45# GÖKLERİN VE YERİN 6 GÜNDE YARATILMASI NE DEMEKTİR?

2013 yılında bilim insanlarının yaptığı hesaplamalara göre evren %99.6 kesinlik ihtimaliyle düzdür. Yani her yöne doğru genişleyen daire şeklindeki bir kağıt gibi düz.

Bir nevi galaksi görünümünün çok büyük ölçeklerdeki şekli gibi.

Evrende bütün yapıların kendi ekseni etrafında döndüğünü ve hiçbir yapının hareketsiz olmadığını biliyoruz. Bilim insanları evrenin de aynı şekilde kendi etrafında döndüğünü bildiriyor.

Bilindiği gibi ‘GÜN’ tabiri Dünya’nın kendi etrafında bir kez dönmesini ifade eder ve 

buna 1 Dünya günü denir. Bütün gezegenlerin günü farklıdır. Jüpiter’de bir gün 9 saat 50 dakika iken bir yıl 4332 gündür. Satürn’de gün uzunluğu 10 saat 14 dakika iken yıl uzunluğu 10759 güne yani yaklaşık 29,5 Dünya yılına tekabül eder. Uranüs’ün bir günü 17 saat 14 dakika, bir yılı 30681 gün, yani 84 Dünya  yılıdır. 

Güneş kendi etrafındaki bir tam turunu ise tam 25 Dünya gününde yapar. Galaksimizin etrafındaki bir tam turunu ise 225 milyon Dünya  yılında yapar. Güneşin 4.6 milyar yaşında olduğunu düşünürsek şu ana kadar 20’ye yakın tam tur yapmıştır. 

Yani günler ve yıllar tabiri hangi yapıyla alakalı konuştuğunuza göre değişir. Ayette göklerin ve yerin yani evrenin ve Dünya’nın oluşumunun 6 günde yaratıldığı belirtiliyor. Öyleyse evrenin başlangıcından Dünya’nın oluşumuna kadar 6 evren günü geçmiştir. Yani Kuran’a göre evren kendi etrafında 6 tur yapmıştır.  Bilim henüz kaç tur yaptığını çözemedi. Çözdüğü zaman Kuran’ın yeni mucizesine hep beraber tanık olacağız. Kuşkum yok.

Ve andolsun ki, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattık. Ve Bize (hiç)bir yorgunluk dokunmadı. KAF 38

Bazı sitelerde ayetten kastın 6 devir olduğu yazar. Bu tür belirsiz açıklamalar yeterince araştırma yapılmamış eksik açıklamalardır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Resim1

44# KALP DÜŞÜNÜR MÜ? KURAN VE BİLİM BU KONUDA NE DİYOR?

Ateist sitelerde bir yaygaradır kopuyor. Vay efendim, Kur’an kalp için düşünme organı demiş fakat kalp sadece kan pompalarmış, düşünce organı sadece beyinmiş. Bunun için aşağıdaki ayetleri gösterirler.

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler kör olur. ” Hac 46

”Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?” Muhammed 24

Bu soruları açıklamak isteyen sitelere göz gezdirdiğimde, Kuran’ın bu ayetlerde beyni kast etmiş olduğunu savunduklarını gördüm. Müslümanların bu açıklamaları da üzüntü verici. Çünkü böyle bir soruya en azından şöyle cevap vermeleri gerekirdi: “Kuran kalp düşünür demişse öyledir, ileride bilim bunu ortaya çıkaracaktır.” Evet, eğer bilimsel makaleleri bir tarayıp bakmaya üşeniyorlarsa en azından Kuran’a karşı böyle bir teslimiyet göstermeleri gerekirdi. Çünkü bu güne kadar Kuran zaten onlarca mucizesini insanlara göstermişti. Elbette ki Kuran bunda da haklı çıkacaktı. Ayrıca bir ayette ben göstereyim:

Göğüslerinde düşmanlıktan ne varsa söküp atmışızdır. Araf 43

Burada da düşmanlık duygusunun göğüste bulunduğu söyleniyor. O halde bu kadar ayetten sonra Kuran’ın kalp derken beyni kast ettiğini nasıl iddia edebilirsiniz?

Neyse lafı uzatmadan konuya gelelim. Bilimsel literatürleri bir taradım ve bulduğum sonuçlar şöyle:

Kalp ve beyin arasındaki ilişkiyi inceleyen geniş kapsamlı bir çalışmada, HeartMath (Kalp matematiği) enstitüsünden Dr. Rollin McCraty  ve ekibi, kalp ve beynin nasıl senkronize hareket ettiklerini detaylıca anlatmışlardır. [1] Beyinde düşünce sırasında açığa çıkan elektromanyetik dalgaların beynin düşünce işlemlerinde önemli görevleri olduğu bilindiği gibi, aynı şekilde duygu durumlarına göre kalbin elektrokardiyogram yapılarının değiştiğini ve bu bulguların tekrar edilebilir olduğunu bildirmişlerdir. Her duygu durumu ile birlikte kalbin ayrı bir ritme girdiğini belirtmişlerdir. Kalp ritmini çeşitli sinyal parametrelerinin formüle edilmesiyle bulmuşlardır ve bu kalp vuruş sayısından farklıdır.

106 sayfalık yazılarının hepsini veremeyeceğim için burada özet olarak bazı cümlelerini tercüme edeceğim:

“Kalbin beyin ve bedenle iletişim kurduğu ana yollar hakkındaki bu çalışmamız, kalbin ürettiği sinyallerin duygusal deneyimleri sürekli olarak nasıl bilgilendirdiğini ve bilişsel işlevi nasıl etkilediğini gösterir…

Kalp, vücut fonksiyonları için gerekli olan sistem bilgisinin tutarlı bir bütün olarak üretilmesinde ve aktarılmasında merkezi bir rol oynar. Bu önermeyi destekleyen çok sayıda kanıt vardır: Kalp, vücuttaki ritmik bilginin en tutarlı ve dinamik jeneratörüdür; onun kendi sinir sistemi, beyinden bağımsız olarak çalışan karmaşık bir bilgi şifreleme ve işleme merkezidir; kalp çoklu vücut sistemlerinde işlev görür ve böylece sistemler arasında ve tüm vücut boyunca bilgileri entegre etmek ve iletmek için benzersiz bir şekilde konumlanır; ve tüm bedensel organlar içinden kalp, beyinle en geniş iletişim ağına sahiptir. Daha sonra açıklanacağı gibi, kalp sinyalleri sadece beyindeki homeostatik düzenleyici merkezleri etkilemekle kalmaz, aynı zamanda algısal, bilişsel ve duygusal işlemede yer alan daha yüksek beyin merkezlerinin aktivitesini de etkiler, dolayısıyla davranış ve  deneyimlerimizin birçok ve çeşitli yönlerini etkiler.”

Başka bir araştırma, kalbin beyinden önce bilgiyi işlediğini ve bu sezgisel bilgiyi merkezi sinir sistemi aracılığıyla beyne gönderdiğini bildirir. [2] Bir çalışmada deneklere uyarıcı fotoğraflar göstermişler ve kalp dalgalarının beyin dalgalarından önce oluştuğunu ve beyne iletildiğini belirlemişlerdir. [3] Başka bir çalışmada, bir Rulet oyunu oynarken katılımcılar izlenmiştir: Kalp dalgalarının, katılımcılara iyi ya da kötü bir bahse ilişkin bir gösterge vermesi için değiştiğini gözlemlemişlerdir. Katılımcıların iç kalp tepkileriyle daha uyumlu olmaları halinde, daha iyi bahis seçimleri yapmış oldukları gözlenmiştir. [4] Bu da eskiden beri söylenen kalbinin sesini dinle sözünün hiç te küçümsenmeyecek olduğunu gösteriyor.

Nörokardiyoloji uzmanları beyin ve kalp arasındaki bağlantıyı son 20 yıldır artan oranda araştırıyor. “Şu andaki tespitlere göre Kalplerin manyetik enerjisinin, beyin tarafından üretilenlerden 100 kat daha güçlü olduğu bulunmuştur. Buna ek olarak, kalplerimizin çok zeki olduğunu gösteren “kalplerin kendi beyni” veya “kalp-beyni (heart-brain)” olarak da adlandırılan “nöral hücreler” olarak adlandırılan beyin hücrelerini içerdiklerini bildiren çok sayıda araştırma var. [2, 5-8]”

Araştırmalar, kalbin sinir sisteminin, beynin ön korteksini etkilediğini [1, 9, 10], beynin motor korteksini etkilediğini [11], dikkati ve motivasyonu sağladığını [12], bilişi ve hafızayı [13] ve duyguları [14] etkilediğini bildirmişlerdir. [6] Ağrılı bir olaya maruz kalındığında kalpten gönderilen sinyallerin beyinde ağrı algısı oluşturmuş olduğu yapılan klinik çalışmalarla ortaya konmuştur. [1, 15] Bu yüzden araştırmacılar ağrının seviyesinin ölçümü için kalpten çıkan sinyallerin kullanılmasını önermişlerdir. [1] Kalp sinyallerinin dua etme anındaki sonuçları Edward tarafından yayınlanmıştır. Bu çalışmaya göre dua, kalp sinyalleri ile çok yakından ilişkilidir, dua edenlerde psikolojik iyileşme, beyin-kalp tutarlılığı olduğu ortaya konmuştur. [16] Mc Carty 2015 yılında yayınladığı çalışmasıyla duygular ile kalp sinyallerinin bağlantısını gösterdiğini bildirmiştir. [6] Whitney kendi tez çalışmasında kalbin, duyguları, düşünceleri ve aklı düzenleyen bir organ olduğunu bildirmiştir. [17] Kalbin haritası isimli bu tez çalışması okumaya değerdir. Armour ise kalp nöron yumaklarının ön korteksi ve böylece duyguları etkilediğini, bunun için nörotransmitterler benzeri bir yol kullandığını bildirmiştir. [18]

Aşağıdaki şekil McCarty 2015’ten alınmıştır ve beyin ile kalp arasındaki etkileşim yollarını göstermek için çizilmiştir.

kalp.PNG

Düşüncenin kalple bir alakasının olduğunu, aşırı stres ve bozulmuş psikolojinin kalp üzerinde yoğun baskı oluşturması ve kalp krizlerini tetiklemesinin nedeni son dönem araştırmacılarının ilgi alanı olmuştur. [19, 20] Bu yeni araştırmalar kalbin ve beynin otonom sinirlerinin çok yoğun bir etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. Bu otonom sinirlerin beyinden kalbe sinyal gönderdiği gibi kalpten beyne de sinyaller gönderdiği ve bazı bölgeleri düzenlediği tespit edilmiştir. [19]  Örneğin bir araştırma kalpte myositolizis oluşmasının tamamen beyinle arasında olan sinyallerden kaynaklandığını bildirmiştir. [21] Başka araştırmalar, kalp sinyallerinin insanın düşüncelerini, içinde bulunduğu stresi, depresyonu yansıttığını ve depresyon seviyesini ölçmek için kullanılabileceğini göstermiştir. [22, 23] Ayrıca anksiyete, depresyon, kızgınlık zamanlarında kalp ritimlerinde olumsuz değişimler görüldüğü ve bunun da kalp kriziyle sonuçlanabileceği bildirilmiştir. [24] Ayrıca Kore Seul Üniversitesinden Dr. Keun ve ekibi meditasyon sırasında olumlu düşüncelerin kalp ritmini düzenleyerek beyin dalgaları üzerinde olumlu iyileştirici etkiler yaptığını bildirmişlerdir. [25] Umetani ve ekibi ise yaşa bağlı olarak kalp sinyalleri düzensizliğinin beyin hücrelerinin ölümünü gösterdiğini bildirmiştir. [26]

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. McCraty, R., et al., The Coherent Heart Heart-Brain Interactions, Psychophysiological Coherence, and the Emergence of System-Wide Order. Integral Review: A Transdisciplinary & Transcultural Journal for New Thought, Research, & Praxis, 2009. 5(2).
  2. Shaffer, F., R. McCraty, and C.L. Zerr, A healthy heart is not a metronome: an integrative review of the heart’s anatomy and heart rate variability. Frontiers in psychology, 2014. 5: p. 1040.
  3. McCraty, R., M. Atkinson, and R.T. Bradley, Electrophysiological evidence of intuition: Part 1. The surprising role of the heart. The Journal of Alternative & Complementary Medicine, 2004. 10(1): p. 133-143.
  4. McCraty, R. and M. Atkinson, Electrophysiology of intuition: pre-stimulus responses in group and individual participants using a Roulette paradigm. Global advances in health and medicine, 2014. 3(2): p. 16-27.
  5. Goldstein, D.S., Neuroscience and heart-brain medicine: the year in review. Cleveland Clinic journal of medicine, 2010. 77(0 3): p. S34.
  6. McCraty, R. and F. Shaffer, Heart rate variability: new perspectives on physiological mechanisms, assessment of self-regulatory capacity, and health risk. Global Advances in Health and Medicine, 2015. 4(1): p. 46-61.
  7. Armour, J.A., Anatomy and function of the intrathoracic neurons regulating the mammalian heart. Reflex control of the circulation, 1991: p. 1-37.
  8. Armour, J.A., Potential clinical relevance of the ‘little brain’on the mammalian heart. Experimental Physiology, 2008. 93(2): p. 165-176.
  9. McCraty, R., M. Atkinson, and R.T. Bradley, Electrophysiological evidence of intuition: Part 2. A system-wide process? The Journal of Alternative & Complementary Medicine, 2004. 10(2): p. 325-336.
  10. Lane, R., et al., 21. Activity in medial prefrontal cortex correlates with vagal component of heart rate variability during emotion. Brain and cognition, 2001. 47(1-2): p. 97-100.
  11. Svensson, T. and P. Thoren, Brain noradrenergic neurons in the locus coeruleus: inhibition by blood volume load through vagal afferents. Brain Research, 1979. 172(1): p. 174-178.
  12. Schandry, R. and P. Montoya, Event-related brain potentials and the processing of cardiac activity. Biological psychology, 1996. 42(1-2): p. 75-85.
  13. Hassert, D., T. Miyashita, and C. Williams, The effects of peripheral vagal nerve stimulation at a memory-modulating intensity on norepinephrine output in the basolateral amygdala. Behavioral neuroscience, 2004. 118(1): p. 79.
  14. Zhang, J.-X., R.M. Harper, and R.C. Frysinger, Respiratory modulation of neuronal discharge in the central nucleus of the amygdala during sleep and waking states. Experimental Neurology, 1986. 91(1): p. 193-207.
  15. Shao, S., et al., Effect of pain perception on the heartbeat evoked potential. Clinical neurophysiology, 2011. 122(9): p. 1838-1845.
  16. Edwards, S.D. and D.J. Edwards, Contemplative investigation into Christ consciousness with Heart Prayer and HeartMath practices. HTS Theological Studies, 2017. 73(3): p. 1-5.
  17. Whitney, A., Map of the Heart: An East-West Understanding of Heart Intelligence and its Application in Counseling Psychology. 2017, California Institute of Integral Studies.
  18. Armour, J.A. and J.L. Ardell, Basic and clinical neurocardiology. 2004: Oxford University Press.
  19. Taggart, P., H. Critchley, and P. Lambiase, Heart–brain interactions in cardiac arrhythmia. Heart, 2011: p. hrt. 2010.209304.
  20. Vaccarino, V., et al., Depressive symptoms and risk of functional decline and death in patients with heart failure. Journal of the American College of Cardiology, 2001. 38(1): p. 199-205.
  21. Greenhoot, J.H. and D.D. Reichenbach, Cardiac injury and subarachnoid hemorrhage: a clinical, pathological, and physiological correlation. Journal of neurosurgery, 1969. 30(5): p. 521-531.
  22. Thayer, J.F., et al., A meta-analysis of heart rate variability and neuroimaging studies: implications for heart rate variability as a marker of stress and health. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 2012. 36(2): p. 747-756.
  23. Smith, T.W., et al., Matters of the variable heart: Respiratory sinus arrhythmia response to marital interaction and associations with marital quality. Journal of Personality and Social Psychology, 2011. 100(1): p. 103.
  24. Sirois, B.C. and M.M. Burg, Negative emotion and coronary heart disease: A review. Behavior modification, 2003. 27(1): p. 83-102.
  25. Kim, D., et al., Dynamic correlations between heart and brain rhythm during Autogenic meditation. Frontiers in human neuroscience, 2013. 7: p. 414.
  26. Umetani, K., et al., Twenty-four hour time domain heart rate variability and heart rate: relations to age and gender over nine decades. Journal of the American College of Cardiology, 1998. 31(3): p. 593-601.

