81# ŞÜPHECİLİK HASTALIĞI VE PARANOYA

Bazen özellikle gençlerden mesajlar alıyorum. Falanca ateist sitesinde bir konu okuduğunu ve bundan dolayı kafası karıştığını, huzurunun kaçtığını söylüyorlar. Bu durumun imana neden zarar vermemesi gerektiğini şu şekilde açıklayacağım.

Bir gerçeğin doğruluğunu ispatlamak için sayısız yollar olabilir. Bu yollardan bazıları çok açık olarak görünebilir, bazıları biraz bulanıktır net görülmeyebilir, bazıları ise bilgi eksiğimizden dolayı bulanıktır net görülmeyebilir, bazıları ise o gerçeği ispatlamak için yetersiz kalabilir. Fakat bilimsel ve mantıksal olarak hedefinize varmak için bütün yolların çok açık ve net görülmesine gerek yoktur.

b37e0e149c722fe9c9d13537c64869a4.jpg

Örneğin hücrelerimizde bulunan DNA’nın ayrıntılı yapısı 1953 yılında ilk defa keşf edildi. Eldeki deliller DNA’nın böyle olması gerektiğini gösteriyor. Fakat 65 yıldır DNA’nın bu yapısı hiç görülemedi. Şu ana kadar çekilen fotoğraflar çok bulanık ve düşük çözünürlüklü. İçindeki yapıları hiç göstermiyor. Yani gözle görme delili bulanıktır ve kapalıdır. Buna rağmen bir delilin kapalı olması kimseyi DNA’nın yapısından şüpheye düşürmemiştir. Çünkü eldeki diğer kanıtlara bakılmıştır ve bunun böyle olması gerekmektedir.

dna-structure

Aynı şekilde İslam’ın veya Kuran’ın ispatı için sunulan her delil çok berrak olmayabilir fakat ileri sürülen tek bir tane sağlam delil bile şüpheleri ortadan kaldırır. Eğer bir konuda Kuran’ın ispatını tam bulamazsanız hiç problem etmeyin ve başka delillere bakın. Örneğin Kuran’da “O, yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar.” (Rad 13) ayetini eleştirmişler. Demişler ki yıldırımlar tesadüfen oluşur, bir yeri veya kimseyi çarpmak için değil. Şimdi bu ayetten eğer Kuran’ın doğru söylediğini şu an için çıkaramıyorsak, bu yanlış olduğu anlamına gelmez. Yani doğruluğunu veya yanlışlığını şu an için bilgi eksikliğimizden dolayı kavrayamayacağımız bir konu der ve geçeriz. Bunun doğruluğunu şu an ispatlayamamamız yanlış olduğu anlamına gelmiyor. O yüzden delil olarak nötr’dür ve imanımıza bir etkisi olmaması gerekiyor. Biz de diğer delillere bakarız. Kuran’dan gördüğümüz tek bir tane kuvvetli mucize ayet bile artık diğer şüpheleri hiçe indirir ve Kuran’ın Allah’tan olduğuna artık şüphe götürmeyecek derecede iman etmeniz gerekir. Bu konuda sağlam bir delil gördükten sonra hâlâ şüphe etmek paranoyaklık olur ve bu şüphecilik gittikçe bir akıl hastalığına dönebilir. Tıpkı bilimde birkaç delil bulunduğunda net görülmeyen delillerden dolayı artık şüpheye düşmek mantıklı görülmüyorsa, bizde Kuran hakkında birkaç mucize ayeti görünce net göremediğimiz diğer konularda en azından nötr bir tavır takınmalı ve şüpheye düşürecek bir sebep olmadığını bilmeliyiz.

İslam’ın bütün kanıtları güneş gibi ortadadır. Bu kanıtlardan bazıları şunlardır;

  1. Önceki dinleri ve peygamberleri tasdik eden ve bir Allah’a yönelten son semavi din olması ve İslam’dan sonra yeryüzünün tamamına yayılacak kadar başka bir din veya peygamber gelmemesi.
  2. Peygamberinin zenginlikte, rahatta gözü olmaması, hayatını saraylarda yaşayabilme imkânına sahipken dört duvar kulübe içinde geçirmesi. Çoğu zaman oruç tutarak nefsini ve bedenini terbiye etmesi. Allah’tan fevkalade korkusu ve fevkalade bir ibadet sergilemesi. (Bu konuda ayrı bir paylaşımım var)
  3. 1400 sene öncesi insanlarının inandığı sayısız hurafeden hiçbir tanesi bile Kuran’ı Kerimin içinde bulunmaması. Eğer bunu o zamanda bir insan yazmış olsaydı şüpheye yer vermeyecek derecede her ayeti bilime ters olacaktı. Oysa bu kitabın içinde bırakın bilime ters bir ayet olmasını çok sayıda bilimsel mucize barındırması şüpheye yer vermeyecek derecede ispatlıyor ki bu Kuran Allah’ın sözleridir.

Bunlar 3 adet genel delillerdi. Bunlara birçoğunu ekleyebilirsiniz, bunları detaylandırabilirsiniz. İman etmek için önünüze sınırsız delil konmuş fakat iman etmemek için açık hiçbir delil yok. Bulanık ve net olmayan meseleler ise bahsettiğimiz gibi olumlu veya olumsuz bir etkisi olmamaktadır. Son söz Kuran’a ait:

Mümin 34: “Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de “Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez” dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.”

Sebe 54: “Kendileriyle istek duydukları şeyler arasında perde çekilmiştir; daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler.”

Hadid 14: “”Biz sizinle birlikte değil miydik?” diye onlara seslenirler. “Evet,” derler, “Ancak siz kendinizi kandırdınız, beklediniz, kuşkular beslediniz ve Allah’ın kararı gelinceye kadar kuruntularla oyalandınız. Kandırıcı, sizi Allah hakkında yanılttı.”

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

79# LUT PEYGAMBER VE HOMOSEKSÜEL KAVİM

Lût kıssasını hepiniz bilirsiniz. Özetle; Lut’un kavmi zorla erkek çocuklarına tecavüz ediyor. Homoseksüellik toplumun tamamına yayılmış. Bir gece Lut’a birkaç tane Allah’ın elçisi geliyor (muhtemelen melek). Bunu duyan şehrin erkekleri kapıya dayanıyor ve o gençleri bize ver diyorlar. Lut kapıya çıkıp onlara nasihat diyor. Anlamak istemiyorlar ve sabaha karşı Lut ve kızları şehri terk ediyor, şehir taş yağmuruna tutuluyor (Meteor yağmuru olabilir).

Lut onlara bir konuşmasında “Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?”-Araf:80 demişti. Bazı kişiler bunun bir Kuran’ın hatası olduğunu çünkü hayvanlar arasında bu işin ara sıra yapıldığını ve daha önce yine mutlaka insanlardan da homoseksüellik yapan olabileceğini iddia ediyorlar.

Bu arkadaşların hatası, ayetin tamamına dikkat etmemelerinden kaynaklanıyor. Çünkü ayette geçen “alemlerden hiçbirinin” ifadesi topluluk olarak kullanılmıştır. Yani sizden önce bütün bir toplum yani bir alem olarak bu fiili işleyen hiçbir tane bile yoktu. Ayetin Arapçasında “min ehadin min el alemin” denmektedir. Yani tam karşılığı bir tane bile böyle bir topluluk yoktu, siz ilksiniz demektir. Evet gerçekten de bu işin toplum olarak yapıldığı başka bir toplum muhtemelen onlardan sonra da olmadı. Şu anda bildiğim kadarıyla bütün fertleri homoseksüel olan ve zorbalıkla çocuklara tecavüzün yasal olduğu bir ülke veya şehir yok. Yani Lut doğru söylüyordu, zorbalıkla veya gönüllüce herkesin böyle bir çarkın içine sokulduğu bir toplum, onlardan önce bilmediğimiz gibi onlardan sonra da böyle bir toplum bilmiyoruz. Hayvanlar içinde bile.

İkinci bir mesele Hz. Lut’un bu azgın topluluğa kendi kızlarını teklif etme konusudur.

Hud 78: “Kavmi ona doğru koşarak geldi; onlar daha önceden kötülükler işlemekteydiler. “Ey kavmim” dedi. “İşte benim kızlarım, bunlar sizler için daha temizdir. Artık Allah’tan korkun ve beni misafirim önünde küçük düşürmeyin. İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?”

Burada Hz. Lut “işte kızlarım” derken tabiki kızlarını bütün herkesin evlenmesi için teklif etmemiştir. Çünkü anlayabileceğiniz gibi bu söz insanların aklını başına getirmek ve kadınlarla evlenmenin doğru olduğunu anlatmak için söylenmiştir. “bunlar sizler için daha temizdir.” diye sözün bitirilmesi de bu kadınlara temiz olmayan bir şekilde sahip olmanın kast edilmediğini göstermektedir.

Bu ayete dikkat edilirse Hz. Lut’un konuşma üslubundan ne kadar sıkıştığı, bunaldığı ve bunun sonucunda sinirlendiği anlaşılabiliyor. “İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?” diye hitap etmesi artık onlara karşı bir isyan ruh haletini gösteriyor. İçine düştüğü müthiş bir gerilim içinde kavmini düşündürüp akıllarını başlarına getirmek için kendi kızlarını örnek gösteriyor ve bunlar sizin için daha temizdir diyerek kadınlar sizler için temizdir manasını düşündürüyor. Kadınlarla evlenilmesi gerektiğini kendi kızları üzerinden anlatıyor. Bu konuşmanın akıllı insanları nasıl etkileyebileceğini anlamak için kendinizi Lut’un yerine koymalısınız. Evde erkek misafirleriniz bekliyor, dışarıda yüzlerce belki binlerce sapık erkek tarafından oluşmuş bir kalabalık evin kapılarını zorluyor. Bu durumda iken onları düşündürüp kendine getirmek adına Lut’un söyledikleri çok etkileyicidir. Muhtemelen o anda kalabalıktan birisi fırsattan istifade ederek evlenmek için kızı isteseydi sözünden dönmeyerek evlendirecekti. Bu Lut’un da işine gelirdi. Çünkü topluma iyi bir örnek göstermiş olurdu. Buna rağmen azgınlıkta o kadar ileri gitmişlerdi ki bütün söyledikleri onları azgınlıktan döndürmemiştir.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

Book_of_Genesis_Chapter_19-10_(Bible_Illustrations_by_Sweet_Media).jpg

76# YAV ZATEN CAHİL TOPLUMLARDA DİN YAYGIN (!)

Soru: Din, neden geri kalmış insanlarda daha çok yaygın iken, okumuş insanlar arasında deizm, ateizm oranı daha fazladır?

