımızın sebebi Zülkarneyn’in kim olduğunu ispatlamak ta değildir. Böyle bir hadisenin Dünya’da olabilirliğini ve “Güneş’in balçıklı bir göze de batışını” Zülkarneyn’in nasıl algılamış olabileceğini materyalist bakışlara gösterebilmektir. Yukarıda ayette geçen “hamietin” yani kızgın veya balçık veya her iki şekliyle kullanılabilecek kızgın balçık ifadesinin lav tarifine çok güzel uyduğunun konu harici bir kanıtı ise şöyledir. İnsanın yaratılışından bahsederken yine Andolsun ki; Biz insanı, hamein mesnûn olan salsalinden yarattık.” Hicr 26 der ayet. Aynı kelime farklı bir telaffuzuyla bu ayette de kullanılır. Bilim bugün bize lavların insanın vücudunda bulunan elementlerin yegane kaynağı olduğundan ve Dünya yüzeyindeki ilk amino asitlerin ancak böyle lavların bulunduğu ortamda oluşabileceğinden bahseder. Yani yaratılışın mayası da lavlardır. Bu ayet hakkında detaylı bir yazı da kaleme almayı düşünüyoruz.
  • Ayrıca bu yazı ile anlatmak istediğimiz gerçeklerden bir diğeri ise Zülkarneyn’in ulaştığı “güneşin doğduğu yer ve battığı yer” ifadeleri batıya ve doğuya yapılan seferleri göstermekte olup, Dünyaa’nın düzlüğü ile yuvarlaklığı ile alakası yoktur. Bu konuda diğer bir yorumda hoşuma gittiği için paylaşmak istiyorum. Yazar Mete Fridin, “Imago Mundi” olarak adlandırılan ve Milattan önce 600 yıllarına ait bir Babil dünya haritasındaki bir ayrıntıya dikkat çekmiştir. Harita aşağıdadır. Bu haritada Dünya’da güneşin doğduğu ülke ve battığı ülke diye 2 adet yön vardır. Haritada 7. ada güneşin doğduğu ülkeyi simgelerken, 2. ada battığı ülkeyi simgeler. Böyle bir görüş te, yine Zülkarneyn’in doğu ve batı seferlerine neden böyle dendiğini açıklar. Bunların hiçbiri Zülkarneyn için kesin değildir, fakat ayetin ne belirtmek istediğini anlamak için akla kapı aralaması açısından önemlidir. materyalistler tarafından erken inkar edilen böyle ayetler sonradan yüzlerinin kızarmasına sebep olmaktadır (Utançtan değil sinirden).  indir
  • Son söz, Zülkarneyn kendisine güç verilmiş bir yöneticidir fakat bir süper insan değildir. Devrinin adamıdır.
  • Not: ateizmdenkurtul.wordpress.com sitesini kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

7# Kurana göre Dünya düz müdür?

o-EARTH-MANTLE-facebook

Şems-6 “Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun”

İddia: Kuranda hiçbir yerde “Dünya yuvarlaktır” diye bir cümle bulamazsınız. Yayıp döşedik cümlesi yazar. Dünya yuvarlaktır cümlesini yazmaz. Nedense!

Cevap: Nedenini anlamak için çok derin düşünmeye gerek yok, mantıklı olmak yeterli. Biz de şöyle soralım. Dünyanın küre şeklinde olduğuna dair bilimsel gözlemlerin yapılmadığı çağlarda, insanların Dünyayı düz olarak bildiği bir ortamda akla hayale sığmayacak iddiaları aşikar bir şekilde konuşmak mantıklı olur muydu? Fakat, bu Kuranın doğruyu söylemediği anlamına gelmiyor tabi ki.