4

35# Dağlar yeryüzünü sarsılmaktan mı koruyor?

Kuran’ı Kerim’de şöyle bildirilir:

“Hem dünya hareketiyle sizi sarsmasın diye, yeryüzüne sabit dağlar koydu. Amaçlarınıza ermeniz için ırmaklar, geçitler yerleştirdi.” (Nahl, 16/15)

“Yerin insanları sarsmaması için oraya dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ermeleri için orada geniş yollar, geçitler yaptık.”(Enbiya, 21/31).

“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik.”(Lokman, 31/10).

Dağları da bir kazık yapmadık mı?” (Nebe 7)

YERYÜZÜ PLAKALARI

Dağların neden yeryüzünde denge unsuru olduğu ve bizi sarsmaması görevlerini yerine getirdiğini anlayabilmemiz için, izostasik denge (Isostatic Equilibrium) kavramını ve dağların oluşumunu bilmemiz gerekiyor.

Yeryüzü 15 büyük tektonik plakadan oluşur. Bu plakalar birbirinden bağımsızdır ve dar alanda hareket eden çarpışan arabalar gibi birbirleriyle çarpışırlar, birbirlerini iterler. Bu hareketleri kısa zaman aralığında olmaz yüz milyonlarca senede meydana gelir. Aşağıdaki şekilde yeryüzünü oluşturan 15 tektonik plakanın sınırları gösterilmiştir (West, 2009).

Ekran Alıntısı3.JPG

Dünya’mızın içini henüz göremedik ama çok komplike olduğunu ve aşağıda gösterildiği gibi çok dinamik bir yapısı olduğunu biliyoruz (West, 2009).

Ekran Alıntısı4.JPG

Dünya’nın içindeki bu dinamik yapıya iç kuvvetler adı verilir ve kıtaların sürekli hareket etmesini, şekil değiştirmesini, dağların oluşmasını, depremlerin oluşmasının sebebidir. Dünya üzerinde her yıl çok sayıda irili ufaklı deprem yaşanır. Her 30 saniyede bir yer mutlaka sallanıyordur. Örneğin Alaska’da yılda 22.000 küçük çaplı sallantılar olduğu bildirilmiştir (Prager, 2009).  Depremlerin çoğu ise tektonik plakalar sınırlarında meydana gelir. İç kısımlarda meydana gelen toprak kırılmalarına ise fay hatları denir ve bunlarda depremlerin oluşmasını sağlar (Prager, 2009).

DAĞLARIN OLUŞUMU

Dağların oluşumu birkaç farklı mekanizma ile gerçekleşir:

  • Kırılma: Bu tür etkiler kıtaların sıkışması sonucu sert kayalık yerlerde meydana gelir. Kayalarda büyük kırılmalar oluşur. Zaman içinde bu kırılan parçalar, sıkışan kıtaların etkisi ile yeni dağlar olarak yükselir.

the-formation-of-mountains-9-638

  • Volkanik dağlar: Yerkabuğu altındaki magmanın lav olarak yeryüzüne çıktığı noktalarda bu tür dağlar oluşur.
  • Kıvrılma: Tektonik plakaların birbiriyle çarpışması ile temas hattı boyunca büyük dağ sıraları oluşur. Bu plakalardan ağır olanı hafif olanının altına girer ve hafif olan ise dağın görünen kısmı olarak yükselir, ağır olan ise dağların yerin altında kalan ağır kısımları olarak devam eder. Bu dağlara örnek olarak Everest’in de içinde bulunduğu Himalayalar ve Alp dağları verilebilir. Dağların bu oluşumuna ve yer altında kalan köklerine ilişkin aşağıdaki şekle bakabilirsiniz.

5205f4cf6b1510a3dfa129e236918ff935890690

Kıvrılma dağ oluşumu sadece iki levha sınırında gerçekleşmez. Çarpışma noktasından uzaklaştıkça azalan bir kuvvet geniş alanların kıvrılmasına ve irili ufaklı dağların oluşumuna neden olur. Bu kıvrılmalar izostatik dengeyi sağlar. İzostatik denge ise depremlerle yakından ilişkilidir.

PEKİ NEDİR İZOSTATİK DENGE?

Yerkabuğu tek bir parçadan oluşmamaktadır, çeşitli parçalara ayrılmıştır. Bu parçaların her birine tektonik plaka (levha) adı verilir. Bu parçaların bileşimleri, yoğunlukları, derinlikleri ve kalınlıkları birbirinden farklı özellikler gösterirler. Kalınlıkları, bileşimleri ve yoğunlukları farklı olan bu çok çeşitli bloklar, yerin derinliklerinde bir denge halinde bulunmaktadır. Bunun için yerin hafif maddelerden oluşan kısımlar direk gibi yükselir, yani dağları oluşturur, böylece bu bölgelerin yoğunlaşır ve diğer bölgelerle eşit yerçekimi alanı ve basınç oluşturur. Bir diğer ifadeyle, bu blokların manto içinde uygulamış oldukları basınç belli bir derinlikte dengelenmekte veya eşitlenmektedir. İşte bu dengeye İzostatik denge adı verilir (Arslan, 2016) aşağıdaki şekilde izostasi etkisi ile dağların bazı bölgelerde oluşumu ve bunların yer altındaki kökleri sayesinde oluşturdukları eşit ağırlık ile manto sıvısı üstünde dengede yüzdüğü görülmektedir..

1471257492

İzostasik dengeye göre, yerkabuğunun her yerinde eşit madde yoğunluğu ve eşit yerçekimi oluşması gerekir. Dağların oluşması için değişik mekanizmalar var olmasına rağmen, yeryüzünde bulunan dağların birçoğu bu mekanizma ile oluşur.

George Everest’in Hindistan’daki öncü jeodezik çalışmaları, izostasi ilkesinin keşfine yol açmıştır. Airy [1855] ve sonra Pratt [1855] Everest’in kuzey Hindistan’daki Himalaya dağlarının derinlerde nasıl desteklendiği sorusunu ele almak için dikey verileri kullandı. Airy’nin Himalaya’nın derin bir yer kabuğu “kökü” tarafından desteklendiğine dair hipotezini savunan Fisher [1881], Dünya’nın kabuğunun hidrostatik bir dengede olduğu ve akışkan alt tabakada, deniz suyundaki bir buzdağı gibi yüzdüğü sonucuna vardı. Aşağıdaki şekilde yer kabuğunun İzostatik dengeye gelmek için oluşturduğu girinti ve çıkıntılar görülebiliyor (Watts, 2011).

Ekran Alıntısı

Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır. Peki izostatik denge ile dağlar ve yer kabuğunda ki kökleri oluşmasa idi ne olurdu. Yerin hafif, ve daha az yoğun kısımlarında bükülmeler, kırılmalar ve faylar meydana gelirdi (Meinesz, 1931). Yerkabuğunun zayıf noktalarının dağlar ile kalınlaşarak dengelenmesi sayesinde tektonik plakalar üzerine binen stres dengelemektedir, yer kabuğunun zayıf kaldığı durumlarda ise bu durumda fay hatları ve depremler olmaktadır (Watts, 2011). Ayrıca eğer yer kabuğunun manto tabakasının üzerine uyguladığı basınç belirli bir seviyeden itibaren eşitlenmemiş olsaydı, tektonik plakalar, hafif ve ağır uçlarından dolayı mevcut durumdan daha fazla dalgalanmalar yaşayacak, dengede yüzemeyecekti. Böylece deprem ve sarsıntılar çok daha artacaktı (Eakin, 2018).

Jeolojistler yeryüzünün yerçekimi haritasını çıkararak kabuk kalınlıklarını hesaplarlar (Mishra, 2011). Yeryüzünde bazı noktalarda yerçekimi kuvveti çevresiyle dengede değildir. Böyle ortamlarda değişim daha hızlı devam etmektedir. Yani yeni dağ oluşumları oluşmaya devam eder. İzostatik dengenin sağlanmadığı yani yerçekimi dengesizliğinin olduğu böyle yerlerde depremler daha fazla yaşanır (Tsubol, 1940).

Buzulların toprağı aşındırması, yeni volkanların oluşumu, dağların eskiyip ufalanması gibi yeryüzüne etki eden iç ve dış kuvvetlerle yeryüzü yapısı sürekli değişir, buna uygun olarak izostatik dengeyi sağlamak üzere yeni dağlar oluşturacak şekilde yeryüzü yeniden düzenlenir. Bu dağların oluşumu milyonlarca yıl süren bir süreçtir.

İzostatik dengenin sağlanması depremleri azalttığı gibi, volkanik dağ oluşum mekanizmaları da yer sarsıntılarının azaltılmasında ve absorbe edilmesin de etkilidir. Volkanik dağlar, yer altında sıkışan ve yer kabuğuna basınç uygulayan magmanın dışarı çıkmasını sağlayarak basıncı hafifletir. Yani bir sübap görevi görür ve sarsıntıları azaltır (Segall, 2010; Hill, 2002).

Ayrıca aynı kutup denizlerindeki buz dağlarında olduğu gibi, karadaki dağlarında görünen kısmının 9-10 katı uzunluğunda kökleri vardır ve bu köklerle ayette belirtildiği gibi toprak içerisine çakılmış birer kazık gibi dururlar. Daha önce verilen şekillerde bu durum görünmektedir.

ATEİST MANTIĞI İLE DAĞLAR

Görüldüğü gibi dağlar yeryüzünde büyük bir denge unsuru olarak görev yapmakta ve sasıntıları azaltmaktadırlar. Yerçekimi dengesizliği olan bölgelerde daha fazla bulunurlar, böylece oralarda meydana gelebilecek büyük sarsıntılar dengelenmiş olur. Bu gerçeklere rağmen dağların bu görevini sırf Kuran’da geçiyor diye kabul etmek istemeyip lafebeliği yaparak saptırmak isteyen bazı ateistler bu konuda bilime ve mantığa ters şu şekilde bir yorum yaparak gerçeği gizlemeye çalışırlar. Derler ki;

-Eğer dağların sarsıntı önleyici rolleri olsaydı, neden Japonya gibi dağlık bölgelerde depremler çok oluyor da, Arabistan gibi düz bölgelerde depremler daha az görülüyor.

Bunun sebebini bu yazımızı okuyanlar kolayca verecektir. Çünkü dağlar izostatik dengeyi sağlamak için depremlerin olduğu bölgelerde daha fazla yükselir ve görevleri denge sağlayıp depremi azaltmaktır. Bu yüzden Japonya gibi yer kabuğunun dengede olmayıp çok sayıda fay kırığı oluşturduğu bölgelerde daha fazla yükselirler, buna karşın yer kabuğunun daha fazla dengede olduğu ve depremlerin daha az görüldüğü bölgelerde daha az yükselirler.

Aslında kurdukları mantık şuna benzer; “İstanbul’da her yerden daha fazla güvenlik güçleri olmasına rağmen en yüksek suç oranları da yine buradadır. Bu demektir ki güvenlik güçlerinin suç önleme ile bir alakası yok.” Kuran’ın ayetini geçersiz kılmak için akıl ve bilimden böyle uzaklaşırlar işte. Bunu, bilimle alakası olmayan ateistler böyle savunduğu zaman çok fazla garipsemezsin, kendi inanışlarını savunmadaki taassubuna verirsin ama bir jeoloji profesörü de yukarıda anlatılan gerçekleri anlatmayıp durumu diğerleri gibi akıl oyunlarıyla perdelemeye çalışırsa bunu garip bulurum. Çünkü o zaman iki durumdan birine karar verilir;

Ya bu profesör, gösterildiği kadar bilgili değildir, o profesörlük unvanını hak etmiyor, ya da ateistlikten gelen taassuplarını bilime karıştırıp onu kirletiyor. Bilimin işine gelmeyen yerlerini çıkarıp veya yanlış yorumlayarak unvanını ve bilimsel kimliğini kötüye kullanıyor.

İnançsızların ikinci olarak öne sürdükleri nokta ise dağların yeryüzünün direkleri olmaları ve sarsılmayı önlemelerinin Kuran’dan daha önce Tevrat’ta, Çin kaynaklarında ve başka kaynaklarda da geçmesidir. Evet, geçebilir, hatta geçmelidir. Çünkü Allah birdir ve bu tür nimetlerini daha önceden değişik toplumlara peygamberler aracılığı ile bildirmesi ve öğretmesi beklenen bir durumdur. Kuran’da Allah’ın bunları ilk defa insanlara açıkladığı diye bir şey yazmaz. Kuran açısından önemli olan, evren hakkında verdiği bilgilerin hiçbirinin bilimle herhangi bir çelişkiye düşmemesi ve anahtarın kilide uyduğu gibi her seferinde uymasıdır.   Ateistlerin buradaki duruma benzer olarak konuyu yanıltmacalarla sanki Kuran’da bilimsel çelişki varmış gibi göstermeye çalıştıkları ayetleri sitemizde (ateizmdenkurtul.wordpress. com) detaylı ve bilimsel kanıtlarıyla açıkladık. Öyleyse 1400 sene önce yazılmış ve evrenin birçok olayından haber veren bir kitabın içinde çelişki bulunmaması elbette ki Kuran’ın erişilemez bir mucize olduğunu gösterir. Ateistlerin çelişki çıkaracağım derken Kuran’ın manasını ve bilimi nasıl tahrif ettiklerini anlamak isteyenleri sitemizdeki yazıları okumaya davet ediyoruz.

KAYNAKLAR

Arslan, S. (2016). Türkiye Jeofizik Rejyonal Gravite Haritaları Ve Genel Değerlendirilmesi. Bulletin Of The Mineral Research and Exploration, (153), 203-222.

Eakin, C. M., & Lithgow‐Bertelloni, C. (2018). An Overview of Dynamic Topography: The Influence of Mantle Circulation on Surface Topography and Landscape. Mountains, Climate and Biodiversity, 37.

Fermor, L. L. (1914). III.—The Relationship of Isostasy, Earthquakes, and Vulcanicity to the Earth’s Infra-Plutonic Shell. Geological Magazine1(2), 65-67.

Hill, D. P., Pollitz, F., & Newhall, C. (2002). Earthquake-volcano interactions. Physics Today55(11), 41-47.

Mishra, D. C. (2011). Gravity and magnetic methods for geological studies. Hyderabad: BS Publications.

