72# Furkan 45: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin?” Ne demektir?

Furkan 45: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık.”

Kuran’ı anlamamak için kendini hayli zorlayan bir sitede şöyle bir yazı gördüm:

“ Furkân 45 ayeti dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünün bilinmediğinin açık göstergesidir. ‘Gölgenin sabit kalabilmesi’, Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmeyi bırakması ve aniden durması demektir.” İddiaları böyle.

O halde aydınlatalım. Gölgemiz neden uzar ve kısalır? Sebebi, güneşin doğudan doğup batıdan batmasıdır. Yani Güneş hep aynı noktada duracak olsaydı, gölgemizde aynı kalacaktı. Böylece, gölgenin durması demek Dünya’nın bir yüzünün sürekli Güneş’e dönük olması demektir. Yani Dünya’nın bir yüzü sürekli gece, diğer yüzü ise sürekli gündüz olmalıdır. Böyle bir durum insanlar için hatta tüm yaşam için çok zorlu olurdu. Çünkü Allah gecenin ve gündüzün birbiri ardına gelmesini dilemiş, böylece gündüz vaktinde çalışılsın, sonra gece vaktinde insanlar ve mahlukat dinlensin. 2 ayet sonrasında bunun sebebini açıklıyor:

Furkan 47: “O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır.”

Şimdi bakalım, gök cisimleri açısından bir yüzünün etrafında döndüğü cisme sürekli bakması mümkün müdür? Evet mümkündür, hatta güneş sistemimiz içinde çok sayıda örneği vardır.

Kütle çekim kilitlenmesi (Tidal Locking) bir gök cisminin kendi etrafında dönüş hızı ile uydusu olduğu gezegen veya yıldız çevresindeki dönüş hızının eşit olması durumudur.(1) Bu sayede gök cismi çevresinde döndüğü daha büyük kitleli gök cismine sürekli aynı yüzü bakacak şekilde dolaşır.(2) Bunun sebebi ise gök cisminin bir yüzeyinin daha fazla kütle çekim kuvveti göstermesi sonucu büyük cisme doğru o yüzünün kilitlenmesidir. Bu sayede küçük gök cisminin kendi etrafındaki dönüş hızı, büyük cisim etrafındaki dönüş hızına eşit olmak zorunda bırakılır.

Buna en yakındaki örneğimiz Ay’dır. Evet, ay Dünya’ya kütle çekim kilidi ile bağlı olduğu için sürekli bir yüzü Dünya’ya dönüktür. (3)  Öteki yüzünü Dünya’ya göstermez. Güneş sistemimizde Ay’ın dışında Mars’ın 2 uydusu, Jüpiter’in 8 uydusu, Satürn’ün 15 uydusu, Uranüs’ün 5 uydusu, Neptün’ün 2 uydusu ve Plüton’un 1 uydusu kütleçekim kilidine yakalanmıştır. Yani bu uyduların da bağlı bulunduğu gezegenlerinden sadece bir yüzü görülebilir.

Tidal_locking_of_the_Moon_with_the_Earth

Şekil 1: Soldaki hareket Ay’ın normal kütleçekim kilidi altındaki harektini gösteriyor. Sağdaki ise kütleçekim kilidi olmasaydı nasıl döneceğini göstermektedir.

ay2

Şekil 2: Nasa’ya ait Ay’ın göremediğimiz yüzünün fotoğrafı.

Bu durum güneş gibi yıldızların etrafında dönen gezegenler için de geçerli.(4-6) Özellikle cüce yıldızların kütle çekim etkisi fazla olduğu için bu tür yıldızlar etrafında çok sayıda kütleçekim kilidine yakalanmış gezegen vardır.(7, 8) Yani bir yüzleri sürekli aydınlık, diğer yüzleri sürekli karanlık gezegenler. Gölgeniz hiç değişmez. Uzamaz veya kısalmaz. Örneğin ilk keşfedilen ötegezegenli yıldız olan TRAPPIST-1’in bilinen 7 gezegeni var ve bunlardan bazıları kütleçekim kilidi altında.(9) Bu ise çetin iklim şartları ve zor rüzgârlar anlamına geliyor.