Dört milyar yıl önce Güneşten kopan alev toplarının boşlukta büyük çarpışmalarla birleşerek, üzerinde jeolojik devirler boyunca ince bir katman halinde yer kabuğunu yayan Allah elbetteki, bu olağan üstü olaylardan “Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun” diye bahsedecektir. Hem öyle inanılmaz bir yaratılışla yapmıştır ki, üzerinde yaşadığımız 6-70 km arasında değişen yer kabuğu Dünyaya nispetle, bir elmanın kabuğu kadar ince kalır. Ateş üzerinde döşenmiş, ince bir halı üzerinde sayısız canlı yaratanın bu harika olayı haber verme tarzı, Peygamber zamandaki insanın kafasını karıştırmaması ve de bugünkü bilimle de birebir örtüşmesi onun mucize yönündendir. Üstelik bilimin aktardığına göre “iç kuvvet” yani tektonik plaka hareketleriyle girintili çıkıntılı bir hal alan yer kabuğu, “dış kuvvet” yani güneşin karşı konulmaz enerjisi ile aşınmakta ve yeryüzünde yaşama daha uygun düzlükler meydana getirmektedir. Aşınma mekanizması, suyun yerçekimi etkisi altındaki hareketlerini izler, yüksek dağların aşınarak alçalmasına, okyanus derinliklerinin dolarak yükselmesine yol açar, sonuçta yer yuvarlağının girinti ve çıkıntılarının törpülenerek çekim etkisi ile belirlenmiş ideal jeoit biçimine yaklaşması yönünde çalışır. Eğer yeryüzünde aşınma mekanizmaları olmasaydı tamamen dağlık olacaktı, yollar ve geçitler oluşamayacaktı. Oysa aşınma mekanizmaları sayesinde yeryüzü yayılıp döşenmiş insan ve hayvanlar için daha kolay bir hale gelmiştir.

Kıtaların oluşması ve yayılıp düzlemler oluşturması jeoloji biliminin gelişmesiyle ancak anlaşılabilmiş gerçekler olduğu halde, Kuran ayetlerine uygun olması Kuranın Allah’ın sözü olduğundandır. Aşağıda Dünyanın kabuğunun oluşumu ile ilgili kaynaklardan kısa alıntılar yaptım. Daha fazlasına lüzum görmediğimden yazıyı uzatmak istemedim. Evreni ve Kuranı beraber okuyun ikisini de yazanın aynı olduğunu göreceksiniz;

Yer’in içi, diğer gezegenler gibi, kimyasal olarak tabakalardan oluşur. Yer’in silikattan oluşmuş bir kabuğu, yüksek viskoziteli bir mantosu, akışkan bir dış çekirdeği ve katı halde bir iç çekirdeği vardır.

Yer’in tabakaları aşağıda belirtilen derinliklerdedir:
Derinlik (Km) Tabaka
0–60 Litosfer (5 ila 200 km arası değişir)
0–35 … Kabuk (5 ila 70 km arası değişir)
35–60 … mantonun en üst kısmı
35–2890 Manto
100–700 … Atmosfer
2890–5100 Dış kabuk
5100–6378 İç kabuk

İlk toprak kitlelerinin ortaya çıkması yüz milyonlarca yıl aldı.

Yaklaşık 250 milyon yıl önce, Dünya’nın oluşumundan çok uzun zaman sonra, zamanın tüm kıtaları Pangaea adlı bir süper kıtayı oluşturmak üzere bir araya geldi.

Bu süper kıta, iki dev kıta, Gondwana ve Laurasia’yı oluşturmak için yaklaşık 200 milyon yıl önce ayrıldı.

Gondwana şimdi Afrika, Güney Amerika, Avustralya, Antarctica ve Hindistan’dan oluşuyordu. Hint alt kıtası, kopmadan ve kuzeye doğru hızlıca ilerlemeden Afrika’nın doğu kıyılarından uzaklaştı.

Asya ile çarpışarak, dünyanın en büyük dağ sıralarından biri olan Himalayalar, 2,500 kilometreden fazla uzanmaya başladı.

Şimdiye kadar, dünyamız tanıdığımız gezegenler gibi başlamıştı.

Dünya’nın kara kitlelerinin yavaş yavaş Dünya’nın kabuğunda hareket ettiği inanılmaz plaka tektoniği süreci hala devam etmektedir.

Yerkabuğu çok sayıda eğri levhanın yan yana dizilmesiyle oluşan bir bütün olarak düşünebilir. Bu levhalar mantonun oldukça yumuşak üst katmanına oturduğu için sağa sola hareket edebilir. Okyanus sırtları, okyanus çukurları ve bazı uzun kırıklar yalnızca levhaların kenarlarında oluşur; bu kırıkların olduğu yerlerde de levhalar kayarak birbirinin üstüne binebilir. Levhalardan çoğunun üzerinde bu levhalarla birlikte hareket eden bir ya da birkaç kıta bulunur. Nitekim, bir zamanlar iki kıtaya ayıran okyanus kabuğunun çökmesiyle kıtalar bazı yerde birbirine iyice yaklaşmış, hatta üst üste binmiştir. Örneğin aralarındaki okyanus kabuğu cökmesi sonucunda Hindistan ve ile Asya kıtası çarpışmış ve iki karanın kenarları yükselerek Himalaya Dağları’nı oluşturmuştur. Büyük ve şiddetli depremlerin hemen hepsi bu levhaların kenarlarında, bir levhanın öbürünün altına girmesiyle olur. Aynı biçimde, en etkin yanardağlar da okyanus kabuğunun ya İzlanda’da olduğu gibi yükselerek sırta dönüştüğü ya da Andlar’da olduğu gibi çökerek kıtaların altına girdiği yerlerde bulunur…