Cevap:

Evet, dıştan öyle görünüyor ama gel gör ki okumuş olsun okumamış olsun toplumda gizli ateist sayısı çok fazla. Bu insanlar, kendilerinin inancı olmadığının farkında değil, hatta umurlarında bile değil. Bu gizli ateistlerden okumuş olanların öz güvenleri daha fazla olduğu için inanmadıklarını daha rahat itiraf edebiliyorlar. Yoksa uygulamaya gelince bu gizli ateistlerle açık ateistler arasında bir fark yok. Sorduğunda kendini “Elhamdulillah Müslümanım” diye tanıtan da fuhuştan fuhuşa koşuyor. Devletin milletin hakkını ölçmeden tartmadan afiyetle yiyebiliyor. Tecavüz ediyor, dolandırıyor, öldürüyor. Müslüman bunlara bir kere hata ile düşse bile hemen toparlanıp pişman olan, Allah’ın hesabından korkan ve tövbe eden kişidir. Oysa geri kalmış ve müslüman denilen bu insanların birçoğu bu tür günahlar da hiç te geri kalmıyorlar. Gizli bir ateist gibi davranıyorlar.

Öyleyse sorudaki çelişki okuma veya okumama meselesinden kaynaklanmıyor. Çelişkinin kaynağı okumuş olanların daha rahat bir şekilde inanmadıklarını itiraf etmelerinden kaynaklanıyor. Yani kendine Müslümanım diyen halk arasında da çok sayıda gizli ateist var.

Kaldı ki Profesörler arasında, bilim insanları arasında çok sayıda inançlılar olduğu gibi inançsızlar da var. Buna karşın geri kalmış topluluklardaki günahlara bulaşmış gizli ateistlerin oranı, okumuş topluluklardaki açık ateistlerin oranından az değildir. Dini emirler ise bu tür insanların ahlaken daha fazla bozulmalarının önüne geçen emirlerdir.

Bu durumda yapmamız gereken kıyaslama, okumuşluk veya okumamışlığa göre inancı sınıflandırmak değil, gerçek bir inanmışlığa göre ahlakın artıp artmadığına bakmak olmalıdır. Çünkü eğer gerçek inanmış bir insan, bir çoban dahi olsa o insandan kul hakkına zarar gelemez. Ve o insana cahil diyemezsiniz. Tam tersine bir insan okuyup devletin üst mevkilerini ele geçirdikten sonra servetine servet katıyorsa, kendine ister Müslüman ister ateist lakabını taksın o insanın Allah’a inancı yoktur. Hatta ateistim demesi kendisi açısından daha hayırlıdır, çünkü aksi halde bir münafıktır (Gizli ateist). Gizli ateist olan Münafıklar ise Allah’ın katında açık ateistlerden daha değersizdir. Çünkü bunların işlediği günahlar İslam’a mal edilirken, açık ateist hiç değilse günahlarıyla İslam’ı kirletmiyordur.

Özet olarak; inancın okumuşlukla veya okumamışlıkla bir alakası yoktur. Özgüven faktöründen ve kültürel faktörlerden dolayı okumuşluğun dini inanç üstündeki etkisini dış bakıyla değerlendiremezsiniz.

Ek olarak; Bizler kendi imanımızı kontrol etmeliyiz, kendimizi sınamalıyız. Örneğin Allah için ne kadar fedakârlık yaptığımız, günahlardan ne kadar kaçındığımız Allah’a inanmışlığımızın ölçütüdür. Sormalıyız kendimize ben kendim için ne kadar çalışıyorum ve Allah rızası için ne kadar çalışıyorum diye. Çıkan sonuç sizin imanınızın ölçüsünü gösterir.

Soru: İsveç gibi ateist ülkeler zenginken, Müslüman ülkeler neden fakirdir?

Cevap: İslam okumayı, yararlı işler yapmayı, araştırmayı, düşünmeyi, akletmeyi emretmişken ve kötülüklerden yasaklanmışken fakirliğin İslam’dan kaynaklandığını düşünmek tarafsız bir değerlendirme değildir. Ortaçağda en parlak devirlerini yaşayan Müslümanların bilimde ve dine bağlılığın her ikisindeDünya’nın zirvesinde olması ve bilimi ve dini beraber yüceltmeleri bunun somut kanıtıdır. Müslüman bilim adamlarının kitapları Avrupa üniversitelerinde asırlarca okutulmuştur. Yine Amerika en parlak devrini yaşadığı 20. Yüzyılda Dünya’nın en dindar ülkelerinden biri olduğu bilinmektedir. Nihayetinde yine bir Ortadoğu ülkesi olan İsrail dinine en bağlı ülkelerin başında olduğu halde Dünya sermayesinin % 80’i Yahudilerin elindedir. Hep İsveç örneği verilir ama marifet dini bırakmada olsaydı Küba gibi ateist bir ülke zengin ve huzurlu olurdu. Ama bu ülkede suç oranları ve fakirlik had safhadadır. Yine zengin olan Kuveyt gibi Katar gibi ülkelerde iyi bir demokrasi veya huzur geliştiğini göremiyoruz.

1281924-horz

Öyleyse fakirlikte veya geri kalmışlıkta dinin etkisi olduğunu hiçbir tarafsız kişi iddia edemez. Zenginleşince demokrasi ve huzur geleceğini de kimse iddia edemez. Fakirlik ve geri kalmışlık, demokrasi veya diktatörlük toplumların bilişsel yapısına işlemiş, kültürel ve kalıtsal bir meseledir. Ortadoğu toplumlarının İslam’ın gerçek öğretilerini bir kenara bırakıp kendi bozuk kültürel uygulamalarına ağırlık vermeye başladıkları zaman kalıtsal yapıları ortaya çıkmış böylece fakirleşme ve geri kalma süreci başlamıştır. Yoksa semavi dinlerin, insanları fakirleştirici bir etkisi olamaz, tam tersine zekâtı emredip faizi kaldırmasıyla çılgın kapitalizmi engelleyerek toplumsal zenginleşmeye yol açar. Fakat insanlar gizli ateiste dönüşüp İslam’ı unutmuşlarsa kendi toplumsal genetiklerinin elverdiği yaşantıyı yaşamaları kaçınılmazdır. Sihirli sözcük burada, İslam çıkarsa her toplum kendi toplumsal genetiğinin elverdiği hayatı yaşar. Ortadoğu toplumlarında kin, haset, tembellik ve etek öpme devam ettiği sürece başlarında diktatörlerin bulunup, halkı fakir düşürmesi kaçınılmazdır. Genetik yapılarında çalışkanlık, işbirliği yapma ve hak arama olan milletler de tabiki dünyada üstün duruma geçeceklerdir. Evet, Ortadoğu toplumlarını bataklıktan kurtarıp Dünya’ya üstad eden ve dâhi bilim insanları yetiştiren etken İslam olduğu gibi, aynı toplumların tekrar aynı bataklığa düşmeleri de İslam’ı terk edip adetlerini ön plana çıkardıkları zaman, haksız kazanca ve gayret göstermeden rahat yaşamaya meylettikleri zamanda olmuştur.

Ama bu bir geçiş sürecidir. Bu durumlarından ders alan Ortadoğu toplumları ellerindeki Kuran’a sahip çıkmayı tekrar öğrenecekler ve tekrar Dünya’ya üstad olacaklardır. Çünkü zaman döngüsel hareket eder. Her toplumun yazı ve kışı birbirini takip eder. Şu anda Müslümanlar zor günler yaşadığı gibi, bir zamanlarda Yahudi ve Hristiyan toplumları zor günler ve fakirlik yaşamışlardı. Toplumsal dönüşümler ise Hz. Muhammed’in devri hariç hiçbir zaman kısa sürede olmamıştır.  Yüzyıllar içinde şekillenir ve yüzyıllar içinde geri kaybedilir.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

478a168eb7549b856d812ef6b94a9dea

70# Miras paylaşımında erkeğe neden iki hisse veriliyor?

MİRAS MESELESİ

Nisa suresi 11. ayette  “Allah çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder.” Buyurarak kadına daha mı az değer vermiştir?

Allah’ın erkeğe iki katı tavsiye etmesi insanın doğasında bulunan sosyolojik ve psikolojik gerçeklerin dengesinin sağlanması içindir. Şöyle ki genel kabul olarak ailenin korunması ve geçiminin sağlanması erkeğe aittir. Erkek evlendiğinde kadın çalışmasa bile ailenin geçimini üstlenir. Fakat kadının asıl görevi ailenin geçimi değil, düzenini sağlamaktır. Bu yüzden erkek evlendiğinde başka bir kadınında geçimini üstüne alırken birde kadına mehir parası vermek zorundadır. Fakat kadın evlendiğinde kendi geçimini bir erkeğin üstüne bırakabilir ve üstüne bir de yüklü bir mehir parası alabilir. Bu yüzden sosyolojik olarak erkeğin mirastan daha fazla alması daha adaletli olmaktadır. İnsanlar arasında şöyle örnekler de çoktur:

Bir adamın bir oğlu bir kızı var. Kız evlenip gitmiş. Baba ile oğul geride kalan malı geçen yıllarda çoğaltmışlar, baba 30 yıl sonra ölmüş. Erkek baba ile mal için çalışırken kadın kocası ile başka yerde yaşamaktadır. Şimdi baba ölünce bu maldan Allah diyorki, “erkek için, iki kadın payı” olmalıdır.

Oğul baba ile çalışmış, sorumlulukları olmuş, kadın ise başka bir adamla yaşamış ve bu malın artırımında bir katkı sağlamamıştır. Şimdi bu nasıl yarı yarıya olur? Hakkaniyete uygun olurmu bu.  Bunu akıl mantık da kabul etmez. Allah, kıza da pay veriyor, ama erkeğin yarısı kadar. Bunun neresi yanlış.

Mehir parası ise kadının özel mülküdür ve bu paranın çok olabileceğini Rabbimiz şu ayette buyuruyor:

Nisa 20: “Eğer bir eşinizden ayrılıp yerine bir başkasını almak istiyorsanız, ona kantar kantar (mehir) vermiş olsanız dahi geri almayın. Onu (verdiğinizi), iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi alacaksınız?”

Kuran, kadına mirastan pay almasını indirdiğinde, çoğu toplumda kadına miras verilmesi, baba servetinin ellerin eline geçmesi olarak algılanırdı ve bu yüzden kadına mirastan pay verilmezdi, bunun yerine bir miktar çeyiz verilirdi. Kuran ise kadını bu seviyeden kurtarmış ve eşit olanı değil fakat adaletli olanı bildirmiştir.