Prager, E. J. (2009). Earthquakes and volcanoes. Infobase Publishing.

Segall, P. (2010). Earthquake and volcano deformation. Princeton University Press.

TSUBOI, C. (1940). Isostasy and maximum earthquake energy. Proceedings of the Imperial Academy16(9), 449-454.

Vening Meinesz, F. A. (1931), Une nouvelle methode pour la reduction isostatique regionale de l’intensite de la pesanteur, Bull. Geodesique, 29, 33-51.

Watts, A. B. (2011). Isostasy. In Encyclopedia of solid earth geophysics (pp. 647-662). Springer, Dordrecht.

West, K. (2009). Layers of the Earth. Infobase Publishing.

31# KURAN’DA MATEMATİKSEL HATA OLDUĞU İDDİALARININ NET CEVABI

Kuran’da Nisa 11 ve Nisa 12 ayetlerinde geçen miras paylaştırma usullerine ateistlerin itirazı var. Her zaman verdikleri ezberlenmiş bir örneği vererek Kuran’da matematiksel hata olduğunu iddia ediyorlar. İddiaları şöyle;

Varsayalım ki bir adam öldü ve geride 3 kız evlât, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı. Ayetlere göre mirasın paylaşımı şöyle olacaktır:

Mirastan 3 kız evlâda 2/3, ana ve babanın her birine 1/6, eşine 1/8 kalacaktır.

Bu durumu matematiksel olarak hesaplarsak:

2/3 + 1/6 + 1/6 +1/8 = 27/24 = 1.25 olur. (Halbuki sonucun 1 olması gerekirdi).

Bu sonuç Kuranda verilen oranların hatalı olduğunu göstermektedir. Çünkü miras % 112.5 olarak mirasçılara dağıtılamaz. % 100 ün üstünde bir dağıtım olanaksızdır.

İddiaları bu şekildedir. İddiaya konu olan ayetleri ise aşağıda yazdık. Bu konunun sonunda göreceğiz ki ateistlerin yanılgısı, aslında ortaokul düzeyinde öğrenilen bir matematiksel işlemin çözümü sırasında denklemi yanlış oluşturma hatasından kaynaklanmaktadır. Ayetlere bakalım;

NİSA 11: Allah size ÇOCUKLARINIZ HAKKINDA, erkeğe iki kadın payı kadar (mîras vermenizi) emreder! Artık (çocuklar) ikiden fazla kız iseler, o hâlde (ölenin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Ama (o vâris) bir tek kız ise, bu durumda (mîrâsın) yarısı onundur. Bununla berâber (ölenin) çocuğu varsa, ana-babası için, (o) ikisinden her birine, bıraktığı (mîrâsı)ndan altıda bir düşer. Fakat çocuğu yok da (sâdece) ana-babası ona vâris olursa, artık annesine üçte bir düşer (kalan babasınındır). Fakat kardeşleri varsa, o takdirde ettiği vasiyetten veya borçtan sonra annesine altıda bir düşer. Babalarınız ve oğullarınız; bilmezsiniz ki, onların hangisi fayda bakımından size daha yakındır.(Bütün bunlar) Allah’dan birer farîzadır. Muhakkak ki Allah, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm(her işi hikmetli olan)dır

NİSA 12: Hem eğer çocukları yoksa, zevcelerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir. Fakat çocukları varsa, yapacakları vasiyetten veya borçtan sonra, artık bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bununla birlikte eğer (sizin) çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onların(hanımlarınızın)dır. Fakat çocuğunuz varsa, bu durumda yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Buna rağmen eğer bir erkek veya bir kadına,(kendi) evlâdı ve babası olmadığı hâlde (yakın akrabâsı olarak) vâris olunur da (aynı anneden) bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunursa, o takdirde onlardan her birine altıda bir düşer. Fakat bundan daha çok iseler, o hâlde (vârise) zarar verici olmadan edilen vasiyetten veya borçtan sonra, onlar üçte birde ortaktırlar. (Bütün bu mîras taksim usûlü) Allah’dan birer emirdir! Allah ise, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir.

Nisa 11’e dikkat ettiğiniz zaman bu ayet ÇOCUKLARINIZ HAKKINDA diye başlar ve çocuklar için miras taksimini anlatır. Sonra da ölenin ana ve babası ile birlikte çocuklarının değişik kombinasyonlarını anlatır. Ama bu ayette hiçbir şekilde karıştırılmaz. İnsanların yanılgıya düştükleri nokta EŞ’e ait payı da buradaki kesir içine katmaları ve kesiri 1 sayısına tamamlamak istemeleridir. Buradaki pay sadece çocuklar ve ana-baba kombinasyonu oluştuğunda onların payıdır. Yani mirasın tamamı değildir. Mirasın tamamında yakın akrabaların ve hazır bulunan yetimlerin de hakkı vardır. Çünkü önceki bir ayette şöyle belirtilir;

Nisa 8: Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.

Peki EŞ’in payı nasıl belirlenir?

Bunu Nisa 12. ayet net bir şekilde belirtiyor;

Yani ölenin çocukları yoksa mirasın yarısı EŞ’e aittir. Eğer çocukları varsa erkeğin bıraktığının 8 de biri kadının, kadının bıraktığının dörtte biri ise erkeğindir. Yani EŞ’in payı net olarak belirtilmiştir ve bir önceki ayet olan çocukların taksiminden bağımsızdır. Öyleyse nasıl hesaplanacak?

Burada yapılması gereken ise önce ölenin borçlarını ödemek, sonra hazır bulunan yakınlar, fakirler ve yetimler var ise onlara da pay ayırmak, sonra kalan paradan EŞ’e ait olan 1/8 payı teslim etmek, daha sonra kalanlar ise çocuklar ve ebeveyne aittir. Kuran, çocuklar ve ebeveyn için Nisa 11 ayetinde bir denklem kurmuştur ve bu denklem 1 sayısına eşittir, yani;

2/3 + 1/6 + 1/6 = 1 olur. Demek ki Kuran’ın kurduğu denklemde hiçbir çelişki yoktur, fakat başka bir denklemin rakamını alır diğer bir denklemin arasına sokarsanız eşitliği kendiniz bozarsınız, bu ise eşitliğin hatası değildir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir, neden EŞ önce alıyor? Çocuklar ve Ebeveyn önce söylenmiş onların önce alması gerekmez mi?

Bu konuda şunu söyleyebilirim. Nisa 11’de verilen denklemde EŞ durumunu saymaması ve çocuklar ve ebeveyn denkleminin tam 1’e eşit olması, denklemin sadece bunlar arasında düzenlendiğinin kanıtıdır. Bu konu da anlaştıysak neden denklemdeki çocuklar ve ebeveynin mirastan en son pay alacağını anlatacağım. Sebebi açık, çünkü onların denklemi 1 sayısına eşit olduğu için kalan malın tamamını almaya ayarlanmıştır, eğer en başta alacak olsalar mirasın hepsini alacakları ve zaten ortada başka bir pay kalmayacağı için bu denklemin taksimat yapıldıktan sonra kalan malın hepsini almaya göre ayarlandığı açıktır.

Ayriyeten böyle ucu açık bir sistem önerildiği için sayfalar dolusu anlatılması gereken miras hukuku iki ayetle çözülebilmiştir. Eğer son alacakların kalan miktarın hepsini alacağı böyle bir sistem oluşturulmasa idi, oluşabilecek her kombinasyon için ayrı bir denklem yazmak lazım gelirdi. Bu da onlarca sayfanın sadece miras bölüşümünü anlatması demek olurdu. Oysa Kuran’ı Kerimi mucize yapan özelliklerden bir tanesi insanların kitaplar dolusu anlattığı bilginin daha güzelini bir veya birkaç ayette anlatabilmesidir. Yani bu ayette küçük boyutlu fakat her hesabı yapabilen bir yazılım var. “Son alan mirasın kalanını alacak olması” ortada çözümsüz bir problem bırakmaz ve hiçbir denklem eşitsizliği oluşturmaz.

Çocukların ve ebeveynin önce bahsedilmiş olması konusunu ise şöyle anlaşılabilir: Büyük denklem oluştururken öncelikle büyük denklem içindeki küçük denklemin tanıtılmış olması matematik kurallarına da çok uygun bir anlatımdır, fakat en doğru nedenini Allah bilir.

Şimdi buraya kadar anlattığımızı yazımızın girişindeki örnek problem ile açıklayalım.

Ölen kişinin 100 liranın üzerinde bir parası kalmış olsun ve borçları dağıtıldıktan sonra kalan para 100 lira olsun. Örneğin 120 lirası vardı, 20 lirası borçlarına ayrıldı ve 100 lira kaldı. Miras taksimi sırasında hazır olan akraba, yetim ve fakirler de olduğunu düşünelim. Nisa 8 ayetine göre belirli bir limit belirtilmediğinden ve ayetin belirttiği şekilde gönüllerinin alınması için 20 lirası da bunlara ayrıldı. Kaldı elimizde 80 lira.

EŞ’e ait 1/8’lik payı verelim. Yani 10 lira daha gitti, kaldı 70 TL. Bu kalan 70 TL’nin dağıtımı için ise Nisa 11’de denklem verilmiştir. Yani ana ve baba için 1/6 kızlar için ise 2/3. Denklem şu idi:

2/3 + 1/6 + 1/6 = 1

Bu denkleme göre;

70*2/3 = 46,66 kızların parası olacak

(70*1/6) + (70*1/6) = 11,66 + 11,66 = 22,33 ise anne ve babanın payı olacak.

Yani 20 (borçlar) + 20 (fakir ve akraba) + 10 (EŞ) + 46,66 (3 kız) + 11,66 (anne) +11,66 (baba) = 120 TL

Paylaşım bu kadar kolaydır. Fakat matematiğin inceliklerini bilmeyen insanlar Nisa 11’de ve 12’deki iki ayrı denklemin rakamlarını birbirine karıştırırsa tabi ki denklemdeki eşitliği kendi elleri ile bozarlar.

Peki, neden çocukların alacağı pay net miras üzerinden hesaplanmaz?

Cevap: Çünkü miras dağıtımı esnasında hazır bulunan yetimler, fakirler ve diğer akrabalara kesin bir sınır verilmemiştir. Böyle bir kesinlik olmayınca çocukların alacakları pay da net miras üzerinden belirli bir kesirle hesaplanamaz.

Peki, neden EŞ için kesin net bir pay konulmuştur, bunun yerine çocuklar için net miktar konulup EŞ için ucu açık bir denklem olamaz mıydı?

Elbette ki olabilirdi. Kuran bu şekilde bir formül de önerebilirdi. Böyle bir formül önermesinin nedenini en iyi Allah bilir. Fakat buradan anladığımız bir kişinin bıraktığı para da en çok eşinin hakkı vardır. Mirasta en öncelik ona aittir. Ona sekizde birden az verilemez. Hayatı birlikte omuzladığı eşini kaybeden biri için bu hiç de garipsenecek bir durum gibi görünmüyor. Fakat daha ince sebeplerini anlamak için iyi bir sosyoloji ve psikoloji bilgisine sahip olmak lazım, o ise bu yazımızın konusu değildir.

——————————————-

Diyorlar ki Hz Ömer bu problemi çözmek için 27/24 sistemini yani AVLİYE yöntemini geliştirmiş. Öncelikle bu yöntemin Hz Ömer tarafından mı geliştirildiği yoksa birileri tarafından geliştirilip, kendi sözüne kuvvet vermesi açısından konuyu Hz. Ömer’e mi dayandırıldığından emin olamayız. İkinci olarak Hz Ömer de yaratılmış bir insandır ve hata yapma kapasitesine sahiptir. Hatadan korunmuş olanlar yalnızca Peygamberlerdir, çünkü onlar hata yaptıklarında vahiy ile ikaz edilir ve işlerini düzeltmeleri istenirdi.

Aslında ayetlerdeki miras hükmü açık olmasına rağmen, ilk fıkıhçıların konuyu tam anlayamadan hüküm vermeleri ve Müslümanların alim sayılan, sarık saran kişilere sorgulamadan kayıtsız şartsız teslim olma kültürü, bu yanlış anlamanın günümüze kadar sürmesini sağlamıştır. Önceki insanlar için alimlerin görüşleri mantıksız olsa da yeterli olmasına rağmen, günümüz insanları için mantıksız açıklamalar yeterli olmuyor ve bu yanlış anlayışlarda ısrar etmek, ateizmin ekmeğine yağ sürüyor.

——————————————-

Burada anlattığımız örnek herkesin meseleyi anlaması için yeterli idi, şimdi biraz matematik bilgisine sahip kişilere insanların yaptığı denklem hatasını göstermek istiyorum.

Kuran’a göre miras paylaşımındaki denklemler şu şekildedir;

y (2/3 + 1/6 + 1/6) = y “ve” x/4 + y = x => x/4 + y (2/3 + 1/6 + 1/6) = x

olacaktır.

Bu denklemde “x” ise hazır bulunan fakirler, yetimler ve akrabalalara pay ayrıldıktan sonra kalan net rakamdır. Bu x denkleme konulduğu zaman “y” ortaya çıkacak dolayısı ile çocukların ve ebeveynin payı bulunacaktır.

Bu paylaşımı anlamayan insanların hataları ise “y” yerine de “x” koymak olmuştur ve böylece eşitlik bozulmuştur. Yani şöyle;

x/4 + x (2/3 + 1/6 + 1/6) ≠ x

Ateistler, matematiksel olarak ortaokul düzeyinde öğretilen bir eşitlik probleminde yanlış yapılarak sınıfta kalmışlardır.

Görüldüğü gibi ve ateizmdenkurtul.wordpress.com sitesinde ateistlerin her iddialarının, miyop bakışla bakmaktan kaynakladığını defalarca ispat ettiğimiz gibi, bu iddiaları da ellerinde kaldı ve Kuran’ın onlardan çok daha usta bir matematikçi olduğu belli oldu. Böylece ateistler daha ahireti görmeden bu dünya hayatında bile her seferinde rezillik azabını çektikleri açıkça görünüyor. Her tuttukları iddia ellerinde gümlerken neden hâlâ çelişki zannettikleri durumların kendi bilgisizliklerinin ve akıl erdiremezliklerinin bir sonucu olduğunu anlayıp, Kuran’a ön yargılarından sıyrılmış temiz bir kalple bakmıyorlar? İşte bunu anlamak, buradaki mantığı (!) anlamak zor. Einstein tarafından söylendiği gibi “önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan zor” olsa gerek.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

tahta.png

29# NUH TUFANI KÜRESELMİYDİ, BÖLGESELMİYDİ? JEOLOJİK KANIT VAR MIDIR?

Bir müddettir Nuh tufanı hakkında paylaşımlar dikkatimi çekiyordu. Üç büyük dinde belirtilmesine rağmen özellikle ateist arkadaşlarımın bu konu hakkında özel bir merakları olduğunu gördüm. Çünkü onlara göre Dünya çapında bir tufan olması ve tüm hayvan türlerinin kurtulması imkansızdı. Bu konu hakkında yerli ve yabancı kaynakları taramaya karar verdim, iki haftalık bir araştırmadan sonra elde ettiğim bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.