…Okyanus tabanının yanlara doğru yayılarak genişlemesi çok çarpıcı bir biçimde kanıtlanmıştır. Bu kanıtlamanın en önemli dayanak noktası da Dünya’nın manyetik alanının zaman zaman yön değiştirmesidir…

…Kıtaları oluşturan güç, levha hareketlerinin motoru olan Yer’in iç enerji kaynağıysa; çok daha büyük bir dış enerji kaynağı da, kıtaları aşındırarak yok etme sürecinde etkili olur: Güneş enerjisi. Atmosfer hareketlerini ve su döngüsünü sürdürmek için gerekli enerjiyi sağlayan güneş ışınları, su ve rüzgar aşındırması ile kıta yüzeylerinden koparılan minerallerin yine bu iki araç yardımıyla okyanus tabanlarına taşınarak çökmesine yardımcı olur. Bu mekanizma ile okyanus kabuğu üzerinde gittikçe kalınlaşarak biriken tortul kaya katmanı, dalma-batma mekanizması sırasında yerküre içlerine taşınarak yeniden erir.

Aşınma mekanizması, suyun yerçekimi etkisi altındaki hareketlerini izler, yüksek dağların aşınarak alçalmasına, okyanus derinliklerinin dolarak yükselmesine yol açar, sonuçta yer yuvarlağının girinti ve çıkıntılarının törpülenerek çekim etkisi ile belirlenmiş ideal jeoit biçimine yaklaşması yönünde çalışır...

Sonuç olarak; Yeryüzü kabuğunun aşınarak ve tektonik hareketlerle yayılarak oluşması ve yaşam için elverişli hale gelmesi için düz vadiler oluşturacak şekilde düzlenmesi olayı vardır, bilimseldir. Kuran’ın ayette bahsettiği “Yeri yaydık ve döşedik” ifadesi bu gerçeği anlatmaktadır, Dünyanın düz olduğundan bahsetmemektedir.

Dünyanın ilk ateş küresi halinden kıtaların nasıl yayılıp döşendiği gerçeğine kadar daha iyi anlamak için aşağıdaki videoları izleyiniz.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

 

 

 

 

6# Dünya yuvarlak olduğu için kıbleye dönülemez (mi acaba)? Doğu ve batı arasında kalan herşey ne demektir (1)

“Mûsâ, ‘O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir.’ dedi.” (Şuara Suresi 28. Ayet).

İddia: Bu ayette Dünya düz gibi betimlenmiş, Çünkü küre Dünya modelinde doğunun ve batının başlangıcı yoktur ki ikisi arasındakiler olsun.

Cevap: İnsanlar coğrafi yerleşim yerlerini BUGÜN BİLE doğu ve batı olarak ayırır. Asya’ya doğu derler, Amerika’ya ise batı derler. Bugün Nasa’da çalışan ve Dünya’yı birkaç defa uzaydan seyreden bir astronota sorsanız ki en doğuda kalan ülke hangisidir, “Japonya” diyecektir. En batıdaki ülke hangisidir diye sorsanız “ABD” diyecektir. İnsanlar bugün bile doğu ve batı kavramlarını, coğrafi olarak bir anlam taşıyabilmesi için, sınırlarıyla düşünme ihtiyacı duyuyorlar. Bu kavrayış hâlâ insanın literatüründen düşmemişken Allah’ın insanlara kendi kavrayışlarıyla gerçekleri anlatmasında bir yanlış yoktur. Çünkü Kuran insanın anlayış seviyesine göre konuşurken dengeyi de muhafaza eder. Örneğin o günün insanına göre düz olduğuna inanılan ve sonuna gidersen düşeceğiniz bir Dünya modeli belirtilmemiştir. Halbuki uydurma bir ilahi kitap yazmak isteyen günümüz ateistlerinin uydurduğu ayetlere baktığımda kendi zamanlarını yaşadıklarını ve zamanlarının kabullerini aşırı miktarda ön plana çıkardıklarını görebiliyorum. Çoğu da 100 yıl sonra bilimin ilerlemesiyle “bu da yanlışmış” denilip atılacak bilgilerden bahsediyorlar. Bu insanlar Kuranın yazıldığı zamanda Dünyaya gelmiş olsalardı, Kuranla savaşmak için şu tür ayetler yazacaklardı;