Kuran, zamanımızın moda tabiri ile kadın erkek eşitliği sağlamıyormuş.

Bu soru şunun bilinmemesinden kaynaklanan bir sorudur ki, eşitlik demek adalet demek değildir. Bu durumda aranması gereken özellik ise eşitlik değil adalettir. Örneğin eşitlik olsun diye kızınız ve oğlunuzdan her ikisine de oyuncak araba veya oyuncak bebek alır mıydınız? Birinin fıtratı araba ister diğerinin ki bebek ister. Veya özel arabanızı tarla sürmekte kullanmak istemeyeceğiniz gibi, traktörle de işe gidip gelmek istemezsiniz herhalde.  Her birinin yaratılışı, işlevleri, görevleri ve kendisinden beklenilenler ayrıdır. Ne arabanız traktörün yerini tutabilir ne de traktör arabanın yerini. Bu bir örnekti. Asıl konumuz ise ne kadın erkeğin yerini tutabilir ne de erkek kadının.

Kadın ve erkeği bir yarışa sokmak, boy ölçüştürmek, eşitlik kurmaya çalışmak kimin işine gelir? Kadınların mı? Hayır hiçte öyle değil. Ancak ve ancak her ikisinin de asli görev ve sorumluluklarını unutturup birbirleri ile karşı karşıya gelmesini isteyenler ve böylece toplumsal aile yapısının bozulmasını ve kadınların evinin kraliçesi olmasını değil de magazin dergilerinin kapak kızları olmasını, böylece toplumda sınırsız hayvani hevesler peşinde, karmaşık bir ilişkiler yumağı oluşmasını bekleyen kişiler ister. Evet, feminizm denilen ve kalp ile beyni kıyaslar gibi erkekle kadını kıyaslayan ve bu sayede kadınları yuvalardan koparıp savunmasız bırakmaya ve yutmaya çalışan akım, bozguncu insanlar tarafından desteklenmekte ve sanki kadınların yanındaymış ta, kadınların iyiliğini istiyormuş kılığına bürünmektedir. Oysa son zamanlarda bu oyunun başarıya ulaşması ile birlikte gördük ki kadın ve erkeğin kıyaslanmasının, birbirine eşitlenmesinin faturası huzursuz evlilikler, boşanmalar, dost hayatı yaşamalar, uygunsuz çok partnerli ilişkiler, erkek tavırları takınan kızların yetişmesi, kızları düşürüp hayatlarını mahvetmeyi marifet sayan erkeklerin yetişmesi olmuştur.

Yani dediklerine göre Kuran kadının iyiliğini istemiyormuş ta, kadını cinsel köle ve meta haline çevirmek isteyen, kadına güzelliği ve gençliği kadar kıymet veren, güzelliği gidince yüzüne kimsenin bakmadığı acınacak bir hale düşüren bu bozuk feminizm kadına değer veriyormuş, kadın-erkek eşitliği demesi aslında kadını yüceltmek içinmiş. Külliyen yalan. Onlarınki kadına değer vermek değil kendi arzularına değer vermek,  kadının ebedi kalıcı ruhuna değil bedenine değer vermek, tasaları ise kadını yüceltmek değil kadının oyuncak bir meta olmasını engellemek isteyen İslamı bitirerek kadının özünü çalmak ve onu mutsuz etmektir.

Sözün özü kadın ve erkek birbirine kıyaslanmaz, biri kalptir ve biri ise beyindir. Kalbin de beynin de görevleri ayrıdır. Birisi birisinden önemlidir diyemeyiz. İkisi de kendi görev ve sorumluluklarını bilerek kendisini öteki ile kıyaslamadan ahenk içinde yaşamaya devam ederse fıtrat korunmuş olur ve huzur sağlanır. Yok, eğer “erkek şunu yapıyorsa sende yapabilirsin” tuzağına kadın çekilirse kadınlar kapitalizm ve ateizm dünyalarında bedenleri için çalıştırılan köleler olmaktan kurtulamayacaklar ve ailede bulacakları sıcaklığı, huzuru ve neşeyi dışarıda asla bulamayacaklardır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

adalet-ve-esitlik-arasindaki-fark_1042445.png

 

 

57# KURBAN NEDEN VAR?

Günümüzde özellikle şehirlerin modernist havası içinde yetişmiş, kedi ve köpekten başka bir hayvana dokunmamış, sığır koyun gibi çiftlik hayvanlarını hiç gütmemiş kişilere hayvancılık yapma ve kesme garip gelebiliyor. Hayvan kesimini hümanist bulmadıklarını da belirtebiliyorlar.

Oysaki şu unutulmamalı ki hayvan yetiştiriciliği ve hayvansal gıda üreticiliği insanların şehirlere toplanmasını ve şehirlerin daha kasvetli ve sorunlu yerler olmasını azaltan önemli sosyolojik olaylardan biridir. Hayvancılık bugün bile çok miktarda insanın yaşama tutunmasını, geçimini sağlamasını kolaylaştıran önemli bir faktördür.

Hayvancılığın bir diğer vazgeçilmez yararı ise insan eliyle soyları tüketilen hayvanların doğada oluşturduğu boşluğu, evcil hayvan sürülerinin çayırlarda ve meralarda gezerek, otları gübreye dönüştürerek, ekolojik sistemle etkileşime girerek kapatmasıdır. İnsanoğlu hayvancılığı bırakırsa doğa çok daha büyük yaralar alacağını unutmamak gerek.

Ayrıca et insan vücudunun beslenmesinde en önemli yeri tutar. Çünkü ettten alınan esansiyel amino asitler sağlığın devamı için gereklidir ve bunları hayvansal gıdalar dışında hiçbir gıdadan alamazsınız. Yani biz artık moderniz, atalarımız gibi et mi yiyeceğiz sözü modernizmin kibrini yansıtan, insan yaratılışına uymayan, içi boş, doğal ve sosyolojik dengeleri bozacak bir sözdür. İnsanoğlunun doğadan kopuşunun, kendi sanal ve yapay ruhsuz dünyasına, mutluluk yerine depresyon doğurucu dünyasına çekilişinin ilk adımlarıdır.

Hayvancılık için bu kadarı yeterli, şimdi ise kurban ibadetine bakalım. Aynı modernist bakış, kurban ibadetinin insanlığa olan büyük faydasını görmekte zorlanıyorlar.

Kurban ibadetini hümanist değilmiş gibi göstermek isteyenlere İspanya’daki zevk için öldürülen boğaları izlemek için biletiniz var derseniz birçoğu fırsatı kaçırmaz. Oysaki kurban zevk için yapılmaz ve topluma çok faydaları vardır. Üstelik kurbanı eleştirenlerin yılbaşında hindi ziyafeti çekmeyi modernizm olarak algıladıklarını da fark edersiniz.

O halde modernist yapay dünyasının içinden herşeyi yanlış gören bu insanlara doğrusunu göstermemiz gerekiyor. Kurban ibadetinin topluma olan faydasını incelemekle başlayalım önce:

  1. Carrie Murray kurban meselesini incelediği “Eski Dünyada ve Ötesi’nde Kurban Uygulamalarının Biçimi ve İşlevi” adlı kitabında, kurban yoluyla et paylaşımının sosyal yapıların kollektif katılımını sağladığını yazar [1]. Marcel Detienne ise yazdığı “Yunanlılar arasında kurban mutfağı” adlı kitapta, kurban olgusunun eski Yunan toplumlarında dayanışmanın ve toplum kuruluşları gibi kollektivist yaşamın oluşumuna büyük katkı sağladığını yazar.[2]
  2. Selid Gilhus ise “Hayvanlar, tanrılar ve insanlar” kitabında kurbanın eski toplumlar arasındaki hiyerarşinin ve böylece sosyal düzenin üzerindeki etkisinden bahseder [3]. Yani kurban vesilesiyle fakirler ve zenginler arasında diyalog köprüleri kurulur. Zengin dağıttığı etlerle fakirleri memnun eder. Fakirin ise zengine karşı hırsı ve öfkesi yatışır. Zenginin ibadet şuuru içinde fakirlerin evini ziyaret etmesi onda da iyilik ve merhametten doğan bir memnuniyet duygusu oluşturur ki bu yardımlaşma onun yapacağı sonraki yardımların önünü açıp az veya çok bir karakteri şekline dönüşür. Daha çok sayıda sosyolog kurbanın sosyolojik yararlarından bahseder.
  3. Kurban kesebilenler ise yaptığı maddi fedakârlıktan dolayı dinine ve Yaratanına karşı aidiyet hisleri pekişir. Çünkü aidiyet hissi fedakârlıkla artan bir duygudur.
  4. Kurban ibadeti hayvancılığın da gelişimine ve artmasına katkısı olur. Türkiye’de her sene milyonlarca çiftçi kurban bayramlarında satmak için hayvancılık yapar, üretime katkıda bulunur ve elde ettiği gelirlerle bir senelik geçimini karşılayan on binlerce aile vardır.
  5. Kurban ibadeti sayesinde evine et girmeyen aileler etle buluşur. İnsanlar senede birkaç günde olsa doyasıya et yemiş olmanın mutluluğunu tadarlar. Fakir aileler bunun için hiçbir ücret ödemez ve onlara tamamen ilahi bir ikram olur.

Şimdi anlıyormusunuz kurbanın ne kadar yerinde, yararlı ve vaz geçilmez bir ibadet olduğunu. Ve bu ibadetin topluma sağladığı faydalarını parayla, kanunla, bastırmayla sağlayamayacağınızı anlıyor musunuz? Yazılacak çok şey var ama çok uzatmayacağım. Mutlu bayramlar…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. Murray, C.A., Diversity of Sacrifice: Form and Function of Sacrificial Practices in the Ancient World and Beyond. 2016: SUNY Press.
  2. Detienne, M. and J.-P. Vernant, The cuisine of sacrifice among the Greeks. 1989: University of Chicago Press.
  3. Gilhus, I.S., Animals, gods and humans: Changing attitudes to animals in Greek, Roman and Early Christian thought. 2006: Routledge.

kurban

50# Ateizm ve Depresyon

2001 yılında yayınlanan bir Koenig ve Larson depresyon ve inanç etkisini inceleyen araştırmaları derleyip sonuçları sundular [1]. Sonuçlara göre, o güne kadar yapılan araştırmaların % 61’i inançlılarda daha düşük depresyon ve intihar olduğunu, inançsızlarda ise daha yüksek depresyon ve intihar görüldüğünü kanıtlamıştı. İnançsızlığın depresyon ve intihar riskini artırdığı yönünde çok sayıda araştırma sonuçları var, örneğin bunlardan birisi Rasic ve arkadaşları tarafından 2011 yılında yayınlandı. 1015 kişi üzerinde yapılan bu araştırmaya göre dindar kişilerde intihar teşebbüsü % 1.1 iken, ateistlerde % 5 olarak bulunmuştur [2]. Görüldüğü gibi intihar teşebbüsü oranı ateistler için neredeyse 5 kat daha fazla.