Büyük bir tufan esasında sadece üç büyük dinde değil, Sümerler, Akadlar ve Babillilerin kayıtlarıda dahil birçok medeniyet büyük bir tufan yaşandığından bahseder. Fakat bu putperest toplumlar, eğer aynı tufandan bahsediyorlarsa tek Tanrı’lı dinler gibi olayı anlatmalarını beklemek saflık olur. Çünkü sözlü kültürün ve efsane anlatmanın yaygın olduğu böyle medeniyetler dönemlerinde gerçek bir olayı her anlatan neslin kendinden birşeyler katmaması ve insanlara çekici gelmesi için kendi mitlerini katmamaları imkansızdır.

SÜMERLERDE NUH TUFANI

Sümerlerdeki tufan efsanesine göre;

Tufanın geleceğini bilen tanrılar, insan ırkının yok olması için, seslerini hiç çıkarmazlar. Çünkü, tanrıların başındaki tanrı ‘Enlil’, insan ırkından hoşlanmaz, insanların inançsızlıkları, hakaretleri, tanrılara değer vermeyişleri onu çileden çıkarmıştır. (ilginçtir, üç büyük din, İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilikte de tufana sebep olarak, aynı şekilde, yaradanın gazabına yol açan insanların inançsızlığı, azgınlığı ve sapkınlığı gösterilir) İnsanları bir tufanla yoketme kararı alan baş tanrı Enlil, bütün tanrılara, “insanlara yardım etmeyeceksiniz, tufanı hiçbiri öğrenmeyecek” diyerek, hepsine yemin ettirir. Yalnız, aralarından, kurnaz su tanrısı Enki (Ea), insan ırkını çok sevdiği için bir şekilde yardım etmek ister. Hemen dünyaya gider. Ziusudra’yı bulur. Kendisi, insanların girip (kiliselerdeki günah çıkarma odası gibi) tanrılara dertlerini, günahlarını anlatıp rahatladıkları odaya girer. Ziusudraya kapıda beklemesini söyler. İçeride Enki, bağıra bağıra tufan olayını anlatır. Böylece yeminini bozmamış, insanlara birşey söylememiş olacaktır, ama kapıda bekleyen Ziusudra, tanrının kendi kendine yaptığı bu konuşmayı duyarak herşeyi öğrenecektir. Enki tufan olayını bağıra çağıra anlatır, insanlara yardım edemeyeceği için üzgün olduğunu söyler. Yardım edebilseydi, insanların tufandan kurtulmak için neler yapmaları gerektiğini söyleyeceğini anlatır. Bu şekilde, Ziusudra’ya tufandan kurtulmak için neler yapması gerektiğini anlatmış olur. Tabii, kapıda bekleyen Ziusudra, herşeyi duyar ve hemen işe koyulur. Tanrısının verdiği talimatlara göre gemisini inşa eder, her canlıdan bir çift alır. Kendisine inananlarla birlikte (ki ailesi, hizmetçileri ve bir-iki arkadaşından başka kimse inanmaz) gemiye doluşurlar. Sular heryeri doldurur. Bütün şehirler suyla kaplanır, insanlar boğularak can verir. Olanları, dünyanın çevresinde dönen bir gemiden gören tanrılar, ağlarlar. Yarattıkları medeniyetin yokoluşunu izlemek onlara büyük acı verir. “Ne yaptık biz” diye dövünürler. Ziusudra ve yandaşları, sular çekilmeye başlayınca ortaya çıkan ilk kara parçasına çıkarlar. (Bu kara parçası Tevrat’ta Ağrı dağı, Kur’an’da Cudi dağı olarak geçer. Ancak “Cudi”, Kur’an terminolojisinde, yüksek yer demektir) Hala yaşayan insanlar olduğunu gören tanrı Enlil, hemen yanlarına gider. Tabii, ardından diğer tanrılar da onu takip ederler. İlk başta sinirlenen Enlil’i, diğer tanrılar sakinleştirirler. Bir anlaşma yapılır. Artık insanlar, tanrılarına hürmet göstereceklerdir, karşılığında da tanrıların koruması olacaktır. Babillilerin Atarharis destanı’da benzer mitolojik bir tufanı anlatılır.

Tufanın büyüklüğü ile ilgili olarak, geçen yüzyıl içinde Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesi içindeki bir tablette yazılı olan şu ifade bize Nuh Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay olduğunu gösterir:

“Tufan her şeyi silip süpürdükten sonra,

Ülkenin yıkılması tamamlandıktan sonra,

İnsanlık sonuna kadar dayandıktan sonra,

İnsanlığın tohumu korunduktan sonra,

Karabaşlı Sümer halkı kendisini yeniden kalkındırdıktan sonra,”

Yukarıdaki belgede yer alan “İnsanlığın tohumu korunduktan sonra” ifadeleri, Tufan olayının insanoğlunu ne kadar derinden etkilediğini çok açık bir şekilde gösteriyor.

En ilginç gerçeklerden biri şudur ki, Nuh tufanını inkar etmek isteyen ateistler eğer Tarihte Nuh tufanını veya benzeri bir olayı anlatan yazılı bir kayıt olmasaydı, bunu olayın olmamış olduğuna delil göstereceklerdi. Ama Sümer ve Babil kayıtları gibi Nuh tufanını anlatan fakat insanların hayallerinin karışmaması mümkün olmayan efsaneler ortaya çıktıktan sonra, dinlerin bu olayı Sümerlerden almış olması gibi kanıtsız bahaneler sunuyorlar. Aslında Gılgamış destanı 1870’lerde Sümer tabletlerinin incelenmesi ile ortaya çıkarıldıktan sonra tüm Dünya’nın gözünde Nuh tufanı daha anlamlı hale gelmiştir ve tufanın bir kanıtı olarak görülmeye başlanmıştır.

tuff

KURANDA NUH TUFANI, İNCİL ve TEVRATTAN FARKI ANLATILIR

Nuh tufanı konusunda araştırma yaptığımda dikkat ettiğim noktalardan biri de şu idi. Batılılar Nuh tufanını M.Ö. 3.000 (bir papaz 2348 der ) yılllarına tarihlendirdikleri ve bu kitaplarda tufanın küresel bir boyutta olduğu anlatıldığı için, eleştiriler hep bunları dikkate alarak yapılmış. Sonra Türkiye’de bu Nuh tufanı meselesini yazanlara baktığımda onlarda, İncil ve Tevrat’a yönelik bu eleştirilerden çok etkilenmiş olacaklar ki aynı söylemlerle Kuran’ı eleştirmeye çalışmışlardır. Oysaki Kuran’ı eleştirmek için kullandıkları yöntem baştan hatalı olduğu için boşa kürek çekmiş olurlar. Çünkü Kuran’daki Nuh tufanı anlatımı İncil ve Tevrat’tan bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Bunlardan ilki tufanın bölgesel mi yoksa Dünya çapında mı olduğudur. İnsanlar eliyle defalarca yeniden yazılan Tevrat bu konuda tüm Dünya’yı kapladığı, bütün dağların görünmez olduğunu, bütün hayvanlardan birer veya birkaç çift gemiye bindirildiğini yazar. Oysa ki Kuran’da bu tür ifadelerin hiçbiri geçmez. O yüzden İslam alimleri arasında da tufanın bölgesel mi yoksa Dünya çapında mı olduğu tartışma konusu olmuştur. Oysa ki Tevrat’tan öğrenilen bilgileri bir yana bırakıp ilk defa Kuran’ı tahlil eden birinin gözü ile bakarsak durumun açık olduğunu göreceğiz. Şöyle ki; Kuran’da Nuh’un kendi kavmine gönderildiğini açıklar. Zaten Dünya’da birbirinden çok kopuk halklar olduğunu düşündüğümüzde Hz. Muhammed gibi bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygamberin daha önce gelmediğinin anlaşılması kolaydır.

“Ve andolsun ki; Nuh’u kendi kavmine gönderdik.” Hud 25

“Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.” A’raf Suresi, 64

Ayetten, Nuh’u görüp yalanlayan bir kavmin, yani bir veya birkaç şehrin tufana maruz kaldığı anlaşılıyor.

Sonra şu ayete bakalım;

“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir resul/elçi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” Kasas 59

Öyleyse Kuran’a göre düşündüğümüzde şu iki şıktan biri karşımıza çıkıyor; ya tufanın tüm Dünya çapında olmadığıdır, ya da Nuh zamanında insanlar hep bir arada yaşıyordu, yeryüzüne yayılmamışlardı. Oysa ki, ikinci şık insanın doğasına aykırı bir durum. İnsan doğası gereği yeni yerleri merak eder, içinde bulunduğu Dünya’yı keşfetmeyi sever. Bundan dolayı tarih içinde insanlık sürekli Dünya’nın her yerine yayılmıştır. İkinci olarak, insanlar bazen düşmanlık gibi sebeplerden dolayı birbirlerinden uzaklaşmak isterler. Zaten tarihsel kayıtlar ve arkeolojik kayıtlar insanların sürekli bir dağılım içinde olduğunu göstermiştir. Örneğin Aborjinler M.Ö 40.000 yılında Avustralya’ya bir okyanus aşarak varmışlardır. M.Ö. 10. 000 yılında ise insanlar Sibirya üzerinden Amerika kıtasına geçmişler ve güney Amerika’nın uç kesimlerine kadar yayılmışlardır. Demek ki Nuh’tan ve O’nun davetinden haberi olmayan bu insanların tufan ile boğdurulması yukarıda ki ayete göre mümkün değildir. Burada bazılarının aklına takılan iki ayet önümüze çıkmaktadır;

İşte onlar, (kıssalarını sana anlattığımız kimseler) Âdem’in zürriyetinden, Nûh ile berâber (gemide) taşıdığımız kimselerden, İbrâhîm ve İsrâîl’in (Ya’kub’un) zürriyetinden hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden Allah’ın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerdir.

Bu ayette Hz Adem’den sonra Hz Nuh’un ve beraberindekileri zürriyetinin gösterilmesi sanki ikinci baştan insanlığın doğumu olarak algılanmamalıdır. Çünkü böyle düşünülürse devamındaki Hz İbrahim ve Hz İsrail ile’de insanlığın üçüncü defa sıfırlandığı anlaşılmalıdır. Oysa böyle bir durum yok. Ayette bu peygamberlerin soyundan gelen temiz şahsiyetler konu edilmektedir.

Ve Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Arz’da o kâfirlerden hiçbir kimseyi bırakma!’ Nuh 26

Bu ayette arz “yer” demektir. Göklerden yere gelen bir felaket için “yer” kelimesi kullanması normaldir. Bu arz kelimesinin tüm Dünya’yı kast ettiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Yani Türkçe’de olduğu gibi diğer dillerde de “yer” kelimesi lokal bölgeler için de kullanılır. Yoksa, ne Nuh yeryüzünü tamamen gezmiş tebliğ yapmıştır, ne de yerde derken tüm yeryüzünü kastetmiştir. Zaten Kuran “Arz-Yer “ kelimesini başka bir ayette lokal bir bölge için kullanmıştır;

“Onlar, Arz’dan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar.”İsra, 17/76

Bu ayet, Peygamberimizin Mekke’den çıkarılmaya çalışıldığını haber veriyor. Bir bölge anlatılırken de arz kelimesi kullanılmış.

Hatta Nuh tufanı konusunda etkili tespitleri olan Caroll Hill makalesinde İncil’de geçen Nuh tufanının lokal olduğunu yazar. O’na göre İncilde geçen face of the ground (yeryüzü) (Genesis 23) ifadesi bütün yeryüzünü kapsamıyor. Genesis 8’de geçen earth kelimesi de İbranice aslından çevirisini tam karşılamıor. İbranice eretz kelimesini earth-dünya olarak çevirmişler fakat aslında land-kara parçası olarak çevrilmeliydi diye ekliyor. Buna bir kanıt olarakta Zech. 6’da geçen “all the earth-tüm yeryüzü” ifadesinin Filistin’e atıf yapmakta olduğudur.

Tufan hakkındaki tartışılan bir başka konu ise, suların bölgedeki bütün yükseltileri, dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran’da, geminin Tufan sonrası “Cudi”ye oturduğu bildirilmiştir. “Cudi” kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak kabul edilir, oysa kelime Arapça’da “yüksekçe yer, tepe” anlamına gelmektedir. Tespitlerimize göre Kuran’ı Kerim bazı peygamberler hariç özel isim kullanmaz. Hatta Zulkarneyn yazımızda da belirttiğimiz gibi Zulkarneyn ismi bile şahsın ismi değil verilmiş bir sıfattır. Çift boynuzlu demektir.

Bir başka konu ise Hz Nuh’un tün Dünya hayvanlarını mı gemiye aldığıdır. Kuran’da tüm Dünya hayvanlarının gemiye alındığı gibi bir bilgi yoktur. Bu iddia daha çok değiştirilmiş Tevrat kaynaklıdır. Tufan lokal bir bölgede meydana geldiği için elbetteki, Nuh’a lazım olacak birkaç tür çiftlik hayvanının gemiye alınması gerekir. Çünkü kurtuluştan sonra tarım yaparak hızlı bir besin tedariki yapılamayacağından, sütüyle, yumurtası ile en hızlı besinleri sağlayacak olan hayvanlardır. Bu yüzden hayvanların beraberlerinde olmasını da istenmiştir. Çift olarak alınması ise çoğalmaları içindir.

Bu ön bilgilerden sonra artık küresel bir tufan aramanın mantıksız olacağını anlamış olmamız gerekir.

PEKİ NEREDE OLMUŞTUR TUFAN? JEOLOJİK KANITLAR VAR MIDIR?

Öncelikle şunu belirtelim, şu an Dünya üzerinde ikiyüze yakın medeniyet kendi bölgelerini mahveden bir tufandan haber vermiştir. Yapılan araştırmalar, Tufanın hemen bütün toplumların efsanelerinde yer aldığını gösterdi. Asya’da 13, Avrupa’da 4, Amerika’da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan tespit edildi. Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı. Denizden çok uzakta, Kuzey Amerika’nın güney batısında yaşayan Hopilerin destanlarında kabaran suların ülkelerini baştanbaşa kapladığı, dağların tepelerine kadar yükseldiği ve yeryüzündeki canlıları yok ettiği anlatılıyordu. Amerika’nın eski sahiplerinden olan Azteklerin destanlarından ise Tufanın süresi bile veriliyordu. Bütün bunlar, insanlık tarihinin hemen hemen başlarında meydana geldiğini gösteriyor. Qinglong Wu ise Science dergisinde yayınladığı 2 çalışmada M.Ö. 1920’de Çin’i etkisi altına alan bir tufan yaşandığını anlatmıştır. http://science.sciencemag.org/content/353/6299/579.short Bu tufan yine tarih boyunca bu tür lokal tufanların yaşandığını gösterir. Dolayısıyla bu tufan yeryüzünün herhangi bir yerinde olmuş olabilir.

Graham Hancock ise “Underworld, the mysterious origins of civilization” isimli kitabında 1970’lerden bu yana yapılan araştırmaların üç küresel süper tufan olduğunu gösterdiğini belirtir: M.Ö. 15.000 ila 14.000 yıl önce; 12.000 ila 11.000 yıl önce; ve 8.000 ila 7.000 yıl önce. Bunu son buzul çağının buz tabakalarının erimesine bağlamıştır. İkincisinin kayıp kıta Mu ve Atlantis uygarlığı ile ilişkili olduğunu belirtir. Yine bu tarihler arasında oluştuğu tespit edilen ve denizlerde oluşan büyük bir depreme bağlı bir tsunami’den bahseder. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip’e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh a.s. zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir.