“Tanrı dedi ki; Dünyanın sonuna çok yaklaşmayın, sonra düşer yok olursunuz”

İşte zamanını yaşayan insanın söyleyeceği sözler bunlardır. Ama Kuranda buna benzer, mutlak çelişki içeren hiçbir ayet yok. Çelişki sanılan yukarıda bahsettiğimiz türden ayetler ise Kuranın çağları aşan bir üstat olmasından kaynaklı, ne geçmişi ne de geleceği incitmeyen sözleridir. Kısacası ayet bugünde kullandığımız şekliyle Dünya’nın en doğusu diyebileceğimiz konumundan en batısı diyebileceğimiz konumu arasındakilerin hepsinin Rabbi Allah olduğunu söylüyor.

SORU: “Nereden yola çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu talimat elbette sana Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. (Biliniz ki,) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

Gene ayette görüldüğü gibi namaz kılanların Kâbe’ye yönelmeleri istenir. Oysa Dünya küre şeklinde olduğundan Kâbe’ye dönülemez. Mekke’ye çok yakın yerler harici Nereye dönerseniz dönün sonuçta önünüzde uzay boşluğu olacak.

CEVAP: Dünya’nın neresinde olursa olsun, insan yönünü Mescid’i Haram’a çevirebilir. Bugün insanlar sorunsuzca bunu yapabiliyor, bir de google kıble diye google firmasının sunduğu bir hizmet çıktı ki insanların bulundukları konumdan kâbe tarafına bir çizgi çekmesi bir dakikasını bile almıyor. İnsanın kıbleye dönemeyeceğini sanan insan, sen akıllısın da bu uygulamanın geliştiricileri senden daha az akıllı öyle mi? Dünyanın bir ucundan kalkan bir uçak pilotu da yönünü hedefine çevirebiliyor, Dünyanın yuvarlak olması rotasını doğrultmasını engellemiyor. Bugüne kadar bu konuda hiç bir pilota itiraz ettiniz mi? Problem, rotayı Kuran’ın vermesinde mi? Ön yargılar bırakılmadan doğrulara ulaşılamaz. Kuran’ı, ön şartlı olarak yanlış kabul ederek okumaya başlarsanız böyle çok çelişki yaşarsınız. Kuran, insaflı bir şekilde okumayan kişiden kendisini gizler.

Screen Shot 2016-06-20 at 2.11.20 PM

Ayette geçen “veche” kelimesi “yön” ve “yüz” anlamlarına gelir. Arapça da her iki anlamda da kullanılır. Örneğin “düşman hangi vecihten (yönden) geliyor” şeklinde kullanılır. İnsan yakınındaki bir nesneye yüzünü çevirir, dolayısıyla uzaktaki bir nesne için “ona yüzünü çevir” denmez. Ayet için doğrusu “yön” anlamıdır, ve “Nereden yola çıkarsan (namazda) yönünü Mescid-i Haram tarafına çevir” demektir. Aşağıya http://www.arapcasozluk.gen.tr/y%C3%B6n.htm adresinde bulunan Arapça sözlükten “yön” kelimesinin anlamını ekran alıntısı yaparak eklendi. Burada yön kelimesinin Arapça’da “taraf” ve “veche” kelimelerine karşılık geldiğini görebilirsiniz.

Ekran Alıntısı

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

4# Tarık 6, İnsan bel ile kaburgalar arasından atılan sıvıdan mı yaratıldı?

Soru: Tarık suresi 6. Ayette, meninin bel ve kaburgalar arasından atıldığı söyleniyor. Halbuki meni karın boşluğunda değil testislerde üretilir. Bu bilime aykırıdır. Bunu nasıl açıklarsınız?

Cevap: Bu ayeti anlamak için önündeki ve sonundaki ayetlere beraber bakalım.

5- İnsan neden yaratıldığına bir baksın: 6- Kuvvetle atılan bir sudan yaratıldı. 7- Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar. 8- O (Allah), onu tekrar döndürmeğe kādirdir. (Tarık: 5-8)

  1. ayetin kelimelerine bakalım:

Hulika min mâin dâfikın.