Peki, bu durumda Allah inancının insanın olmazsa olmaz bir parçası olduğu ve insanın Allah’a inanacak, O’nunla irtibat kuracak şekilde yaratıldığı görülmüyor mu?

Örneğin bir araba motoru yağ ile çalışacak şekilde tasarlanmıştır ki parçaları sürtünmeden dolayı aşınmasın. Eğer motorun yağını koymazsanız motor yine çalışır. Fakat çok ısınma, parçaları yıpratma ve en sonunda motorun erken iflası durumu meydana gelir. Eğer insanın erken ölümü ile alakalı bir durum varsa demek ki bu durum insanın doğasına yani yaratılışına terstir.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. Koenig, H.G., Religion and medicine II: Religion, mental health, and related behaviors. The International Journal of Psychiatry in Medicine, 2001. 31(1): p. 97-109.
  2. Rasic, D., et al., Longitudinal relationships of religious worship attendance and spirituality with major depression, anxiety disorders, and suicidal ideation and attempts: Findings from the Baltimore epidemiologic catchment area study. Journal of psychiatric research, 2011. 45(6): p. 848-854.

erkeklerde-gizli-depresyon

43# EŞCİNSELLİK GENETİK MİDİR YOKSA TERCİHMİDİR?

Cinsiyet bozukluklarına lgbt ismi verilir. Literatürde böyle bireylere de lgbt bireyler denir. Açılımı ise lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Lezbiyenlik cinsel olarak kadının kadını tercih etmesidir. Herhangi vücutsal bir bozukluğu ifade etmez. Gey kavramı ise erkeğin cinsel olarak erkeklere yakınlaşması olayıdır ki bu da lezbiyenlik gibi fiziki bir kusuru ifade etmez. Biseksüellik, her iki cinsiyetten olan insanlara karşı cinsel olarak ilgi duyma, ve onlarla duygusal veya cinsel bir ilişki içine girme potansiyelidir. Biseksüel bir kimse her iki cinse de aynı ölçüde ilgi duymayabilir, ve bu ilginin derecesi zaman içinde değişebilir. Transeksüel sendromu, dünya çapında üniversite hastaneleri tarafından tedavi edilen, doğuştan olan tıbbi bir durumdur. Maalesef transseksüel bireyler kendi tercihleri olmadığı halde cinsiyetleri yüzünden toplumda yalnızlığa itilmekte, psikolojik ve fiziksel şiddet görmekte, cinsel istismarlara maruz kalmaktadırlar. Bu durumu onun bir ayıbı veya kusuru olarak görülmemesi gerekirken, toplum tarafından ömür boyu taşıyacağı bir kambur olarak omuzlarına yüklenmektedir. Bunun sonucu olarak böyle kişilerin sonu çoğu zaman cinayet veya intiharla bitmekte veya toplum tarafından dışlanınca yaşamını devam ettirmek için kendiyle aynı durumda olanlarla birlikte fuhuş yoluna gitmektedir. Bu da toplumsal anlayış ve şefkatımızın henüz yeterince gelişemediği fakat toplumsal bencilliğimizin iyi gelişmiş olduğunu göstermektedir.

İnsanlarda cinsi aktiflik 10 yaşında başladığına dair bilimsel kanıtlar vardır. Bu dönemde veya biraz daha geç dönemlerde ki yanlış yönlendirmeler (örneğin arkadaş ortamı v.s.) eşcinselliğe neden olabilmektedir. O yüzden bu dönemlerde doğru rehberlik şarttır. [1] Kaldı ki böyle geç çocukluk ve erken ergenlik dönemlerinde insan sadece cinsel tercihleri açısından değil her türlü yönlendirmeye açıktır ve gelecekteki tercihlerinin oluşumunda önemli paya sahiptir. Örneğin bu dönemde çocuklar, özentiden dolayı uyuşturucu ve sigaraya alıştırılması, bilgisayar oyunu bağımlısı olması gibi birçok bağımlılık türlerine alışabilmektedirler. Gelecekte kullanacağı ve bağımlı olacağı çoğu zevklerini bu dönemdeki yönlendirmelerle edinirler. Eşcinsellik alışkanlığının kazanılmasında etkili diğer önemli bir faktör ise geleneksel aile yapısının yeterince korunamamasıdır. Çocuklar üzerinde şefkatli ve ilgili bir baba bulunmayışı, geleneksellikten uzaklaşma da eşcinselliğe zemin hazırlayıcı sebeplerdendir. 10 yaş civarında bu işin sakıncalı olduğunun anlatılması çocukların zihninde bir tiksinti uyandıracaktır ve eşcinsellik riskini azaltacaktır. Çocuklara bir örnek olarak Lut kavmi anlatılabilir. Buna rağmen çocukları bu işe bulaşmış ebeveynler öfke ve dışlamak yerine bir uzmandan yardım almalıdırlar. Dışlama yoluna gidilmesi ise genci iyice bu işin içine itecektir ve psikolojik sorunlar geliştirmesine neden olacaktır. [1]

Amerika’da 1948 yılında yayınlanmış bir çalışmaya göre erişkin erkeklerin % 37’si hayatında en az bir kere eşcinsel ilişiki yaşamıştır, fakat eşcinselliğe devam edenlerin oranı % 4 olmuştur. [2] Bu bulgu gösteriyor ki eşcinsellik meraktan kaynaklanıyor ve istenirse terk edilebiliyor.

İnsan haklarına göre tüm insanlar için geçerli olan en temel insan hakkı, insanın doğarken seçemediği milliyetinden, renginden, cinsiyetinden dolayı ayrımcılığa uğramamasıdır. Kişinin cinsiyeti ile beraber, kendi cinsel kimliğine yönelik algısını da doğuştan getirdiği düşünülmektedir. Buna göre kişi, cinsiyet yönelimini karşıt cinsiyete mi yoksa kendi cinsiyetine mi yapacağını sonradan seçemez. Bu duygu doğuştan gelir. Cinsel yönelim, insanın doğasından kaynaklanan bir duygu olarak kabul edildiği için kişinin farklı cinsel yönelimlerinden dolayı ayrımcılığa uğraması, kişilik haklarına saldırı ve insan haklarını ihlal olarak kabul edilmektedir (Ataman, 2009). Eşcinsellerin en önemli sloganı “eşcinselliği biz seçmedik”dir. Eşcinselliği insan hakkı olarak kabul edenlere göre, insanın karşıt cinse duyduğu ilgi doğuştan gelen doğal bir duygu ise, bazı kişilerin karşıt cinse değil de kendi cinsine yönelik duygusu da o derece doğaldır. Bu nedenle, bir eşcinselin değişmesini istemek, kişiliğini değiştirmesini istemek ile eş değer olduğu düşünülmektedir.

Eşcinsellik en çok Avrupa ve Amerika’da bütün meslek gruplarında bulunan insanlar arasında hızla yayılmıştır. Bunun doğal sonucu olarak eşcinselliğin doğal bir insani hak olarak görülmesi için akademik camia ve siyaset üzerinde baskılar artmış ve böylece seksenli yıllardan itibaren eşcinsellik hastalık olarak görülmekten çıkarılmıştır.

Eşcinselliğe olan karşıt tepkinin birbirinden uzak olan tüm kültürlerde, birbirinden bağımsız olarak eski zamanlardan beri görüldüğünü araştırmalar bildirmiştir. Peki, neredeyse her kültürün birbirinden habersiz olarak eşcinselliği itici ve ahlak dışı bulmasındaki temel sebep nedir? Galiba, insanlığın doğal olarak hoş görmediği bir durum olmasından kaynaklanmaktadır [3-6]

İnsan tabiatına aykırı yapılan davranışlar diğer insanları rahatsız eder. Böyle toplumlarda eşcinseller alışkanlıkları, bağımlılıkları ve vicdanları arasında kalır, daha sonra bağımlılığından kurtulamayacağını anlayınca vicdanını susturmak için kendi durumunu içselleştirmeye başlar.

PEKİ, EŞCİNSELLİK GENETİK MİDİR, DOĞUŞTAN MI GELİR?

Eşcinselliğin genetik olarak doğuştan mı geldiği yoksa sonradan kazanılan bir alışkanlık mı olduğu uzun zamandır araştırma konusu. Genetikçiler bu konuda geniş çaplı araştırmalar yapmasına rağmen şu ana kadar bir eşcinsellik geni bulamadılar. [7, 8] Kromozom X üzerinde Xq28 bölgesinde eşcinsellik ile ilişkili olabileceği düşünülen bir bölge olduğu bir çalışmada bildirildi, fakat daha sonraki çalışmalar bunu doğrulayamadı. [7] Yine ikiz kardeşler üzerinde yapılan çalışmalar bir eşcinselin ikiz kardeşinin de eşcinsel olma oranının %20 oranında olduğunu göstermiştir. [7, 8] Tabi bu rakamın tamamını genetik faktöre de veremeyiz, çünkü birlikte büyüyen ikiz kardeşlerin birbirlerini alışkanlıklar konusunda da etkileyeceğini unutmamalıyız. Eğer eşcinsellik doğuştan gelen genetik olarak kaçınılmaz bir sonuç olsa idi bu tür ikiz kardeşlerin her ikisinin de kaçınılmaz olarak eşcinsel olması gerekirdi. Şu ana kadar böyle bir genin bulunamayışı eşcinselliği yöneten kuvvetli ve karşı konulamaz bir genin bulunmadığını gösteriyor. Çünkü bir özelliği sağlayan kuvvetli genlerin bulunması çok kolaydır ve kısa sürede bulunur. Bilim insanları da artık eşcinsellik üzerinde etkili kuvvetli bir gen olmadığına kanaat getirmiştir ve doğuştan gelen genetik faktörler yerine sonradan kazanılan epigenetik faktörlerin daha etkili olduğu yönünde fikir birliği oluşmuştur. [8]

Fakat yatkınlık sağlayan düşük kuvvetli genler bir ihtimal olabilir. Çünkü her insan genetik olarak bir şeylere yatkın olabilir. Örneğin kimisi genetik olarak çok yemek yemeğe yatkındır, kimisi dedikoduya, kimisi bencilliğe yatkındır vs. Yatkınlıklar düşük kuvvetli genler tarafından meydana getirilir fakat bu yatkınlıklar kişi için bağlayıcı değildir ve karşı koyulabilir. Örneğin çok yemek yemeğe yatkın olduğu halde güzel görünmeye de yatkın olduğu için kendini diyete alan çok sayıda insan vardır. Buna rağmen şu ana kadar eşcinsellik üzerinde etkili olan düşük kuvvetli bir gen dahi tespit edilememiştir. Bunlar gösteriyor ki “eşcinselliğim doğuştan geliyor, kaçınılmaz” diye bir mazeret kabul edilemez.