Bu meseleyi şahsen ilk düşündüğümde, aklıma en eski uygarlıkların Ortadoğu’da kurulduğundan dolayı bu coğrafya geldi. Sonra böyle büyük bir tufan’ın sularının henüz çekilmemiş olabileceğini düşündüm. Aklıma Akdeniz geldi, acaba koca akdeniz bölgesi tufanın yeri olabilirmiydi? Yani Cebelitarık boğazından kara parçalarının yıkılmasıyla birlikte gelen akdenizin suyunun tufanı oluşturma olasılığı var mıydı? Bu konuyu biraz araştırdığımda Okyanusun sularının tufan halinde Akdenize doluşması doğruydu fakat eldeki veriler bu olayın 5 milyon yıl önce olduğunu gösterdiğini öğrendim.

Fakat bu durum akdeniz için mümkün olmasa da Karadeniz için mümkün görünüyor.

KARADENİZ TUFANI

Amerikalı iki araştırmacı William Ryan ve Walter Pitman Nuh tufanı’nın M.Ö. 5600 yılında Karadenizde gerçekleştiğini iddia eden bir kitabı 1999 ylılında yayımlamışlardır. İddialarını ise Karadenizde yaptıkları denizaltı araştırmalarına dayandırmışlardır. Bu araştırmacılar Karadeniz’de dev bir tufanin jeolojik kanıtlarını buldu. Denizin dibinden farklı derinliklerden çok sayıda örnekler alıp bunları incelediler. Bu tabakalardaki fosilleşmiş deniz canlılarıda tahlil edildiğinde bu canlıların ani bir tufan sonucu çamura gömüldükleri sonucu görünüyordu. Fosillerin karbon yaşı da M.Ö. 5600 yılını doğrulamıştı.

Karadeniz, M.Ö. 5600 yılına kadar bir tatlı su gölü idi. Sınırları bu kadar büyük değildi ve bereketli olan çevresinde birçok yerleşim yerleri kurulmuştu. İnsanlar tarım ve balıkçılıkta ileri idiler. Son buzul çağının bitimi zamanlarında yani M.Ö. 25.000-10.000 yıllarında buzulların erimesiyle birlikte deniz seviyeleri sürekli yükseldi. Akdeniz’de de yükselmeye başlayınca önce ege denizinin yükselmesi takip etti ve sular İstanbul boğazına kadar dayandı. Deniz seviyesi yükseldikçe, Akdeniz’in suyu öncelikle tıkalı olan İstanbul Boğazı’na sızmaya, ardından onu aşındırmaya başladı ve sonra aniden bu büyük engelin yıkılmasına neden oldu. Deniz suyu yaklaşik 200 tane Niagara Şelalesi’nin gücüyle Karadeniz’e akmaya basladı. Yüzlerce kilometre uzaklıktan bile duyulabilecek bir kükremeyle akan su, kıyı şeridinin her gun 1.5 kilometre kadar geriye çekilmesini sağlıyordu, yani hergün birbuçuk kilometre yerleşim alanı sular altında kalıyordu. Bu büyük tufanda birçok yerleşim yeri ansızın çoşkun bir tufanın altında kalarak yok olmuştur. Dr Bob Ballard ise Sinop’tan 30 km içeride ve 150 m. suyun altında eski bir uygarlığa ait izler bulduklarını ve bu uygarlığın dev bir yapbozun parçaları gibi deniz altında durduğunu National Geographic ile ilk defa duyurmuştur. Aşağıdaki resimde yeşil kısımlar tufandan önceki yerleşim yerlerini gösterir.

bl

Ryan: “Bu adeta dev bir toprak barajın çatlamaya başlaması ve sonunda yıkılmasi gibi” diyor. “Toprak barajın su sızdırması, günlerce hatta aylarca sürebilir; ancak baraj, gücü kalmayınca, birkaç saat içinde tamamen ortadan kalkar”.

Selden sonra dehşete düşen göçmenlerin bir kısmı batıya, Avrupa’ya; diğerleri güneye, öykülerinin destanlara geçtiği Mezopotamya’ya, Babil’e ve bugünkü Irak’ın bulunduğu bölgeye göç etti. Bu göçten sonra Karadeniz havzasında bilinen tarım teknikleri Mezopotamya, Mısır ve Avrupa coğrafyalarına taşındı ve medeniyetin ilerleme süreci hızlanmış oldu. Bu bilgilerin getirdiği zenginlik Mezopotamya’da Sümer devletinin kurulmasını sağladı ve tufan olayı bin yıllar boyunca sözlü kültürde dilden dile aktarıldı. Fakat gittikçe putperestliğe kaymış olan toplumun destanları da bunlardan payını alarak çok Tanrılı bir anlatıma dönüştü.

Burada İstanbul boğazından suların 200 tane niagara şelalesi hacminde karadeniz bölgesine dökülmesi bize ayetteki “tandır feveran edince” ifadesini hatırlattı.

Allah, Hz Nuh’a;

“Sonunda emrimiz geldiğinde ve tennür fışkırdığı zaman, dedik ki: “Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.” diye vahiy gönderdiğini belirtir. Tennür tandır anlamına gelir. Tandırlar ise bir boğaz veya bir boru şeklinde yapılırlar. Ayette tennür fışkırdı veya feveran etti denmiştir. Feveran etmek (arapça faret) çağlamak, coşmak manalarındadır. Eski müfessirler tandıra kaynamak yakışacağından, kaynamak kelimesi ile tercüme etmişlerdir. Ama aslında coşmak manasındadır ve tandır gibi bir yerden suların coşkun bir şekilde geleceğini belirtir. İstanbul boğazı gibi dar ve uzun bir boğazdan suların fışkırması ise ayetteki tandır benzetmesine tıpatıp uyuyor. Suların coşkun şekilde ise insanları anında yutacak kadar büyük olması gerekiyor. Hz Nuh’unda hayvanları gemiye yükleyecek zamanı varsa uzaklardan sesi Nuh’a kadar gelen dev bir çağıltının kopması gerekir. İşte bilim adamlarının da bildirdiğine göre İstanbul boğazının seddi birden yıkılınca 200 tane Niagara şelalesi gibi coşkun bir su alana boşalmıştır ve sesi 100 km öteden duyulacak kadar korkunç bir felaket yaşanmıştır.

Karadeniz’de tufan olduğu belirlendikten sonra ateizmin elden gittiğini anlayan bazı akademisyenler hızlı bir şekilde karşıt görüşler geliştirmişler ve  cevaplar yazmışlardır. Fakat onların cevapları hiçbir zaman ikna edici olmamış çünkü taraflılıktan kurtulamamıştır. Örneğin, neden insan ve hayvan fosilleri bulunamadı gibi sorularla bu durumu çürütmeye çalışırlar. Fakat böyle bir durumun olanaksız olduğunun kendileride farkındadır. Çünkü tsunamiye banzer böylesine büyük bir selde cesetlerin kaç km sürüklendiği ve Karadeniz’in neresine dağıldığı asla bilinemez. Onları aramak samanlıkta iğne aramaktan zordur. Tabi ilk olarak şunu bilmemiz gerekir. Su bulunan ve mikroorganizmaların yaşadığı deniz diplerinde kabuklu canlılara ait kalıntılar ancak fosilleşebilir. İnsan ve hayvanların fosilleşmesi neredeyse imkansızdır. Bu yüzden Pompei’deki gibi insan fosilleri bulmak olanaksızdır.

Diğer muhtemel bir tufan ise Mezopotamya’da yaşanmıştır.

MEZOPOTAMYA TUFANI

Bu tufan felaketi denizden gelen bir tsunami ve yağmurların birleşmesi ile oluşan bir felaket olması, Kuran ile bağdaşabilecek en iyi açıklamadır. Çünkü; Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!” denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi. Hud 44 ayetinde yerden ve gökten gelen suyun her ikisi birden bu felaketi oluşturduğu bildirilmektedir. Basra körfezine yakın olduğu için Mezopotamya bölgesinde ise böyle bir olay mümkündür.

AkkadMap

Bugün arkeolojik ve tarihi kayıtlar yeryüzünde en eski ve köklü medeniyetlerin Mezopotamya’da başladığında hemfikirdir. İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya’nın antik şehirlerinden Ur’da uzun kazılar yaptı. Çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. Ne var ki12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı. Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti. İlk çukurdan300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu. Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve100 mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi, MÖ.4 binden çok önceki yüzyıllardır.

Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nuh’un öyküsü, Mezopotamya Çölü’nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu. “ (Fred Warshofsky, “Ur of the Chaldees”, Readers Digest, Aralık 1977)

7Ur_bw-56a021493df78cafdaa04087

Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılan Güney Mezopotamya’daki Şuruppak kenti de Tufan’ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi’nden Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Schmidt’in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle demektedir: “Schmidt 4-5 metrederinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu…” Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt “tamamen nehir kökenli bir kum” olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.” (Max Mallowan, Early Dynastic Period in Mesapotamia, Cambridge Ancient History 1-2, Cambridge, 1971, s. 238 )

Aşağıda antik Ur şehrine ait temsili resimler verilmiştir.

ur

c2a2da82025303a49c303c1fa3388180

Tufan’dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi, Şuruppak’ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900’lü yıllarla tarihlendirilmektedir. (Bilim ve Ütopya, Temmuz 1996, s. 176 )

KUYRUKLUYLDIZ TEORİSİ

Denizden gelen büyük bir tsunami oluşması için bir deprem yetebildiği gibi, bir kuyrukluyıldız da aynı etkiyi yapabilir. Bazı araştırmacılara göre;

Bunun üzerine, semanın kapılarını gürül gürül akan suya açtık. Kamer 11

ayeti, gökten gelen bir kuyrukluyıldızın barındırdığı buzun atmosferde erimesi ile Nuh kavminin üzerine yağmasını işaret ediyor olabilir. Çünkü semanın (göklerin) kapısının açılması oradan gelen birşeye işarettir. Kuyrukluyıldızın kendisinin ise deniz düşmesiyle bir tsunamiye neden olması ise mümkündür. İstanbul Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek’te böyle bir teoriyi savunmaktadır.

KÜRESEL TUFAN TEORİSİ

Kuran’da tufanın küresel olduğundan bahsedilmez ama küresel bir tufanın mümkün olabileceğini iddia eden yabancı araştırmacıların delillerine de yer vermek istiyorum. Şöyle ki;

Nuh tufanı hakkındaki bilimsel çalışmaları ve yayınlarıyla tanınan Dr Andrew Snellig’e göre tufan Dünya çapında olmuştur. Bunun kanıtlarını şu şekilde sunar: Özet olarak şu adresten ulaşılabilir: https://www.godisreal.today/evidence-of-the-flood/

  1. Sadece okyanuslarda yaşayabilen canlıların fosilleri Himalayalar’ın tepelerinde bulunmuştur der. Bunların nasıl oralarda bulunduğunu açıklayabilecek hiçbir teori yoktur.
  2. Sadece bitkilerin fosilleri değil aynı zamanda, yarasaların, arıların, bir balığı yutmakta olan başka bir balığın, doğum yapan hayvanların fosilleri bulunmuştur. Oysa bu organizmalar yavaş fosilleşmez, çamura birden gömüldüğünün kanıtıdırlar.
  3. Amerika’daki büyük kanyonda bir kireç taşı tabakasının tamamıyla fosiller ile dolu olduğunu ve bunun bir anda ancak büyük bir tufan ile olabileceğini belirtir. Üstelik bu tabaka aynı pozisyonda Penisilvanya’da İngiltere’de ve Himalayalarda’da olduğu gösterilmiştir.
  4. Amerika’daki bir çökelti tabakasının çok uzun hatlar boyunca devam ettiğini söyler.
  5. Bu katmanın diğerlerinden bıçak gibi ayrıldığını belirtir. Bunun ise ancak aniden oluşan bir çökelti ile mümkün olacağını söyler.

Dr. John Baumgardner’de büyük kanyonda diğerlerinde daha büyük olduğu açıkça görülebilen bir tabakanın bir tufan sonrası oluşan çökelti ile açıklanabileceği görüşündedir. Bu katmanın diğerlerinden bıçak gibi ayrılması onun kısa bir zaman diliminde olduğunu göstermekte olduğunu söyler.

flood19

flood17-1024x693

flood18

Dr. John Baumgardner’in küresel tufan hakkında ileriye sürdüğü çok sayıda kanıtı kendi makalesine (ingilizce) bırakıyoruz. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Noah’s Flood: The Key to Correct Interpretation of Earth History

Ayrıca Nuh tufanı sırasında Nuh’un oğlu ile konuşmasının nasıl gerçekleştiğine ilişkin sayın Mete fridin’e ait yazıyı yeterli bulduğumdan birşey eklemek istemedim. Şu adreste bulabilirsiniz:

http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/1804/CokOk/10153/Mete-Firidin/Nuh-Peygamberin-Kafir-Oglunun-Sali

Nuh’un gemisi ile alakalı da şuraya müracaat edin.

http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/520/CokOk/10153/Mete-Firidin/Nuhun-Gemisi?seoContent_ASPxGridView1=page3

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

YARARLANILAN BAŞLICA KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMALAR

Hill, ‘The Noachian Flood: Universal or Local?’, Perspectives on Science and Christian Faith (54.3.180-181), 2002.

Hill, ‘Qualitative Hydrology of Noah’s Flood’, Perspectives on Science and Christian Faith (58.2.120-129), 2006

Jacobsen, “The Waters of Ur,” Iraq 22 (1960): 174-85; and S. Lloyd, The Archaeology of Mesopotamia (London: Thames and Hudson, 1978), 15.

C. Whitcomb and H. M. Morris, The Genesis Flood (Philadelphia: Presbyterian and Reformed Publishers, 1966), 518

David MacDonald 1988: The Flood: Mesopotamian Archaeological Evidence. Creation/Evolution Journal 8, 14-20.

LG Collins, 2009: Yes, Noah’s Flood may have happened, but not over the whole earth, scholarworks.csun.edu 29 Issue: 5 Year: 2009 Date: September-October

Civil, M. 1969. “The Sumerian Flood Story.” In W. G. Lambert and A. R. Millard, Atra-hasis: The Babylonian Story of the Flood (Oxford: Clarendon Press)

Kramer, S. N. 1967. “Reflections on the Mesopotamian Flood.” Expedition. Volume 9, number 4.

Mallowan, M. E. L. 1964. “Noah’s Flood Reconsidered.” Iraq. Volume 26.

Peake, Harold. 1930. The Flood: New Light on an Old Story. London: Kegan Paul, Trench, Trubner.

Tigay, Jeffrey H. 1982. The Evolution of the Gilgamesh Epic. Philadelphia, PA: University of Pennsylvania Press.

Woolley, Sir Charles Leonard. 1954. Excavations at Ur. London: Ernest Benn.

Ryan, William, and Walter Pitman. Noah’s Flood: The new scientific discoveries about the event that changed history. Simon and Schuster, 2000.

Kerr, Richard A. “Black Sea deluge may have helped spread farming.” Science 279.5354 (1998): 1132-1132.

Mestel, Rosie. “Noah’s flood.” New Scientist 156.2102 (1997): 24-7.

Stone, Richard. “Black Sea flood theory to be tested.” (1999): 915-916.

27# Kâbe ve Mekke korunmuş bir yermidir?