  1. hulika : yaratıldı
  2. min : den
  3. mâin : su, sıvı
  4. dâfikın : kuvvetle atılan

Buradaki “su” kelimesinden Kuran  tefsircileri “meni” olduğu anlamını çıkarmışlar ve Kuran meallerine de çoğu zaman “meni” olarak girmiştir.

Oysa Kıyame-37 ayetinde olduğu gibi direk “meni” olarak söylenebilirdi. Bu kelime Arapçadan Türkçemize geçmiş ve kullanılan bir kelimedir.

Kıyame-37)   E lem yeku nutfeten min menîyin yumnâ. (O, dökülen meniden bir damla değil miydi?)

  1. e lem yeku : olmadı mı, değil mi
  2. nutfeten : nutfe, bir damla
  3. min meniyyin : meniden
  4. yumnâ : akıtılan, dökülen

Tarık 5. ayette konu insandır, 6. ayette konu atılan sudur, 7. ayette bel ile kaburga arasından çıkar derken konu yine sudur. 8. ayette ise “onu tekrar döndürmeğe kādirdir” derken kıyamet günü insanın yeniden yaratılışından bahsedilmektedir.

Şimdi gelelim gerçeğe:

Bilindiği gibi kadın üreme organlarından yumurtalık (ovaryum) üzerinde ayda bir defa follikül (içi su dolu baloncuk) oluşmakta ve bu follikül patlayarak içerisindeki yumurta (ovum) hücresini  Fallop tüpüne doğru hızla fırlatmaktadır. Yazımızın sonunda bu olayın resmi konulmuştur. Baloncuktaki bu patlama sonucu meydana gelen “tazyikle fırlatılma olayı” ile yumurta hücresinin yerine ulaşması sağlanmış olur. (1, 2)

Hatta yumurta hücresinin tutunma yerine yani rahime varmayıp farklı noktalara tutunmasına ise dış gebelik denir ki yumurtanın hızla Fallop kanalına fırlatılması bu ihtimali azaltır. (3) Aşağıya da bu olayın videosu eklenmiştir, detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

“Su” denmesinin bir diğer yönü ise erkekte de sperm kanalı karında dolaşır ve meninin sıvısı testislerde değil de özellikle prostat ve diğer bezler gibi karnın içinde bulunan yapılarda oluşturulduktan sonra dışarı atılır. Evet meninin suyu da testislerde değil bel ile kaburgalar arasında eklenir. Yani bu su testislere hiç uğramaz. (4, 5)

Bel ile kaburgalar arasından kasıt ise karın boşluğudur. Bu iki olay tam da ayette belirtildiği gibi bel ve kaburgalar arasında yani karın boşluğunda meydana gelmektedir. 

Öyleyse ard niyetli kişilerin çarpıtmaya çalıştığı  gibi bu ayet bilimle ters düşmemekte aksine kimsenin folliküllerden ve spermin suyunu oluşturan prostat bezinden haberi olmadığı zamanlarda, karın boşluğunda bulunan böyle bir kuvvetle atılan sudan bahsetmesi, onun mucize yönlerinden bir tanesini daha göstermektedir.

AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE KADIN YUMURTALIKLARININ VE ERKEK PROSTATININ LOKASYONLARI VERİLMİŞTİR. OVARY İLE BELİRTİLEN KISIM YUMURTALIKLARDIR. DİĞER RESİMDE İSE PROSTATE İLE BELİRTİLMİŞTİR.

female-reproductive-system.jpg

prostategland2.png

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

Not: Yukarıda anlatılan tıbbi bilgiler her sağlıkçı tarafından bilinen konular olup özel bir kaynak göstermeye ihtiyaç duymamaktadır. Fakat konu hakkında detay almak için aşağıdaki sitelere bakabilirsiniz.

  1. http://www.uzmantv.com/kadinlarda-yumurtlama-nasil-gerceklesir
  2. http://www.wikiwand.com/tr/Ov%C3%BClasyon
  3. http://www.wikiwand.com/tr/D%C4%B1%C5%9F_gebelik
  4. https://tr.wikipedia.org/wiki/Prostat
  5. http://www.ozelhayathastanesi.com.tr/prostat-nedir

vlc-record-2017-12-19-11h55m17s-Ovulation - Nucleus Health - YouTube.MP4-.gif