Popülasyon genetiği açısından bakıldığında; genetik faktörlerin eşcinselliği oluşturmada ciddi bir etkisi olsa idi, buna neden olan genler uzun zaman önce doğal seçilimle yok olup giderdi. Çünkü eşcinsel bir ilişki ile üreme şansı olmadığı için, eşcinseller genlerini sonraki nesillere aktarmada eşcinsel olmayanlara göre çok daha zayıf kalacaklardı, böylece eşcinsellik zamanla tükenecekti. Eğer genlerin cinsel tercihler üzerinde bağlayıcı bir etkisi olsaydı böyle olması beklenirdi, çünkü bu tür insanlar karşıt cinsle birlikte olamayacak ve ister istemez hem cinsleriyle birlikte olacaktı. Bu yüzden popülasyondaki gen frekanslarının hızla düşmesi ve kaybolması gerekirdi.

EŞCİNSELLİĞİN PSİKOLOJİK TAHRİBATI

Eşcinselliğin psikolojik sağlık üzerindeki etkisini araştıran bir çalışmada, 1265 genç üzerinde araştırma yapılmıştır. Eşcinsellerin majör depresyon geçirme oranı %71 olarak bulunurken eşcinsel olmayanların depresyon oranı %38 olarak bulunmuştur. Anksiyete oranları ise aynı sırayla %28 ve %12’dir. [9]

Toplumdan soyutlanma, eşcinsel değilmiş gibi davranma, kendinden nefret etme ve utanma, eşcinselliğini ahlaki ve dini açıdan onaylamama, diğer eşcinsellere yönelik olumsuz tutumlar gibi kendini gösteren içselleştirilmiş homofobinin, kişinin ruh sağlığını olumsuz etkilediği düşünülmektedir [10-12]. Dolayısıyla eşcinsellik insanın psikolojik dünya’sını alt üst eden bir etmendir. Araştırmacılar, 190 gey, 81 biseksuel, 14109 heteroseksuel bireye ulaşarak yaptıkları çalışmada, duygu-durum bozuklugunu gey erkeklerde %42.3 olduğunu belirtmişlerdir. [13] ABD’de şehirlerde yaşayan 2172 gey ve biseksüel erkeğe telefonla ulaşarak yaptıkları çalışma sonucunda; katılımcıların %52’sinin keyif verici madde, %85’inin alkol kullandığını ve %12’sinin alkolle ilgili problemi olduğunu bildirmiştir [14]

Eşcinsellerin intihar oranları için Türkiye’de yapılmış bir çalışmada, eşcinsel katılımcıların dörtte biri (%26.7) intihar girişiminde bulunduklarını bildirdiler [15].

Çin’de 17106 eşcinsel genç üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Bu gençlerde intihar etme fikrinin oranını eşcinsel olanlar ve olmayanlar için sırasıyla %12.8 ve %8.1 olduğunu bildirmişlerdir. İntihar teşebbüsü oranlarını ise yine sırasıyla %4.0 ve %2.4 olarak belirtmişlerdir [16].

Amerika’da 14322 eşcinsel genç üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Bu gençlerde intihar etme fikrinin oranını eşcinsel olanlar ve olmayanlar için sırasıyla %17,2 ve %6,3 olduğunu bildirmişlerdir. İntihar teşebbüsü oranlarını ise yine sırasıyla %4.9 ve %1,6 olarak belirtmişlerdir [17]. Bu çalışmada eşcinsel bireylerin 3 kat daha fazla intihar düşüncesi ve eylemine sahip oldukları görülüyor.

Amerika’da 134 okulda 12,000 ergen üzerinde yapılan bir araştırmada eşcinsellerde intihar düşüncesi ve teşebbüsünün 2 kat fazla olduğu ayrıca depresyon ve alkol kullanımı oranlarının da fazla olduğu bildirildi [18].

İzlanda’da yapılan çalışma 3813 ergen genç üzerinde yürütülmüştür. Erkek eşcinsellerin 17 kat daha fazla, kız eşcinsellerin ise altı kat daha fazla intihar teşebbüsü gösterdiği bildirilmiştir [19].

Amerika’da 9. ve 12. Sınıf öğrencileri üzerinde yürütülen bir araştırma 21.927 ergen üzerinde yapılmıştır. Eşcinsel ergenlerin yarısının intihar düşüncesine sahip olduğu üçte birinin ise intihara teşebbüs ettiği tespit edilmiştir [20].

İngiltere’de 1285 eşcinsel üserinde yapılan araştırmanın sonucunda bunların % 43’ünde mental rahatsızlıklar tespit edilmiş ve %31’i intihara teşebbüs etmiştir. [21, 22]

Eşcinsellikle birlikte görülen depresyon, anksiyete, alkol ve madde kullanımları oranları hem yetişkinlerde hem ergenlerde fazladır [23]

Bir çalışmada, ilişki esnasında eşcinsellerin %85’inin alkol, %58’inin esrar, %20’sinin eroin kullandığı belirlendi. [24] Görüldüğü gibi bir yanlış alışkanlık bir diğerini doğuruyor veya insanın bozulan psikolojik ve ahlaki yapısı ile birlikte hepsi birbiri ardına gelebiliyor.

Eşcinsellerin yaşadıkları bu tür depresyon ve mental problemler çevre baskısı ve azınlık stresi ile açıklanmaya çalışılsa da bunlar en önemli etkenler değildir. Çünkü psikolojik rahatsızlıklar eşcinsellikten kaynaklanmıyor. Belki sıkıntı, stres ve mental rahatsızlıklar çarpık ilişkileri doğuruyor. İnsanlar, içinde bulunduğu depresyon ve anksiyeteden kurtulmak için her türlü zevki tatmak istiyorlar. Böyle insanlara toplum tarafından kültürel veya dini sebeplerle yasaklanmış zevkler daha cazip gelmektedir ve kendilerini her türlü kurala isyan eder bir şekilde çeşitli aşırılıklar içinde bulmaktadırlar. Bu aşırılıklar ise alkolde, uyuşturucuda, cinsel tercihlerde, sadistlikte vb. ortaya çıkmaktadır. Psikolojisini rahatlatmak için girdiği her yanlış ise geçici bir rahatlık sağlasa da ardından daha büyük bir üzüntü ve pişmanlık bırakmakta ve bu tür yanlış yönelimler içine giren insan bağımlılık kazanmaktadır. Bu bağımlılıktan da ciddi bir destek ve tedavi olmadan çıkamamakta, bir kısır döngü içinde hayatını psikolojik sorunlarıyla baş etmeye çalışarak tüketmektedir. Baş edemediği nokta da ise genel olarak intiharı bir çözüm olarak görmektedir.

EŞCİNSELLİĞE YÖNLENDİREN FAKTÖRLER

Bu faktörlerin başında aile bütünlüğünün sağlanamaması, çocuklara yeterli eğitim verilemesi ve çocukların arkadaş ortamlarında gördükleri eşcinsel yönelimlere duydukları merak sayılabilir. Örneğin, Çırakoğlu (2006) eşcinselliğe ilişkin dört farklı nedensel yükleme olduğunu bulmuştur. [25] Bunlar fiziksel ve/veya psikolojik bozukluklar, cinsel tercih, model alma ya da heyecan arayışı ve karşı cinsle ilişkilerde yaşanan sorunlar şeklinde özetlenebilir.

Bunların dışında, yine Göregenli ve Erel, yaş ve adil dünya inancı ile okula devam edenlerin bölüm (sosyal bilimler/fen bilimleri) ve sınıflarının da eşcinselliğe/biseksüelliğe yönelik tutumlarla ilişkili olduğunu bulmuşlardır. [26] Buna göre; bireylerin yaşları arttıkça ve üst sınıflara geçtikçe, homofobi düzeyleri azalmaktadır.

Eşcinselliğe karşı çıkanlar genelde iki grup olarak incelenebilir. Birinci grup otoriter, sosyal üstünlük yöneliminde, dinine bağlı, geleneksel cinsiyet rolleri ile yetişmiş kişilerin oluşturduğu gruptur. Bu kişiler eşcinselliğe daha çok geleneksel sebeplerden dolayı karşıdırlar. Eşcinselliğin psikolojik, fizyolojik, sosyolojik veya sağlık yönlerini çok bilmezler. Diğer grup ise eşcinselliğin bireysel ve toplumsal çapta etkilerini araştıran çalışmalara ve öngörülere dayalı olarak bilimsel bir temelde eşcinselliği zararlı bulan kişilerden oluşur.

EŞCİNSELLİĞİN SAĞLIK ÜZERİNE ETKİSİ

Eşcinsellerde heteroseksüellerden daha fazla görülen sağlık sorunları, intihar, sigara, alkol, madde kullanımı, depresyon, HIV/AIDS olarak saptanmıştır [3, 4, 6, 27]

HIV virüsünün yani AIDS hastalığının vajinal ya da anal birleşme ile geçtiği bilinmektedir.[28] İşin ilginç tarafı AIDS hastalığının ilk defa Amerika’da eşcinseller arasında tespit edilmiş olmasıdır. [29] Halen Amerika’da yapılan araştırmalar gösteriyor ki AIDS eşcinseller arasında yılda %8 oranında artıyor. [30] Anal yolla HIV enfeksiyonlarının daha hızlı bulaşmasının nedeni anal ve vajinal yolların immünohistolojik yapısının farklı olmasından kaynaklanıyor. [31] Ayrıca grup şeklinde yapılan birleşmelerde AIDS hızını artırmaktadır. [31] Aşağıdaki grafik Dünya çapında elde edilen verilerden hazırlanmış ve bilimsel olarak yayınlanmış bir grafiktir.