Ateistlerin anlayamadığı bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Çok kolay çözebilecekleri meselelerin içinden çoğu zaman akıllarını kullanarak çıkamıyorlar. Adeta bir kaşık suda boğuluyorlar. Yol göstermek gerekiyor. Şu ayete bakalım;

Hani biz Kâbe’yi insanlara vaktiyle bir sevap mahalli ve emin bir sığınak yapmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den namaz kılacak bir yer edinin.”(Bakara, 2/125)

Ayette Kâbe’nin önceden “emin” yani emniyetli bir yer olduğundan bahsediyor. Ateist arkadaşlar ise 2015 yılında Kâbe de meydana gelen vinç kazasının ve tarihte Mekke’ye zaman zaman düzenlenen saldırıların olduğunu hatırlatarak açıklamasını istiyorlar. Aslında kötü niyetle olaya yaklaşmayan birisi için açıklaması çok kolay bir soru bu. Konu uzun yazılabilir ama kolay okunması açısından ve kısa bir bilgininde yeterli olacağını düşündüğümden kısaca yazacağım.

Birkaç yönden ele alalım.

  1. Ayette geçmiş zaman kipi kullanılmış. Yani bir zamanlar kâbeyi biz emniyetli yaptık denmiş. Evet, Hz. İbrahim kâbeyi inşa ettikten sonra çok uzun bir süre kâbe, civar halklar için kutsal bir yer kabul edilmiş, tavaflar olmuş, bütün kabilelerin ortak kutsal mekanı olduğundan buraya Mescid-i Haram denilmiş ve diğer yerlerdeki gibi kan dökmek buralarda yasak kabul edilmiş, kolay kolayda kimse böyle bir işe kalkışamamıştır. Hatta idam mahkumu bile gelip kâbeye sığınsa buna bir şey yapamazlardı. Bu yüzden kâbeye mescid-i haram dendiği gibi, Mekke’ye de belde-i haram yani yasakların olduğu belde denmiştir. Çünkü bu belde de diğer beldeler gibi rahat kan akıtılamazdı kuralları sıkı idi.
  2. Bu sıkılığa rağmen insanlar kaza ile parmağını kesmiyor veya düşüp ölmüyor demek değildi. Kuralları ağır olmasına rağmen yine de kuralları çiğneyen insanlar da olabiliyordu. Örneğin İslamiyet ilk ortaya çıktığında burada şehid edilenler olmuştu.
  3. Allah başka bir ayetinde bir beldeyi (büyük ihtimalle Mekke) emin bir yer yani “huzurlu” bir yer yaptıktan sonra nankörlük ettikleri için emin olma durumunu değiştirdiğinden bahseder.

“Allah bir beldeyi misal yaptı ki, emniyet ve sükun içinde idi. Ona rızkı her yerden bol bol geliyordu. Derken, halkı Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onlara, yaptıkları sebebiyle açlık ve korku elbisesini tattırdı” Nahl 112

Demek ki beldelerin emin kılınması sürekli bu durumun devam edeceğini göstermiyor.

  1. Şimdi bunları herkes bildiği halde acaba Kuran ateistlerin anladığı gibi bir mana mı vermiştir? diye bir soralım kendimize. Yani insanlar normal olarak yaralanır veya bir saldırı olduğunda ölüm olayı gerçekleşirken, Kuran ateistlerin anladığı gibi “Biz kâbe’deki insanları ve kâbeyi mucizelerle koruruz” anlamınımı vermiştir. Hayır, gerçekler insanların gözleri önünde olduğu halde böyle bir mana vermesi hayatın olağan akışına aykırıdır.

Emin belde denmesinin sebebini ise birinci maddede açıkladık.

Bu kadar yeterli sanırım. Görüldüğü gibi çok kolay anlaşılabilir bir mesele olmasına rağmen, saf (!) kalpli ateist arkadaşlarım bu meseleye maden bulmuş gibi hücum ediyorlar.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

kabe

 

26# Şeytanların gökleri dinlemesi ve alev toplarıyla kovalanması ne demektir?

ŞEYTANLARIN ATEŞ TOPLARIYLA KOVALANMASI NE DEMEKTİR?

Cin 9: Ve gerçekten biz, (gayb haberlerini) dinlemek için orada oturma yerlerine otururduk. Fakat şimdi, kim dinlemek isterse, onu gözleyen (izleyen) bir şihab (ateş şulesi) bulur.

Soru: Yukarıdaki ayette şeytanların yıldızlarla taşlanması mı konu ediliyor, bu nasıl mümkün olabilir?

Cevap: Şeytan bozgunculuk yapan yani sistemlerin işleyişini kötü niyetli olarak bozmaya çalışan tüm yaratıklara verilen isimdir. Bu manasından dolayı Kuran’da şeytan kelimesi hem cinler hem de insanlar için kullanılır. Örnek;

Enam 112: İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

Kuran’ın her yerinde iyilik ve kötülüğün mücadelesi anlatılır. Bu iyilik ve kötülük mücadelesi veya diğer bir tanımla evrenin yaratılış sistemini koruyup ona uygun hareket edenler ile sistemin açıklarını arayıp onu çökertmek için uğraşanlar sürekli bir mücadele içindedirler. Bu mücadele mikro kozmos olan hücrelerimiz içinde de var olduğu gibi makro kozmos olan evrende de vardır. Örneğin vücudumuza girmeye çalışan mikroorganizmalar çok çeşitli yollarla durdurulmaya çalışılır. Durdurulmazsa vücut sisteminde bozgunculuk yapacaklardır. Önce deri geçit vermez, eğer deriyi geçip kan sistemine karışırlarsa kandaki T lenfositler bunları tanır ve eşkâlini lenf merkezlerine bildirir. Lenf merkezlerinde bu eşkâle uyacak gülleler (B lenfositleri) üretilir ve kana bırakılır. Bu minik gülleler mikroorganizmayı bulduğu yerde parçalar ve yok eder. Bu gülleler sadece verilen eşkâli tanır. Vücudumuzda meydana gelen bu olay yukarıdaki ayette anlatılan makro kozmosta meydana gelen olay ile aynı olduğu görülüyor. Öyleyse bunların hepsi külli bir kanunun değişik âlemlerdeki tecellileridir. Peki, bu olay evrende nasıl cereyan ediyor, bakalım.

1800’lü yıllarda Thomas Young bir deney yaptı. Buna çift yarık deneği denir. Bu deneyde bir ışık kaynağından elektronlar gönderdi ve çift yarıktan geçip arka tarafta bulunan fosforlu tabelada nasıl bir iz bıraktığını gözlemledi. Bu deneyin sonucu çok ilginçti ve kuantum dünya’sının keşf edilmesini sağladı. Önce bu elektronları gözlemlemeden gönderdi ve aşağıdaki B şeklinde olduğu gibi çok sayıda iz levhada belirdi. Daha sonra elektronları gözlemlemek için bir sensör yerleştirince film burada koptu. Çünkü gözlemlemek istediğinizde elektronlar bir önceki şekilde olduğu gibi tüm levha boyunca dalgasal bir şekilde yayılmayıp bir parçacık gibi veya bir mermi gibi ilerleyerek çift yarıktan geçtiler ve sadece 2 tane desen oluşturdular. Bu desen ise şekil A’da görülüyor.

32.jpg

Bu araştırma defalarca değişik araştırıcılar tarafından tekrar edildi. Sonuç hep aynıydı. Bu nasıl olabilirdi? Atom altı parçacıkları (elektron, foton, glüon vs.) izlenmek istemiyor gibi davranıyorlardı. İşte bu deney bizim klasik fizik görüşümüzü kökünden değiştirdi ve evrenin atom altı düzeyde işleyen ve tüm evreni etkileyen inanılmaz sırları olduğunu gösterdi. Daha sonra 1927’de Heisenberg adlı fizikçi henüz 25 yaşında iken bu parçacıkların belirsizlik ilkesine göre hareket ettiğini buldu ve Nobel ödülü aldı. Bu belirsizlik ilkesine göre bir parçacığın aynı anda konumu ve hızı asla tespit edilemez. Sadece olasılıklarını tespit edebilirsiniz.  Feynman’a göre parçacıklar A noktasından B noktasına seçili bir yoldan gitmezler. Parçacıklar sonsuz sayıda bir yol izlerler ve hatta “yol” tabiri bile sıkıntılıdır. Aşağıdaki şekilde atom altı parçacıklarının hareketlerinde izlediği karmaşık yollar gösterilmiştir.

Yani parçacık için aslında sonsuz sayıda yol vardır ve parçacık hepsini aynı anda kullanır. Her halükârda çift yarık deneyi hiçbir mantık ve sağduyu yaklaşımıyla çözülebilecek bir fenomen gibi durmamaktadır. Peki, bu atom altı parçacıklar neden gizleniyor ve neden bize kesin bilgi vermek istemiyorlar? Evrende bilginin atomaltı parçacıkları vasıtası ile taşındığını bildiğimize göre bu parçacıkların hareketi aslında bazı bilgilere ulaşılmasını engellemek üzere bir şifreleme sistemi olabilir mi?

Okuduğum birçok fizik kitabı arasında Brian Green’e ait olan “Evrenin zerafeti” kitabından çok istifade ettim. Bu konuda aşağıdaki sözler bu kitaptan direk alıntıdır:

“Fotonlar, elektromanyetik kuvvetin haberci parçacığı olarak nitelenir. Keza glüonlar ve zayıf ayar bozonları da sırasıyla güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerin haberci parçacıklarıdır.”

“Aslına bakarsanız, büyük bir kutunun içinde tek bir elektronu yakalayıp, elektronun konumunu daha kesin belirlemek için kutunun kenarlarını yavaş yavaş sıkıştıracak olsanız elektronun daha çılgın bir şekilde hareket ettiğini görürdünüz. Elektron sanki klostrofobiye kapılmış gibi yerinde duramayacak, giderek çok daha çılgın bir şekilde ve öngörülemez bir hızla zıplayarak kutunun kenarlarına çarpacaktı. Doğa, bileşenlerinin köşeye sıkıştırılmasına izin vermez. Mikro parçacıkların hareketleri daha küçük bölgelerle kısıtlandığında ve bu şekilde incelemeye tabi tutulduğunda, gittikçe daha çılgın bir hal alır… Sanki tüm evrenden ödünç bir enerji alıyormuş gibi yüksek enerji seviyelerine çıkarlar”

Green yine kitabında, bu parçacıkları izlemek üzere foton gönderdiğinizde büyük bir çarpışmayla her ikisinin de yön değiştirdiğini bildirir ve bu olayı tekme atmaya benzetir.

Şimdi ayetlere gelelim. Ayetler bize şeytanların bilgi çalmak istediğinde “Şihablar” ile kovalandığını haber veriyor. Şihab kelimesine müfessirler genelde “ateş şulesi, parlak bir ateş, ateş topu, ışın anlamlarını vermişlerdir. Bu ateş veya ışının ne olduğunun bilinmediği için de buna birçok müfessir yıldız veya meteor yakıştırması yapmıştır. Cin 9 ayetinde bu şihablar “şihaben rasaden” yani gözlemleyici şihablar olarak tanıtılmaktadır.

Şimdi düşünelim, ateşten yani fotonlardan yaratılan cin şeytanları göklerdeki gayb haberlerini yani kader programlarını dinlemek isterler fakat bu bilgileri taşıyan atom altı parçacıklar onları her yandan gelen bir elektron bombardımanına tutarlar, tekmeler atarlar fakat kesinlikle taşıdıkları bilgileri kimseyle paylaşmak istemezler. Aşağıdaki şekil parçacıkların birbirlerine tekme atma durumunu temsil etmektedir.

kuantum-teorisine-genel-bir-bakis-25-bilimfilicom.jpg

Bu parçacıklar sıkıştırılmak ve bilgisi çalınmak istenirse Brian Green’in dediği gibi tüm evrenden ödünç enerji alıyormuş gibi karşı konulamaz enerji seviyelerine çıkarak çılgınca hareket etmeye başlar. Bu parçacıklar ise ışığın ve ateşin temel yapı taşlarıdır. Üstelik ayette “gözlemleyici şihablar” olarak tarif edilmesi de çok manidar. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi parçacıklar gözlemlendiğini hemen anlıyorlar ve hareketlerini değiştiriyorlardı. Parçacıkların bu hareketleri ayetleri çok iyi açıklayabildiği görülüyor.

Sonuç olarak, bilimin ilerlemesiyle diğer bazı ayetlerde olduğu gibi şeytanların şihablarla kovalanması olayı da çok daha iyi anlaşılabiliyor.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

1_2mKaKexmOX88y7kHgZBRMw.png

23# Yeryüzünün beşik olması ve iki doğu iki batının Rabbi ne demektir? Rahman 17

Dünya kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüz oluşmaktadır. Güneş etrafında ise yeni çevrilmiş düz dönen bir topaç gibi değil, durmak üzere olan yavaşlamış bir topaç gibi döner. Dünya 23.4o yatık bir eksene sahiptir, güneşin etrafında dönerken bu eksen önce sağa yatar ve güney kutup noktasında 6 ay gündüz oluşur, kuzey kutup noktasında ise 6 ay gece oluşur.

dünya ekseni

Daha sonra, Güneşin etrafındaki yörüngesinde yüzmeye devam ederken içinde yavaş yavaş sola doğru yatar bu durumda da tersi olur yani kuzey kutbu 6 ay gündüz, güney kutbu ise 6 ay gece yaşar. Sonra Dünya tekrar sağa doğru yatmaya başlar, sürekli döngülerle bir o yana bir bu yana yatar. Kuzey kutbu bir tarafa giderken güney kutbu diğer tarafa gider. Bu size neyi hatırlattı. Bir Beşik gibi değil mi? Evet. Peki, Dünya’nın bir o yana bir bu yana yatma gerçeğini kısa, öz ve şairane bir üslupla aktarın desem bu tek kelimeden daha güzel bir ifade bulabilir misiniz? BULUNMAZ. Bakın Kuran 1400 sene öncesinden Dünya’nın hareketsiz ve düz sanıldığı zamanlarda bize ne diyor?

“Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da onun için birer direk kılmadık mı?” Nebe 6-7

Aşağıdaki hareketli resimde Dünya’nın  bir beşiği andıran hareketinin temsili görüntüsünü görebilirsiniz. En aşağıda ise Dünya’nın bu hareketine ait kısa bir video eklendi.

cc

Beşik kelimesi ikinci olarak Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde ilerlemesine de uyar. Çünkü bilindiği gibi klasik beşiklerin çalışma mekanizması; yukarısındaki sopa gibi bir düzleme halatla bağlanan sepetin sarkaç yayı şeklinde bir dairesel hareket yapmasıdır. Sağa ve sola yay çizer. Eğer yeterince hızlı iterseniz, 360o daire çizer. Yani çalışma prensibi Dünya’nın güneş etrafında dönme prensibi ile aynıdır. Beşiği yukarısındaki sopaya bağlayan güç bir halattır ve Dünya’yı Güneşe bağlayan güç ise halat yerine kütle çekim kuvvetidir. Beşiği hızla çevirirseniz ekseni etrafında tur atar. Aynı şekilde Dünya da Güneş etrafında, hızla döndürülen bir beşik gibi döner ve tur atar. Dünya’nın hareketsiz olduğunun sanıldığı devirlerde Kuran Dünya’nın beşik gibi olduğunu yani hareket ettiğini söylüyor.

beşik

beşik dünya

Beşik kelimesinin üçüncü olarak edebi yönü ise Dünya’nın bebeğe hazırlanan bir beşik gibi insanlar için güzelce dizayn edilmiş olmasıdır. Bir annenin bebeğinin sağlığı ve rahatı için odasını ve beşiğini güzelleştirmesi gibi, şu son derece aciz insanlık için bu Dünya her ihtiyacına cevap verecek şekilde güzelce hazırlanmıştır. Evrendeki ateş kütlelerine ve hayat olmayacak derecede soğuk veya sıcak olan gezegenlere baktığımızda Dünya’mızın ne denli güzel bir beşik olduğunu anlayabiliriz. İşte bu gerçekler “beşik” kelimesi ile ne kadar uyumlu anlatılmış. Bu kadar olguyu en doğru kelime ile anlatan Kuran’ın elbette benzeri yapılamaz.