Grafik 1: Grafik Dünya çapında kıtalara göre AIDS hastalığının eşcinsellerde ve eşcinsel olmayanlarda görülme sıklığını belirtmektedir. Grafikten görüldüğüne göre eşcinsellerin AIDS taşıma oranı 3 ile 15 kat daha fazladır. (Beyrer, 2012 ‘den alınmıştır). [32]

a.PNG

Ayrıca 35 ülkenin verileri üzerinde yapılan bir incelemede 2004 yılından 2007 yılına kadar eşcinsellerde AIDS hastalığında % 26 artış saptandığı bildirilmiştir. [33] Eşcinsellerin oranı toplumda daha az olmasına rağmen 2016 yılında bir raporda yeni AIDS vakalarının % 53’ü eşcinsellerde görüldüğü bildirilmiştir. [34] Bu sağlık raporları eşcinselliğin AIDS hastalığını toplumda ne kadar hızla yaydığını göstermektedir.

Ayrıca eşcinseller diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkları da daha fazla taşırlar. Yapılan bir çalışmada 564 eşcinsel erkeğin %13’ünde bel soğukluğu (gonore) veya frengi (sifilis) gibi cinsel hastalıklarının olduğu tespit edilmiştir. [35]

Ayrıca eşcinselliğin hayvanlarda da görülmesi normal birşey olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü hayvanlarda ensest ilişkilerde var. Yani birey kendi annesiyle veya kızkardeşi ile de çiftleşmekten kaçınmıyor. Ayrıca eşcinsellik davranışı gösteren hayvanlarda hormonel veya anatomik olarak bir farklılık tesbit edilmemiştir. [36] Yine eşcinsellik hayvanlar arasında, insanlarda olduğu gibi bir süreklilik göstermemektedir. [37] Yani kalıcı değildir ve böyle hayvanlar kısa süreliğine bu tür davranış gösterse de normal cinselliğe geri dönerler.

SEVGİ, HAYRANLIK VE SEHVET AYNI ŞEYLER MİDİR?

Eski zamanların temiz sevgilerini bilmeyen insanlar Mevlana Celaleddin Rumi’ye eşcinsellik yaftalaması yapmaktadırlar. Şems’e olan aşkını ve ona yazdığı aşk dolu fakat bir gram bile cinsellikten bahsetmeyen mektup ve şiirlerini zamanımızın anlayışıyla eşcinselliğe yormuşlardır. Böyle insanlar eski talebe ve hoca arasındaki bağlılığı bilmezler. Eski gerçek sevgilerin ne olduğunu bilmezler, bu yüzden kendisini bir vaizlikten sıyırıp üstün bir düşünce ve sevgi adamı yapan hocasına karşı kalbi alakasını şehvete bağlarlar. Çünkü sevginin tamamıyla şehvetle ölçüldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Üstelik Mevlana Mesnevisinde eşcinseller için şu ifadesini kullanmıştır “Dışardan adam görünürler içerden melûn Şeytan!” (Mesnevi Cilt 2 3155-3160. Beyitler s.137-138). Bunu görmezden gelerek O’nun Şemse olan aşkını cinselliğe yormak, hele bir insanı böyle bir fiil yaparken görmemişken O’na iftira etmek büyük günahlardandır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

REFERANSLAR

  1. Harrison, T.W., Adolescent homosexuality and concerns regarding disclosure. Journal of School Health, 2003. 73(3): p. 107-112.
  2. Kinsey, A.C., et al., Sexual behavior in the human female. 1998: Indiana University Press.
  3. Services, H., Gay, and L.M. Association, Healthy people 2010: Companion document for lesbian, gay, bisexual, and transgender (LGBT) health. 2001: Gay and Lesbian Medical Association.
  4. Lombardi, E. and T. Bettcher, Lesbian, gay, bisexual, and transgender/transsexual individuals. Social injustice and public health, 2005: p. 130.
  5. D’augelli, A.R., Mental health problems among lesbian, gay, and bisexual youths ages 14 to 21. Clinical child psychology and psychiatry, 2002. 7(3): p. 433-456.
  6. Mays, V.M. and S.D. Cochran, Mental health correlates of perceived discrimination among lesbian, gay, and bisexual adults in the United States. American journal of public health, 2001. 91(11): p. 1869-1876.
  7. Balter, M., Can epigenetics explain homosexuality puzzle? 2015, American Association for the Advancement of Science.
  8. Gavrilets, S., U. Friberg, and W.R. Rice, Understanding Homosexuality: Moving on from Patterns to Mechanisms. Archives of sexual behavior, 2018. 47(1): p. 27-31.
  9. Fergusson, D.M., L.J. Horwood, and A.L. Beautrais, Is sexual orientation related to mental health problems and suicidality in young people? Archives of general psychiatry, 1999. 56(10): p. 876-880.
  10. Herek, G.M., Beyond “homophobia”: Thinking about sexual prejudice and stigma in the twenty-first century. Sexuality Research & Social Policy, 2004. 1(2): p. 6-24.
  11. Herek, G.M., et al., Correlates of internalized homophobia in a community sample of lesbians and gay men. Journal-Gay and Lesbian Medical Association, 1998. 2: p. 17-26.
  12. Huebner, D.M., et al., The impact of internalized homophobia on HIV preventive interventions. American Journal of Community Psychology, 2002. 30(3): p. 327-348.
  13. Bostwick, W.B., et al., Dimensions of sexual orientation and the prevalence of mood and anxiety disorders in the United States. American journal of public health, 2010. 100(3): p. 468-475.
  14. Stall, R., et al., Alcohol use, drug use and alcohol‐related problems among men who have sex with men: the Urban Men’s Health Study. Addiction, 2001. 96(11): p. 1589-1601.
  15. Yalçinoglu, N. and A.E. Önal, Escinsel ve biseksuel erkeklerin icsellestirilmis homofobi duzeyi ve saglik uzerine etkileri. Turkish Journal of Public Health, 2014. 12(2): p. 100.
  16. Lian, Q., et al., Sexual orientation and risk factors for suicidal ideation and suicide attempts: a multi-centre cross-sectional study in three Asian cities. Journal of epidemiology, 2015. 25(2): p. 155-161.
  17. Silenzio, V.M., et al., Sexual orientation and risk factors for suicidal ideation and suicide attempts among adolescents and young adults. American journal of public health, 2007. 97(11): p. 2017-2019.
  18. Russell, S.T. and K. Joyner, Adolescent sexual orientation and suicide risk: Evidence from a national study. American Journal of public health, 2001. 91(8): p. 1276-1281.
  19. Arnarsson, A., et al., Suicidal risk and sexual orientation in adolescence: a population-based study in Iceland. Scandinavian journal of public health, 2015. 43(5): p. 497-505.
  20. Eisenberg, M.E. and M.D. Resnick, Suicidality among gay, lesbian and bisexual youth: The role of protective factors. Journal of adolescent health, 2006. 39(5): p. 662-668.
  21. King, M., et al., Mental health and quality of life of gay men and lesbians in England and Wales: controlled, cross-sectional study. The British Journal of Psychiatry, 2003. 183(6): p. 552-558.
  22. Warner, J., et al., Rates and predictors of mental illness in gay men, lesbians and bisexual men and women: Results from a survey based in England and Wales. The British Journal of Psychiatry, 2004. 185(6): p. 479-485.
  23. Marshal, M.P., et al., Suicidality and depression disparities between sexual minority and heterosexual youth: A meta-analytic review. Journal of Adolescent Health, 2011. 49(2): p. 115-123.
  24. Jimenez AD. Triple jeopardy: targeting older men of color who have sex with men. J AIDS. 2003;33(Suppl. 2):S222–5.
  25. Çırakoğlu, O.C. (2006). Perception of homosexuality among Turkish University students: The role of labels, gender, and prior contact. The Journal of Social Psychology, 146(3), 293-305.
  26. Göregenli, M., Gruplararası ilişki ideolojisi olarak homofobi. Kaos GL. Geylerin ve lezbiyenlerin sorunları ve toplumsal barış için çözüm arayışları, 2006: p. 142-148.
  27. Dogan, S., Cinsel kimlik ve cinsel yönelimle iliskili sorunlarda psikoterapötik yaklasimlar/Psychotherapeutic approaches in issues related to sexual identity and sexual orientation. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2009. 10: p. S33.
  28. Beyrer, C., et al., Bisexual concurrency, bisexual partnerships, and HIV among Southern African men who have sex with men (MSM). Sexually transmitted infections, 2010: p. sti. 2009.040162.
  29. Control, C.f.D., Kaposi’s sarcoma and Pneumocystis pneumonia among homosexual men–New York City and California. MMWR. Morbidity and mortality weekly report, 1981. 30(25): p. 305.
  30. Smith, A., et al., Prevalence and awareness of HIV infection among men who have sex with men-21 cities, United States, 2008. Morbidity and Mortality Weekly Report, 2010. 59(37): p. 1201-1207.
  31. Li, H., et al., High multiplicity infection by HIV-1 in men who have sex with men. PLoS pathogens, 2010. 6(5): p. e1000890.
  32. Beyrer, C., et al., Global epidemiology of HIV infection in men who have sex with men. The Lancet, 2012. 380(9839): p. 367-377.
  33. CDC. Questions and answers: the 15% increase in HIV diagnoses from 2004 to 2007 in 34 states and general surveillance report questions [Internet]. 2009 [Cited 2010 Jan 15]. http://www.cdc.gov/hiv/topics/surveillance/resources/qa/surv_rep.htm.
  34. CDC. Estimates of new HIV infections in the United States [Internet]. 2008 [Cited 2010 Jan 15]. http://www.cdc.gov/hiv/topics/surveillance/resources/factsheets/incidence.htm.
  35. Ntale, R.S., et al., HIV seroprevalence, self-reported STIs and associated risk factors among men who have sex with men: a cross-sectional study in Rwanda, 2015. Sex Transm Infect, 2018: p. sextrans-2017-053311.
  36. Bagemihl, Bruce (1999). Biological Exuberance: Animal Homosexuality and Natural Diversity. New York: St. Martin’s Press.
  37. Animal Homosexuality: A Biosocial Perspective By Aldo Poiani, A. F. Dixson, p. 179, 2010, Cambridge University Press

main-qimg-83dbc408a69f0c78b6f909ba20b9550c

36# Orucun (açlığın) faydasının keşfi Nobel ödülü kazandırdı.

Japon bilim adamı Dr. Yoshinori Ohsumi’nin kazandığı 2016 Nobel Tıp Ödülü, otofaji denilen hücre mekanizmasını keşfetmesiyle gelmişti.

Otofaji kendi kendini yemek anlamına gelir. Kansere meyilli hücreler fazla miktarda enerjiye ihtiyaç duyar ve 12 saatlik açlıktan sonra kendi kendilerini yemeye ve eritmeye başlarlar. Otofaji hücrenin ve vücudun sağlığını koyan bir mekanizmadır.

Otofaji sürecinde kanser, nörolojik bozukluklar, tip-2 diyabet ve alzaymır gibi diğer yaşa bağlı hastalıkların gelişim riski azaltılır.