Gelelim diğer konuya. Dünya güneş etrafında seyahat ederken bir o yana bir bu yana yattığı için güneş asla herhangi aynı bir noktada sürekli doğmaz ve batmaz. Bulunduğunuz yerden yıl boyunca güneşin doğduğu yeri takip ettiğinizde bir hat üzerinde sağa doğru kaydığını, sonra bir noktadan sonra sola doğru kaydığını ve 6 ay sonra tekrar sağa doğru değiştiğini göreceksiniz. Dünya’nın eğimine bağlı olarak güneşin doğduğu yer sürekli değişmektedir. Yani ekinoks zamanı olan 21 Mart’ta ve 23 Eylül’de tam doğudan doğup batıdan batarken, 21 Haziran ve de 21 Aralık tarihinde bulunduğu enleme bağlı olarak en uzak noktadan doğar ve batar. Aşağıdaki resim, güneşin farklı tarihlere göre farklı battığı konumlara bir örnektir.

xx

(Fotoğraf Kutay Arınç Çokluk tarafından belirli zaman aralıklarıyla İzmir’den çekilmiştir. Alıntıdır)

Güneşin doğduğu yer doğu noktasıdır ve bir tek doğu noktası yok demektir. Çok sayıda doğu noktası olduğu görülür.  Kutuplara doğru gittikçe oradaki doğu bizdeki güneye karşılık gelir. Şimdi şu ayete bakın;

“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dir, doğuların da Rabbi’dir.” Saffat 5

“Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun” (Meâric, 70/40)

Ayetin ne demek istediğini anlayabiliyor musunuz? Peki bir yılda bir noktadan kaç defa doğar ve bir noktadan kaç defa batar. 365 kere mi? Hayır. Doğduğu yer değiştiği için bir yılda bir noktadan yalnızca 2 defa doğar ve 2 defa batar. Şimdi şu ayete dikkat edin;

“O hem iki doğunun, hem iki batının Rabbidir. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?” (Rahman, 55/17-18)

Gördüğümüz gibi bilimle çok övünen materyalistler tarafından eleştirilmeye çalışılan bu ayetlerin de bilimsel gerçeklerden bahsetmesine rağmen maalesef bunu görmek veya anlamak veya kabul etmek istemiyorlar. Bu tür insanların kabul etmesi önemli değil deyip ispatlamaya devam ediyoruz.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

20# Kutuplarda namaz

Soru: 6 ay gece 6 ay gündüzün yaşandığı kutuplarda yaşayan insanlar namaz vaktini nasıl belirleyecektir. Kuran, bu insanlar için bir şey söylemediğine göre buradaki insanların durumunu bilmiyor muydu?

Cevap: Ateistlerin Kuran’da açık bulduk diye bilgisi olmayan insanları tuzağa düşürdükleri sorulardan bir tanesi de budur. Bu konuyu birkaç madde ile cevaplayacağız.

1#

İnsanlar birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Bir insanı tanımlayacak hiçbir özellik diğer bütün insanların tamamına uygulanamaz. İnsanlar arasındaki bu farklılıktan dolayı bir özelliğiniz insanların çoğunluğuna uyuyorsa o özelliği genelleyebilirsiniz. Örnek olarak, bir ülkenin insanları çay sever dediğimizde istisnasız bütün insanlarının çay sevdiğini kast etmeyiz. Çoğunluk seviyorsa çay seven bir ülke deriz. Örneğin, işyerinde çay molası saati belirlemeye çalışıyorsunuz. Kalabalık bir işyeri ise herkese uyan bir saat olmayabilir.  O halde çoğunluğa uyan ortak bir saat belirlersiniz. Azınlık ise çoğunluğa uyar. İşyerinde öğle yemeği çıkarırsınız hangi yemeği yaparsanız yapın mutlaka o yemeği sevemeyen birkaç kişi olacaktır. Herkese her an uyamazsınız. Çoğunluğa uyan bir standart belirlersiniz. Kısacası aklınıza gelebilecek hiçbir standart için bütün insanları kapsayacak bir model yoktur. Aynı şekilde Kuran insanlardan bahsettiği zaman her insan bu şartları tamamıyla taşıyacak diye bir önerme olamaz. Örneğin, Kuran’da;

Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Maide 6

ayetini elleri ve kolları olan insanlar için bu şekilde uygulanır, “ellleri ve kolları olmayan”  insanlar ise en kolayına gelen şekilde ayeti tatbik etmeleri beklenir. Kuran elleri kolları olmayan insanları bilmiyormuydu diye kimse sormaz.

Veya uykusuzluk hastalığına yakalanmış, uyumayı bilmeyen, dolayısıyla aynı ayette belirtilen “namaza kalkmayı” hiç yapamayan insanları Allah bilmiyor muydu? gibi saçma bir soru kimse sormamıştır. Ateistlerin aklına bu güne kadar bu ayetin, elleri olmayanları düşünmemiş olduğu, veya uykusuzluk hastalığını düşünmemiş olduğu gelmiş midir? Cevap; hayır böyle bir komik iddia kimse tarafından dillendirilmemiştir.  Çünkü dediğimiz gibi sunacağınız her standardın dışında kalan insanlar mutlaka olacaktır. Devam edelim;

…mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz… Fetih 27

ayetinde toplum içindeki kılsızlık (alopesi) hastalığına yakalananları veya başındaki bir hastalıktan dolayı traş olamayanları Allah bilmiyor mu diye saçma bir söz söylenir mi?

…Evlere kapılarından girin…Bakara 189

Kuran bu emri verirken kapısız evler olabileceğini bilmiyor muydu? Veya kapı kilitli olduğu için pencereden girmek zorunda olan insanları bilmiyor muydu?

Daha bu örnek ayetleri artırabiliriz.

Demek ki ayetler bütün topluma iner, fakat yaşamın kanunları gereği her insan her zaman aynı şartları taşıyamayabilir. Bunlardan beklenen ise emri kolayına gelen şekilde yerine getirmesidir.

Kuran’ın üslubuna baktığımızda ana hükümleri verir. Hayati önemdeki kanunlardan bahseder. Çok ayrıntısına girmez, bunları da insanların akıllarına havale eder. Nitekim insanlar akıllarıyla bu meseleleri çözmüşler, hatta kutuplarda namaz kılma meselesi ilk müslümanlardan beri üzerinde durulmuş ve “en yakın bilinen bölgenin takvimine göre namaz kılınmalıdır” diye karar vermişlerdir. Kutup dairesinde yaşayan insan sayısı ise insanlığın binde 0.7 lik bir bölümün denk gelmektedir, müslüman oranı ise bu orandan çok daha azdır. Orana vurulursa ellleri olmayıp abdestin tam şartlarını sağlayamayan müslümanlardan bile daha azdır.

Eğer Kuran, her hüküm için her detayı anlatacak olsaydı, elimizde 600 sayfalık değil, kütüphaneler dolusu bir Kuran olması lazım gelirdi. Çünkü İslam ve fıkıh üzerine yazılan kitaplar bildiğiniz gibi kütüphaneler dolusudur. Bu kitaplar Kuran’ın hükümlerini ayrıntılandırır.

 

2#

Kutup dairesinde güneşin batmaması veya doğmaması olguları Dünya’nın güneşin etrafında dolaşırken, eksenin bir beşik gibi bir o yana bir yana doğru yatmasından kaynaklanır. Böylece kuzey kutbunda gündüzlü günler yaşanırken güney kutbunda geceli günler yaşanır ve 6 ay sonra gündüz ve gece kutuplar arasında yer değiştirir. Aşağıdaki şekilde kuzey kutbunun karanlık günlerinde güney kutbunun aydınlık günler yaşadığını görüyorsunuz.

dünya ekseni

Kutup dairesinin her yerinde 6 ay gece 6 ay gündüz yaşanmaz. Sadece kutupların tam ortasındaki noktada bu olgu yaşanır. Kutup dairesinin kenarlarına doğru geldikçe sürekli güneşin görüldüğü veya hiç görülmediği günlerin sayısı hızla azalır, kutup dairesinin sınırlarında ise senede sadece bir gün güneşin doğmadığı ve batmadığı noktalara rastlanır. Aşağıya kuzey kutup dairesinin resmi eklenmiştir;

1200px-Arctic_circle

Şimdide aşağıda 1 numara ile tam kuzey kutbunun ortasında, 3 numara ile kutup dairesinin kenarına yakın ve 2 numara ile ikisinin orta noktasında olmak üzere üç nokta için kutuplarda bir yılda güneşin doğmama ve batmama sürelerine bakalım.

Ekran Alıntısı

Tarih 90°N (1 noktası) 78.3°N (2 noktası) 66.6°N (3 noktası)
Kutbun tam ortası Kutbun kenarı
Ocak 21 Güneş doğmaz Güneş doğmaz Gün 4:55 saat sürer
Şubat 21 Güneş doğmaz Gün 4:41 saat sürer Gün 8:52 saat
Mart 20 Güneş batmaz Gün 12:35 sürer Gün 12:18 saat
Nisan 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 16:16 saat
Mayıs 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 20:25 saat
Haziran21 Güneş batmaz Güneş batmaz Güneş batmaz
Temmuz 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 20:37 saat
Ağustos 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 16:23 saat
Eylül 21 Güneş batmaz Gün 12:35 saat Gün 12:18 saat
Ekim 21 Güneş doğmaz Gün 4:27 saat Gün 8:48 saat
Kasım 21 Güneş doğmaz Güneş doğmaz Gün 4:53 saat
Aralık 22 Güneş doğmaz Güneş doğmaz Gün 2:11 saat
187 gün güneş batmaz 126 gün güneş batmaz 30 gün güneş batmaz
163 gün güneş doğmaz 94 gün güneş doğmaz

Göüldüğü gibi 2 ve 3 numaralı bölgelerde yaşayan insanlar için 6 ay güneş doğmama veya batmama durumu söz konusu değildir.

Peki, kutuptaki insanların nerelerde yaşadığının haritasını da sizinle paylaşalım.

arcnato1

Haritadan gördünüz gibi kutuplarda yaşayan toplam 4 milyon 238 bin kişi vardır. Dünya nüfusunun yaklaşık binde 0.7 gibi bir kısmına denk gelir. Yerleşim yerleri ise kutup dairesinin çevreleridir. Ortaları değil. Örneğin Türkiye’den bir kısım akademisyenlerin gidip güneşi gözlemleme çalışması yaptıkları Troms kenti 155.000 nüfusu ile haritada görülmektedir. Görüldüğü gibi çoğu insanın sandığı gibi kutuplarda yaşayanlar 6 ay gece 6 ay gündüz yaşamıyorlar.

4#

Bütün bu verdiğimiz bilgilere rağmen 5 vakit namazın tarif edildiği ayet olan Taha 130 ayetine bakalım kutuplardaki düzene bir aykırılığı var mı?

“Artık (onların) söylediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbîh et! Gecenin bir kısım saatlerinde ise ve gündüzün etrâfında tesbîh et ki hoşnûd olasın!” Taha 130

ayete dikkat edilirse güneş battıktan ve doğduktan sonra demiyor. batmasından ve doğmasından önceki zamanlardan bahsediyor ki bunlar gökyüzünde kızıllığın oluştuğu zamanlardır. Bu zamanlar ise kutuplarda güneşin doğmadığı ve batmadığı günlerde dahi oluşan ve ufukta kızıllaşmanın belli olduğu zamanlardır. Yani güneşin batmadığı günler için aşağıdaki gibi bir tablo karşımıza çıkmaktadır;

Human-Centric-LED-Lighting

Burada güneşin batmadan önceki halini oluşturduğunu fakat batmadan tekrar yükseldiğini görebilirsiniz. Aşağıdaki resimde ise güneşin doğmadığı günlerde, ufka yaklaşınca ortamı saatler süren bir aydınlatışını görebilirsiniz.

kutuplarda kış güneşi

Yukarıdaki ayete yine dikkat edilirse, vakitler verilmiş olmasına rağmen kesin sınırlarla bu vakitleri birbirinden ayırmamış olması da kutup dairesinde ki insanların bile kendi vakitlerini tayin edebilmelerini mümkün kılmıştır. Ayette “gündüzün etrafında ve gecenin bir kısım saatlerinde” gibi heryeri ve herkesi kuşatıcı ifadeler kullanmıştır. Kutuplarda güneşin doğmadığı günlerde bile, güneş ufka yaklaşınca güneş ışınlarının atmosfere çarpmasından dolayı saatler süren bir gündüzü bölge halkı yaşamaktadırlar (yukarıdaki resimdeki gibi). Yerel halk bu saatleri güneş görünmese bile gündüz olarak kabul etmekte ve her yeri açık seçik görebilmektedirler. Güneş böyle günlerde ufuk çizgisine paralel olarak saatler boyunca ilerlemektedir. Yani Türkiye gibi ekvatora yakın ülkelerde görüldüğü şekliyle hızlı bir yükseliş veya gözden kayboluş olmamaktadır. Bu da güneşin görülmediği günlerde, saatler süren bir aydınlığa ve güneşin batmadığı günlerde ise saatler süren bir loş karanlığa sebep olmaktadır. Ayrıca, ayet güneşin batmasından önceki ve doğmasından önceki anları ön plana çıkararak kutuplarda bile belli olan zamanlardan bahsetmiş, “battıktan sonra” “batmadan önce” gibi ifadeler kullanmamıştır. Demek ki Kuran’ı mucize yapan yönlerden bir tanesini daha görebiliyoruz. Az sayıdaki insanların ayeti tam karşılayamaması bile normal kabul edilebilecekken, ayetlerdeki enfes ifadelerle herkese açık bir kapı bırakılmıştır. Kuran’ın bir özelliği de budur ki emirlerin çoğunu keskin hatlarla bildirmemiş ve insanlara kolaylıklar sağlamıştır. Bunu aslında Bakara suresinde İsrailoğulları örneği üzerinden 67-71 ayetleri arasında da açıklamaktadır, konuyu dağıtmamak için buraya almıyorum.

Yine de ben kutuplarda namaz vakitlerini kendi kolayıma gelen şekilde değilde resmi bir takvime göre kılmak isterim diyenler de kendilerine en yakın bölgenin takvimine göre kılabiliyorlar. Eli olmayandan abdest istenmediği gibi, saçı olmayanın hacı olurken tıraş olması istenmediği gibi bu bölgede yaşayan insanlardan da bu kadar detay istenmez.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

18# Harut ve Marut sihir yapar mıydı? Çağımızın sihirbazları kimlerdir?

 

harut-ve-marut

Harut ve Marut isimli iki meleğe ait bilgi Kuran’ı Kerim’de Bakara suresinde şöyle verilmektedir;

“Ve şeytanların, Süleymân’ın saltanatı aleyhinde söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâir uydurdukları) şeylere tâbi’ oldular. Hâlbuki Süleymân sapıtmadı; fakat şeytanlar insanlara sihri ve Bâbil’deki iki meleğe, Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğreterek sapıttılar. Hâlbuki (o iki melek): ‘Biz ancak bir imtihanız, sakın sapkınlardan olma!’ demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Şânım hakkı için, onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!” Bakara 102

Belirtilen ayet, yahudilerin Hz. Muhammed’e gelerek “Sen, Süleyman bir Peygamberdir diyorsun ama bizim kitaplarımızda onun sapkınlardan olduğu yazar” demeleri üzerine indirilmiştir. Konunun uzun olan detaylarını vermeden burada özet olarak anlatmak gerekirse şöyle anlatılabilir. Hz. Süleyman’ın rüzgarı kullanarak seyahat etmesi, emri altında şeytanları çalıştırması, kısa zamanda bütün krallıkları dize getirmesi gibi gerçeklerden ve Yahudi kaynaklarında anlatıldığına göre ölümünden sonra tahtının altında bulunan bir sihir kitabının bulunması onun hakkında oluşan dedikodular oluşmasına ve zamanla bunlara inanılarak Tevrat’ın içine eklenmesine yol açmıştır. Kuran’ın haber verdiği şekliyle bunlar şeytanların (insan ve cin şeytanları) uydurmalarıydı. Çünkü Süleyman, şeytanları emri altında çalıştırıyordu. Ölümünden sonra da şeytanlar ondan bu şekilde intikam almışlardı.

Ayetin devamında ise, şeytanların insanlara sihir öğrettiklerinden bahsediliyor. Öncelikle şunu belirtelim bu şeytanlar insanlar veya cinlerden veya her ikisinden de olabilirler. Çünkü başka bir ayette  bu durum bildirilmektedir;

“Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dilemiş olsaydı onu yapamazlardı. Onları ve iftiralarını bırak.” (En’am, 6/112) 

Şimdi de sihir konusuna değinelim. Nedir sihir? Sihir, sözlük anlamı itibarıyla esrarengiz ve bilinmeyen olay demektir. Sihri İslam bilginleri, aldatma, tahayyül (göz yanıltma) veya maddelerin tabiatını değiştirme olarak tarif etmişlerdir. Nitekim Firavun’un sarayında Hz. Musa’ya karşı hünerlerini sergileyen sihirbazların birer illüzyonist oldukları anlaşılıyor. Fakat günümüzdeki illüzyonistler gibi değil, çünkü günümüzdekiler yaptıklarının birer göz yanılsaması olduğunu söylüyor ve insanları şaşırtarak eğlendiriyorlar, aldatmak için yapmıyorlar. Fakat insanları kandırmak için illüzyon kutuları kullanıp ta yardım istemeye gelen insanlara kutunun içinden illüzyonla birkaç madde çıkarıp sende büyü varmış deyip paralarını almaya çalışan sahtekar muskacılar tam da bu sihirbaz tanımına uyuyorlar. Firavun’un sihirbazları, Hz Musa’yı  sarayda sihirleriyle yenmek için gelmişler;

(Sihirbazlar:) ‘Ey Mûsâ! (Hünerini ortaya) atacak mısın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?’ dediler. Araf 115

(Musa‘Siz atın!’ dedi. Artık ne zaman ki (onlar hünerlerini ortaya) attılar, insanların gözlerini sihirlediler; onlara korku saldılar ve büyük bir sihir (meydana) getirdiler. Araf 116

Anlaşıldığı gibi, Kuran’ın kullandığı manada da sihir, göze görülen bir acayiplik demektir, yani yaratılış kanunlarına bir aykırı durum varlığı ile insanları kandırmak, belki yaratılışın kanunlarının yolunu gerçekten değiştirmek demektir. Yani sihir, göz yanılsamasıyla insanları aldatmaya yönelik olarak yapılabileceği gibi, yukarıda ki Harut ve Marut ayetinde belirtildiği gibi bir sonuca dönüşen bir eylem ile yani karı ve kocanın ayırt edilmesi gibi yaratılışın kanununu değiştirmeye yönelik eylemlerde olabilir. Fakat Türkçe’deki büyü ise Kuran’ın sihir kavramına değil daha çok Felak suresinde geçen “Düğümlere üfleyenlerin şerrinden” ifadeleriyle belirtilen üfürükçülük türü büyücülüklerdir. Bu tür büyüler konumuzdan hariçtir.

Gelelim Harut ve Marut adlı iki meleğe. Bu melekler hakkında çeşitli rivayetler olmasına rağmen Yahudi kaynaklarından geldiği ve güvenilirliği düşük olduğu için ve konuyu da uzatmak istemediğim için buraya yazmıyorum. Kuran’ın bildirdiği şekliyle Babil’de iki melek var ve bunlar insanlara bir ilim öğretiyorlar. Bilindiği gibi, Sümerlerin kutsal kitaplarda geçen ismi Babil’dir. Sümerler ise, insanoğlunun, medeniyeti anlam verilmeyen bir şekilde hızlı geliştirmesi ve belirgin bir kırılma noktası oluşturmaları ile bilinirler. Sümerler ile birlikte tarım, hayvancılık, ticaret, yazı, bina yapımı ve sayısız tekniğin birden insan hayatına girmesiyle kazanılan ivme, insanoğlunun bu günlerini çabuklaştırmıştır. Sümerler göklerden gelen Tanrılardan çok bahsetmeleri, uzaydan gelen kanlı canlı yaratıklara işarettir ki, Kuran bunlara melek adını verir. Hem Sümer kaynaklarının bunlardan bahsetmesi, hem Kuran’ın insanlara ilim öğreten meleklerden Harut ve Marut örneği ile bahsetmesi, Sümerliler devrinde, Dünya dışı yaşamdan  insanlığın medeniyete geçişini hızlandırmak için Allah’ın emri ile ziyaretler yapıldığının işaretidir. Sümer tabletlerinde kanatlı insansı varlıklar resmedilmiştir. Hatta uzun zamanlardan sonra bu varlıkları Tanrılar olarak kabul etmeye başlamışlar, göklerden gelen Annunakilerin onları insana çevirdiğine dair mitolojilere dönüştürmüşlerdir. Enlil ve Enki adıyla taptıkları Tanrıları da bu meleklerin zamanla Tanrı olarak kabul edilmesinden başka birşey değildir. Enlil ve Enki’nin Harut ve Marut olabileceğini savunan kişilerde vardır. Kanatlı meleklerin varlığını Kuran bize haber veriyor;

“Hamd, göklerin ve yerin Fâtır’ı (yaratıcısı), melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. Yaratmada ne dilerse arttırır. Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.” Fatır 1

Aşağıda bir Sümer tasvirinde kanatlı kişileri görebilirsiniz.

anunnaki-tree-of-life

Ayette “Bâbil’deki iki meleğe, Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğreterek sapkınlardan oldular” dediği ve bundan öncesinde sihirden bahsettiği için ve bunların öğretilerini şeytanlar yaydıkları için sapkınlardan oldukları bildirilmiş ve meleklerin Allah’ın yasakladığı bir işi öğretmesi insanların aklına sığmadığı için bunlara melik yani kral diyenler olmuştur.

Fakat onların öğrettikleri hakkında ayette sihir demediğine göre, öğrettikleri bir ilim idi ki bu ilim insanların yararına kullanılması lazım iken şeytanlar tarafından yaratılış kanunlarının değiştirilmesine kullanıldı. Karı ve koca birlikteliğini bozmak örneği üzerinden bu durum ayette anlatılmıştır. Ayetin devamında “biz bir imtihanız “diyor. İmtihan ise bir eylemi iyi veya kötü durumda kullanılmaya açık bulunmasıyla meydana gelir. Yani Harut ve Marut’un öğrettikleri kötü birşey değildi fakat bu ilim hem kötülük hem iyilik için kullanılabilirdi. Bu, bana günümüzdeki bilim adamlarının çalışmalarını hatırlatıyor. Örneğin ilerleyen genetik bilimini öğrenen bilim insanlarından, bu bilgileri kanser gibi bozulmuş dokuların tedavisi için kullananlar olabildiği gibi, çeşitli fanteziler adına yaratılış kanunlarının yolunu saptırarak ortaya hilkat garibeleri çıkaranları mı dersiniz, kapitalizmin doymak bilmeyen aç gözlü patronları için GDO’lar üretilerek insan sağlığı ile oynayanları mı dersiniz, değişik düşüncelerde bilim adamları bulabilirsiniz. (Not: Şu ana kadar insan sağlığına büyük zarar veren GDO üreticisi olmamıştır, ama insanoğlunun aç gözlüğü ve maceraperestliği ile ileride o da olması kaçınılmazdır.)

Bilim adamı örneği üzerinden gittiğimizde onlara bu ilmi vermek suç değil, günah değil. Fakat onların bu ilmi insanlığın faydasına veya zararına olarak kullanmaları kendi konumlarını belirler. Ayet ise bütün zamanlara hitap ederek günümüzdeki bu tür sihirbazları da uyarıyor; Yaratılış kanunlarının değiştirilmesi ve saptırılması için değil, fakat kanserli dokuda olduğu gibi bozulan düzenin tamir edilmesi için, hastalıkların tedavisi için çalışın işaretini veriyor. Yine başka bir ayette şeytanların bu yaratılışı değiştirme hevesleri şöyle anlatılır;

(Şeytan dedi ki:) Ve onları mutlaka dalâlete düşüreceğim, hem onları şübhesiz boş temennîlere sevk edeceğim, hem onlara kesinlikle emredeceğim de gerçekten hayvanların kulaklarını yaracaklar ve (yine) onlara mutlaka emredeceğim de Allah’ın yarattığını şübhesiz değiştirecekler’ (dedi). Artık kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, o takdirde muhakkak ki apaçık bir zararla hüsrâna uğramış olur. Nisa 109

Şeytan’ın ayette yaratılışın değiştirilmesinden bahsederken hayvan deneylerini andıran sözlerden bahsetmesi de ibretliktir. Fakat aradaki ince ayrımı iyi yapmak lazım, insanların hastalıklarına şifa bulmak için yapılan hayvan deneylerinden bahsetmiyor. Yaratılışı değiştirmek adına yani çeşitli fanteziler adına yapılan değişikliklerden bahsediyor. Zaten ayetin başında da “onları şübhesiz boş temennîlere sevk edeceğim” derken fantezilere sevk edeceğini anlayabiliyoruz. Nedir bu fanteziler; örneğin gelecekte saçının rengi, gözünün rengi, boy uzunluğu vücut yapısı bilinen ısmarlama bebekler genetik mühendislikle üretilmesi konusunda hayal kuran bilim adamları vardır. Bunların hayalleri filmlere bile konu olmuştur. Bunlara hayal dememizin sebebi şu anda yapılabilir olamamasından değil, ülkelerin koyduğu yasaların onlara engel olmasındandır. 2016 yılında İngiltere ilk defa insan embriyosuna müdahaleyi de yasallaştırmıştır. Gelecekte insanoğlunun ahlakı eğer zayıflayacak olursa (ki gittikçe zayıflıyor) maalesef bu engeli de aşacaklar ve şeytan’ın dediği boş fantezili ve çok zararlı hayata doğru ilerleyeceklerdir.

trans genics mouse ear googlei search

Ayetin devamında “koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı” diye bildirmesi, bu tekniklerin yararlı yerde kullanılması yerine zararlı bir işte yani Allah’ın kadın-erkek birlikteliği kanununa ters olarak kullanılmak istendiğini gösteriyor. Tıpkı şimdinin sihirbazlarının kadının kendi kök hücrelerinden sperm üretme ve erkeğe olan ihtiyacı kaldırma fantezileri gibi. 2017 yılında başarılan bu olayı düşündüğünüzde 100 sene sonra yapılabilecekler insanı insanlığından utandıracak bir safhaya getirmesi kaçınılmaz görünüyor. Şu linkte detaylı haberi bulabilirsiniz:

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/saglik/kadinlar-erkeksiz-doguracak-8147369

Bu tür fantezi meraklıları işte Harut ve Marut zamanındaki sihirbazların günümüzdeki izdüşümüdür. Hz Musa’nın karşısına çıkan ve onun din davasını iptal etmek için sihirleriyle yani ilimleriyle gösteri yapan, çalım satan sihirbazların iz düşümü kimdir peki? Onlar ise, şimdilerde dini iptal etmek için bilimi ellerine alarak, dine saldırmaya çalışan materyalistlerdir ki Hz. Musa onlara nasıl kendi anladıkları dilden cevap verip onları yenmişse, günümüz materyalistlerinin iptal etmeye çalıştıkları Kuran, onlara kendi anladıkları bilim dilinden cevap verip yenecektir.

Peki Harut ve Marut’un öğrettiği ilim nedir?, bu konuda bir tahmin yapın derseniz şunu söyleyebilirim. İnsanlar için, şifalı bitkilerden karışım formülleri hazırlama ilmi olabilir. Bir örnekle; son zamanlarda yapılan ilginç bir araştırmaya göre oksitosin hormonu erkeklerin eşlerine bağlılığını artırıyor, tersi ise, oksitosin hormonu düşük ise eşlerine olan bağlılık azalıyor ve eşlerinden uzaklaşma başlıyor. Yani oksitosin hormonunu azaltan bitki karışımlarının insanlara ilaç diye sunulması insanları eşlerinden uzaklaştıracaktır. Bu önerme, ufkumuzu açmak için sadece bir örneklemedir. Başka bir örnek; erkekte östrojen seviyelerini artıran bitki karışımları da erkeklik duygusunu azaltıp uzaklaştırma yapacaktır. Kadınlar için ise benzer durum testesteron seviyelerinin artmasıyla söz konusu olacaktır. Aşağıdaki oksitosin haberine bakabilirsiniz;

http://www.doktortv.com/haber/oksitosin-hormonu-erkeklere-sevgilisini-cekici-kiliyor

Özetleyecek olursak;

1- Hz Süleyman a.s. Allah’ın temiz bir peygamberidir ki şeytani insanlar, ona ölümünden sonra iftiralar atarak intikam almaya çalışmışlardır.

2- Harut ve Marut iki melektir ki insanların medeniyetine lazım olan bilgileri öğretmişlerken şeytani yapıdaki insanlar bu bilgileri kötülük için kullanarak sapmışlardır.

3– Harut ve Marut gibi melekler insanoğluna ilk büyük medeniyetlerini kurmalarında bilgileriyle yardım etmişlerdir, aradan geçen bin yıllardan sonra bu melekler Tanrı olarak anılmaya başlanmış, hayal gücünün etkisiyle mitolojik varlıklara çevrilmişlerdir.

4– Sihir denilen olgu insanları yanıltmak, kandırmak, saptırmak ve yaratılışın ahengini değiştirme amacıyla yapılan her türlü iştir ki doymak bilmez hırslarıyla insanlığı felakete götüren sihirbazlar kimi zaman siyasetçi adı altında kimi zaman bilim adamı kılığında günümüzde daha fazla iş başındadırlar.

5– Günümüz bir kısım sihirbazları bilim argümanını kullanarak dine hücum etmektedirler ki Kuranın, onların bilimlerini yendiklerini gördükleri zaman bir çokları Kuran’a itaat edecektir. (Hastalıkları tedavi eden ve insanlara fayda sağlayan bilim adamlarının genetik çalışmalarını takdir ettiğimizi belirtiyoruz, hastalıkların tedavisi hakkındaki gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Sihirbaz tabirimiz ise dine saldırmak için bilimin arkasına saklananlara ve fanteziler uğruna insan sağlığı ve onuru ile oynayanlaradır.)

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)