Hücre otofaji sırasında hasarlı, ölü, onarılmamış, hastalıklı olan parçaları enerji üretmek için geri dönüşüme sokar.

Otofaji, hücresel bileşenlerin yenilenmesi için hücreye hızla yakıt sağlar. Enfeksiyondan sonra, otofaji istilacı bakterileri ve virüsleri ortadan kaldırır. Otofaji embriyo gelişimine de katkıda bulunur. Hücreler ayrıca, hasarlı proteinleri ve organelleri ortadan kaldırmak için otofajiyi kullanırlar, bu da yaşlanmanın olumsuz sonuçlarını önlemeye yardımcı olur.

Hücredeki otofajinin başlatılmasını tetikleyebilir miyiz?

Nobel ödüllü Dr. Yoshinori Ohsomi, otofajinin açlık tarafından başlatılacağını gösterdiği için 2016 tıp Nobel ödülünü kazandı.

 Otofaji, ortaya çıkması için doğru koşulları gerektirir. Aç kalmak, otofajinin kilit mekanizmasıdır. Oruç tutulduğu zaman, beyne yeterli yiyecek bulunmadığını ve vücudun depolanmış yiyecekleri aradığını bildirilir. Otofaji aktive edilir ve hücreler vücuttaki eski ve hasarlı proteinleri parçalar. Bu süreçte en ufak miktardaki gıda alınması bile beyne otofajiyi durdurma sinyali gönderir. Müslümanların orucunun tipik süresi olan en az 12 saat boyunca yemeklerden tamamen uzak durmak otofajiyi en iyi ilaç yapar.

Kaynak:

Kuma, A., Hatano, M., Matsui, M., Yamamoto, A., Nakaya, H., Yoshimori, T., … & Mizushima, N. (2004). The role of autophagy during the early neonatal starvation period. Nature432(7020), 1032.

Screen-Shot-2017-06-18-at-12.53.29-PM-1.png

32# ATEİZM ve TECAVÜZ ARASINDAKİ DOĞRUSAL İLİŞKİ

Türkiye’de binlerce Kuran kursu vardır, fakat malesef son yıllarda yaşanan birkaç istismar
vakası ortaya çıktı, ateistler ise bu durumu genelleyerek, her fırsatta malzeme olarak kullanmaya başladı. İnternette yazdıkları akıl durduran sözlerine bakarsanız, sanki bütün müslümanlar tecavüzcü, ama ateistliğin tecavüzle, ahlaksızlıkla hiç alakası yok.

En başta tabi ki Kuran kurslarını böyle zan altına sokan birkaç inançsızı kınıyorum. İnançsız diyorum, çünkü yaptıkları iş, inançlı bir insanın yapabileceği iş değildir. Ancak Allah’ı tanımayan, korkusu olmayan, hayatını farkında olmadan hep bir gizli inançsız gibi yaşamış kişilerin yapacağı bir iştir.
Bu gizli inançsızların günahını ise Kuran kurslarındaki diğer Allah korkusu olan namuslu insanlara uygulamak tam bir ateistliktir.
Peki Dünya’da ateizm ile tecavüz arasında nasıl bir ilişki vardır, bakalım.
Aşağıdaki grafikte, üstte ülkelere göre Dünya ateizm haritasını verdik. Bu fotoğrafta renk koyulaştıkça ateizm artıyor.
Burada ateistlerin sık sık örnek gösterdiği bazı Avrupa ülkelerini özellikle Baltık ülkelerini daire içine aldık.
Gerçektende bu ülkelerde ateizm oranı fazla.

Hemen altındaki resimde de renk koyulaştıkça tecavüz oranları artıyor. Fakat bir sorun var gibi, dikkat edin ateizmin en fazla olduğu ülkelerde tecavüz oranları daha fazla. Yani ateizm ile tecavüz arasında pozitif bir ilişki var. Oysa müslüman ülkeler tecavüzde bu ateist ülkelerin çok gerisindeler.

Aşağıdaki linkten istatistiklere baktığınızda Türkiye’de tecavüz oranları %1.5 civarında seyrederken, ateistliği ve zenginliği ile övündüğümüz İsveçte %60’lar seviyesinde bir tecavüz oranı var. Avrupa kıtasının tek müslüman ülkesi olan Bosna ise Avrupa’da tecavüzlerin en az olduğu ülke, yani orada oran %1.

http://www.wikiwand.com/en/Rape_statistics

(Ateist arkadaşlarımın birkaç kişinin suçuyla tüm müslümanları her seferinde yargılayıp kafaları bulandırmalarına karşılık gerçekler gösterilmiştir. Yoksa kimsenin ahlaksızlığını teşhir etme amacımız yok. Tabi dürüst kişileri tenzih ederiz. Onların yaptığı gibi bu fiili genellemiyoruz, her ateist ahlaksızdır demiyoruz. Ama müslümanlar tecavüzcü imajı oluşturmaya çalışan her ateist arkadaşıma bu tabloyu göstermekte adaletin gereğidir.)

İSTİSMAR HARİTASI 1

11.jpg

http://www.wikiwand.com/en/Rape_statistics

İSTİSMAR HARİTASI 2

zz

https://edition.cnn.com/2017/11/25/health/sexual-harassment-violence-abuse-global-levels/index.html

ATEİZM HARİTASI

Ekran Alıntısı2 (boyutlandırma)

https://odatv.com/dunya-ateizm-haritasi-yayinlandi-2007171200.html

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

28# İSLAM ile MODERNİZM TERS DÜŞER (Mİ ACABA) ?

Başlıktaki bu soruyu cevaplayabilmek için modernizm ve modernlik kavramını bilmek gerekiyor. Modernizm kelimesinin Türkçe karşılığı “çağdaşlık”, yani çağının bilgi ve teknolojisine ve ayrıca kültürel hayatına ayak uydurmaktır.

Şimdi İslam’ın bu saydığımız iki alt başlık ile bir problemi var mı, inceleyelim.

  1. BİLGİ ve TEKNOLOJİYE UYUM: İnsanlık tarihi ilerledikçe bir kısım icatların ortaya çıktığı, evrenimizin yapısının daha iyi anlaşılabildiği bir gerçektir. Tıpkı bebeklik, emekleme, çocukluk, gençlik dönemleri geçiren bir insan gibi insanlık ta aynı dönemlerden geçmektedir. Oluşturduğu her bir bilgiyi bir sonraki nesle aktarmakta ve yeni nesiller daha çocukluk yaşlarında bu aktarılan evrensel bilgiler ile tanışmaktadır. Fakat “bilgi”nin sonsuz olduğunu düşünürsek ve sonsuzun yanında hiçbir rakamın önemli olmadığını hatırlarsak aslında elde ettiğimiz bilgiler bizi evrende hiçbir zaman “cahil” sıfatını hak ediyor olmaktan kurtaramayacaktır. Evrene ve sonsuzluğa göre her zaman cahil olacağız. Bilginliğimiz ise sadece eski durumumuza göredir. Yani göreceli bir bilginlik kazanabiliriz ancak. Bu durum insanlar arasında da aynıdır. Bugün “Science” dergisinde birkaç makalesi olduğu için kendini yere göğe sığdıramayan bir profesör yarınların nesillerindeki çocuklar kadar evreni iyi tanımayacaktır. Tıpkı devrinin en önemli âlimi olan Sokrates’in bugün bir ilkokul çocuğu kadar biyoloji, fizik veya tıbbı bilememesi gibi. O halde insan önce haddini bilmeli, bu cahilliğin sonsuz bilgi yanında hiçbir zaman yakasını bırakmayacak bir unvanı olduğunu hatırlamalı ve kendini katmerli cahil olarak gösteren kibrini bir kenara bırakmalıdır. Bunun konumuzla yakın alakası var. Çünkü bugünün kibirli insanlığı birazcık bilgi seviyesinde ilerleyince (ama sonsuzun yanında bir hiç) geriye dönüp teknolojinin göreceli olarak daha zayıf olduğu bir topluma bakıyorlar ve Allah neden bu dini bilgisiz bir toplumda başlatmış diye burun kıvırıyorlar. Oysa sizin bugünkü egonuza uyacak bir din tekrar gönderse yarının medeniyetleri de size burun kıvıracaklar ve muhtemelen sizi cahil ve itici bir kültüre sahip görüp aşağılayacaklardır. Öyleyse insanoğlunun sosyolojik, psikolojik yapısını yani toplumsal ve bireysel yapıyı düzende tutmayı amaçlayan din kurallarını teknoloji ile hiçbir zaman karşılaştırmamak gerektir. Biri diğerinin alternatifi olamaz. Üstelik Kuran, hiçbir zaman bilime karşı çıkmamış tam tersine aklı ve bilimi teşvik etmiştir. Onlarca ayette, akıl etmeği ve araştırmayı emreder.

‘Yeryüzünde gezip dolaşın. Allah’ın mahlûkatı başlangıçta nasıl yarattığına dikkatlice düşünerek bakın, inceleyin.” Ankebut 20

Ne de az düşünürsünüz! ( Mümin :58)

Aklınızı kullanmaz mısınız? ( Bakara: 44)

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? ( Zümer: 9)

İlk emir “Oku” dur ( Alak: 1)

Bunlardan ayrı Kuran’ın yeni keşfedilen bilimsel gerçekleri 1450 sene önce haber verdiği onlarca ayet vardır ki o zamanda bunların anlaşılması ve bu şekilde söylenmesi imkânsız birer olguydu. Anahtar ve kilit gibi birbirine uyan onlarca ifadesi, biliminde Kuran’ında sahibinin aynı olduğunu gösterir. Buna rağmen bazı tesadüfçüler bu ayetlere miyop bir gözle baktığında bazı ayetleri bulanık görmekteler ve diğer insanlara da “şaşı bak şaşır” telkini yapmaktadırlar. Oysa bir kaşık suda boğuluverdikleri bu ayetlerde yanıldıkları ve görmek işine gelmedikleri noktaları birçok yazar açıklamıştır ve ateizmdenkurtul.wordpress.com sitemizde bizde açıklamaya devam etmekteyiz. Bütün bu gerçeklere rağmen İslam’ın bilimle ters düştüğünü veya sanki birbirlerinin rakipleri olduğunu hangi sağlıklı akıl iddia edebilir.

-Peki, batıda birçok bilim adamı ateist oldu ve ilerlediler, bizde de böyle olursa ilerleriz, buna ne diyeceksin?

Batı ülkelerindeki bilim insanlarının ateist olması çok normal ve hatta İslam’ı tanımadıkları sürece ateist olmamaları anormal bir durum olurdu. Bu tür bilim adamlarının çoğu, değiştirilmiş ve değiştirildiği zamanın aklına uyarlanmış kutsal kitaplarında ki bilgilerin bu zamandaki akıl ile bağdaşmadığını görüyorlar ve ateist oluyorlar. Bu nu ben anlayabiliyorum ve hiç de mantıksız olarak görmüyorum. Fakat bu durumu aynısıyla getirip İslam içinde tatbik etmeği akılsızlık ve düşünememezlik olarak görüyorum. Çünkü İncil’de birçok ayet vardır ki akılla bağdaştırılması mümkün değilken onların Kuran’da yazan versiyonlarında böyle bir durum yok. Hatta zaman sürekli Kuran’ın ayetlerinin haklı olduğunu gösteriyor. Örneğin Kuran Hz Adem ve Havva’yı, İncil ve Tevrat gibi anlatmamıştır. Diğer kitapların Kuran’dan ayrılan noktaları hep top ateşine tutulurken Kuran’da akla ve bilime ters bir durum yoktur. Bunu Nuh kıssasında ve diğer birçok vakada da görebilirsiniz. Kuran olayları Tevrat gibi mitolojik bir dille anlatmaz. Bazı mucizelerden bahseder. Bu mucizeler, söz konusu evrenin Yaratıcısı ise basit olaylar kalır. Örneğin Hz Musa’nın denizi yarması gibi. Bu yüzden bu mucizelerin de rasyonel olmadığı anlamını hiçbir zaman taşımaz.

İnsan eli ile değiştirilmiş İncil ve Tevrat böylece batılı bilim adamları tarafından kendi dinlerinin reddini doğurmuş, kültürel olarak hemen hemen aşmak üzere oldukları bir ön yargıları ise Kuran’ı hâla tam olarak keşf edememelerinin bir sebebi olmuştur. İnanıyorum ki bu insanlar 30 sene içinde kültürel bariyerleri de yıkıp Kuran’ı tanımaya başladıkları zaman bizde ki bazı kibirli sözde bilim insanlarını utandırarak İslam’a gireceklerdir. Bu tür insanları iki kere doğruyu gördükleri için yani Hristiyanlığın orijinal olmadığını ve İslam’ın orijinal Allah’ın dini olduğunu gördükleri için “duble beyinler” olarak nitelendireceğim. Bizdekileri de gözleri önündeki gerçeği göremeyip, İslam’ı Hristiyanlıkla karıştırdıkları için “duble miyoplar” olarak.

Üstelik batıdaki bazı ateist bilim insanlarının başarıları da ateistliklerinden kaynaklanmıyor. Onların kendi çalışkanlıklarından kaynaklı bir olgu ateizmle bağdaştırılamaz. Bu insanlar yeteneklidir. Dindar olsalarda aynı çalışmalarına devam edeceklerdi, çünkü batıda ateist bilim adamı sayısı kadar da inanan bilim adamı var ve inanmaları onları bilimsel araştırma yapmaktan engellemiyor. Başarı bireysel bir fenomendir. İnsanın inandığı değerler çalışmasını ve geliştirmesini engellemiyorsa başarıyı yakalamak için ateist ile dindar bir insanı ayıracak bir faktör yoktur. Bunun doğal bir kanıtı da ülkemiz vatandaşlarından şu anda pozitif bilimlerde tek Nobel ödüllü bilim adamının bir Müslüman olmasıdır.

Bütün bunlara rağmen yine de bazı Müslümanların teknolojiye uzak durmak istemeleri onların bir tercihi olabilir. Bu onları insanlıktan çıkarmaz, hatta diğer insanlar kadar fizik, kimya bilmemesi bir çobanı da mutlak cahil yapmaz. çünkü o kendine lazım olan işin erbabıdır. Fizik profesörünü de onun işinde cahil olarak tanımlamamız gerekir. İnsanlar, pahalı ve teknolojik masalarda yemeklerini yemek yerine yer sofrasını tercih edebilirler. İnsanların tercihlerine de saygı duyulması ve ideolojik nedenlerden dolayı böyle uygulamaların hemen gericilikle yaftalanmaması gerekir. İnsanlar masalarda dik oturup çatal bıçak kullanmanın medeniyet olduğunu zannetmeyi geçen yüzyılda bıraktılar ve artık sosyete kavramını tarihe gömdüler. Zengin sınıf dahi artık yer sofrasında otantik bir köy yemeği yemenin lezzetinin ışıklı restoranlarda bulunamayacağını anladı. O yüzden eski değerlerini seven insanları gericilik ile küçümsemek gelecek nesillerde sizin aslında bir gerici olduğunuz izlenimini uyandıracaktır. Şekilciliğe takılmamalı ve hiçbir kültürü ötekileştirmemelisiniz.

  1. KÜLTÜREL HAYATA UYUM:

Modernizmin kültürel hayat yönü ise bilim ve teknoloji yönünden farklı kurallarla işler. Teknoloji sürekli gelişen bir olgudur ve teknolojiler arasında gelişmişlik kıyaslaması yapılabilir. Fakat zevkleri ve tercihleri gösteren kültürel uygulamalarda böyle bir durum mümkün değildir. Örneğin yüzyıl öncesi zengin sınıfın giysilerinin normal insanlar ile aynı olmayacağı yaygın kabullenilmiş bir kültürel fenomendi. Zenginler asla yırtık bir elbise giyemez, bu tür yırtık ve yamalı elbiseler fakirlerin giysileri olarak kabul edilirdi. Tabi insanlık 19. yüzyılda tanık olduğu bu burjuva kültürünün giysilerini bu günlerde komik buluyorlar. O elbiseleri bugünkü en fakir insana bile giydirmeyi kabul ettiremezsiniz. Gelinen noktada tam tersine yırtık ve eski elbiseler giymek daha modern bir görüntü sağlıyor. Oysa bu tür bir giyim 100 yıl önce tamamen kast sisteminin alt sınıfındakilere has bir giyim tarzıydı.

Geçen yüzyılda tıraş olmak ve kravat takmak modernizmin en önemli simgelerinden biri olarak görülürken ve sakallı insanlar çağ dışı, yobaz diye yaftalanıp dışlanırken bugün gelinen noktada yeni nesil arasında sakal çok sevilen bir tarz oldu. Erkekler sakal seviyor, bayanlar da erkeklere sakalı yakıştırıyor. Oysa geçen yüzyılda insanların kültürel olarak İslam’a ters düşmesini sağlayan önemli unsurlardan bir tanesi de sakaldı. Ne değişti peki? Bunu şu şekilde yorumlayabilirsiniz; toplumsal zevkler yönlendirmeler ile oluşur, belirli bir standardı olmadığı gibi, ileriye gitme geriye gitme durumu da yoktur. Hani demiştik ya insanoğlu da bir insan gibi bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk dönemlerini geçiriyor diye. İşte insanlık olgunlaştıkça kültürel uygulamaların insanlar arasında nefret sebebi edilmesi gibi çocuksu düşüncelerini bir deli gömleği gibi üzerlerinden çıkarıyorlar. Geçtiğimiz 100 yılı ve bir açıdan 300 yılı o yüzden insanlığın ergenliği kabul edebilirsiniz ve cinnet seviyesine getirdiği ön yargılarını bu yüzyıla girer girmez hemen üzerinden hızla atmaya başladığını görebilirsiniz.

Kültürler değişse de bu değişimin teknolojideki gibi sürekli ileri giden bir değişim olmadığını insanların eskiye olan özlemlerinden ve lükse boğuldukça sadeliğe kaçma eğilimlerinden anlayabilirsiniz. İnsanlar mateyalizmin moda olduğu dönemlerde fakir kalmış toplumların kültürlerini de itici bulurken bir kademe daha ilerleyince bu toplumların kültürlerini de çekici bulmaya başlamışlardır. Bugün batıda giderek daha çok insan Hindistan, Arap ve kadim toplumların kültürlerini görmek, tanımak için onların elbiselerini giyip yediklerinden yemek için servet harcıyorlar. Üstelik geçtiğimiz yüzyıldaki gibi onları cahillikle suçlamıyor, tam tersine kadim bilgelik birikimlerine sahip olduklarına inanıyorlar. Geçtiğimiz yüzyılda ki gibi artık kültürlerin giyim tarzları onların geri kalmışlığının veya ileri gitmişliğinin sembolü olarak görülmüyor. Hatta geri kalmışlığı ve ileri gitmişliği mutlu olmanın bir numaralı sebebi olarak görmekten de vaz geçiyor insanlık. Çok değil 20-30 sene sonrası ise insanlığın farklı kültürleri yok etmeğe çalışacağı değil mumla arayacakları yıllar olacağı görünüyor.

cami

O yüzden insanlığa 1400 senedir evrensel değerleri öğreten Hz. Muhammed’in sakalından veya içinde doğduğu kültürünü yansıtan elbiselerinden nefret eden insanların çağımızda son temsilcilerini görüyoruz, onların da cehaletle yâd edilecekleri günler çok uzak değil. Üstelik Allah Kuran’da insanları hiçbir zaman şekilci olmaya çağırmamıştır. Kadınlara örtünün derken şununla veya bununla örtünün gibi bağlayıcı emirler vermemiş, anlıyoruz ki her toplumun kendi geleneklerine göre örtünmesini istemiştir. Böyle bir dinin hiçbir çağın anlayışı ile zıt düşeceği düşünülemez. Fakat insanlar toplumsal cinnet geçirdikleri zaman dilimlerinde Allah’ın isteklerinin üstünlüğünü bir müddet anlayamayabilirler. Bu cinnet hali atlatılınca Kuran’a hak ettiği değeri vereceklerdir. Dünya’nın yaklaşık yüz bin yılda bir buzul çağına girmesi ve buz çağları arasında 10 – 15 bin yıllık ılık dönemler yaşanması gibi, şu anda bizlerde insanoğlunun geçen birkaç yüzyılda yaşadığı modernizm buz devrinin son ve ılık aşamalarını yaşıyoruz.

Sonuç olarak, kültürlerin ve zamanların zevkleri değişkendir bunlar geçtiğimiz çağda ayrımcılık sebebi olsa da gelecek nesillerde merak ve kaynaşma sebebi olacaktır. Gelecek nesillerde insanlar, kültürel değerleri modernizme ters görmeyecekler, Hz. Muhammed’in içinde yaşadığı toplumun giyim kuşam tarzına dil uzatmakla değil, getirdiği evrensel ve ahlaki değerlerin toplumda ne kadar önemli bir yer oynadığı ile ilgileneceklerdir.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Incredible-and-Colorful-Mosque-5-640x335

Islamic-Art