NASA-800x500

Şekil 3: TRAPPIST-1 YILDIZI VE GEZEGENLERİ

Yine 2016 yılında keşfedilen Proxima Centauri yıldızına bağlı Proxima Centauri b adlı gezegen de kütleçekim kilidine yakalanmış bir gezegendir. Yine  Tau Boötis b gezegeni  Tau Boötis yıldızına bu şekilde bağlıdır. (10)

Şimdi daha ilginç bir haber vereceğim; Washington Üniversitesi astronomi bölümünden Dr. Rory Barnes diyor ki “Eğer ay Dünya etrafında kütleçekim kilidi altında olmasaydı, bir modelin tahminine göre Dünya Güneş’e kütleçekim kilidi ile bağlı olacaktı. Yani Dünya’nın yarısı sürekli gündüz yarısı sürekli gece olacaktı.(11) Dünya böyle bir duruma aniden girecek olsa insanoğlu bir şekilde neslini devam ettirmesi olasıdır ama hayatının çok ama çok zorlaşacağından şüphe yok.

Peki astronomların üzerinde hayli kafa yorduğu ve ilgi çekici bu gerçeğin Kuran’da ne kadar güzel bir şekilde ifade edildiğini görüyormusunuz. Fakat maksadı Kuran’a saldırmak olan ve doğruyu araştırmaya tenezzül dahi etmeyen bazı insanlar, burunlarının dibindeki Kuran ve astronomi gerçeklerine gözlerini açamadan gidiyorlar maalesef.  Kuran hakkındaki bu yorumları da diğer yorumları gibi eksik ve sığ bilgiden veya kasıttan kaynaklanmaktadır. Maalesef Kuran’ın her asrın insanına hitap eden mucizevi yönünden bir pay alamıyorlar.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. http://www.kozmikanafor.com/kutlecekim-kilidi-tidal-locking-nasil-oluyor-da-oluyor/.
  2. https://gokbilimi.net/kutlecekim-kilidi-nedir/.
  3. http://www.moymak.com/ayin-neden-sadece-tek-yuzunu-goruyoruz.html.
  4. Heller R, Leconte J, Barnes RJA, Astrophysics. Tidal obliquity evolution of potentially habitable planets. 2011;528:A27.
  5. Barnes R, Raymond SN, Jackson B, Greenberg RJA. Tides and the evolution of planetary habitability. 2008;8(3):557-68.
  6. Yang J, Cowan NB, Abbot DSJTAJL. Stabilizing cloud feedback dramatically expands the habitable zone of tidally locked planets. 2013;771(2):L45.
  7. http://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-3-k-tipi-anakol-yildizlari/?print=print.
  8. http://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-1/?print=print.
  9. https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/yakin-komsuda-4-yeni-kayac-gezegen.
  10. http://www.wikiwand.com/en/Tidal_locking.
  11. http://www.sci-news.com/astronomy/tidally-locked-planets-05135.html.

71# DEMİRİN GÖKTEN YAĞMURLA İNİŞİ (HADİD 25)

Demir bilindiği gibi yaşlı yıldızlarda oluşabilen bir elementtir. Yıldızların son haline süpernova denir ve süpernovalar, merkezinde oluşan fazla miktarda demirin etkisi ile en sonunda patlayarak demiri galaksiye saçar. Dünyamızdaki demir de bu tür süpernova patlamalarından gelmiştir. Güneşimizin ısısı bile demir oluşturmak için yeterli değildir. Bunun için demirin gökten yani uzaydan geldiği doğrudur. Ben bu yazıda meselenin uzay kısmına değil de Dünya ile ilgili olan kısmına değinmek istiyorum.

Demir bilindiği gibi yaşam için gereklidir. Demir eksikliğinde anemi (kansızlık) oluşur ve daha fazla eksilmesi ise yaşamı bitirebilir. Sadece insan vücudu için değil gözle görülmeyen mikroorganizmalar, tüm bitkiler ve tüm hayvanlar için demir esansiyeldir. Yokluğunda hayat oluşamazdı.

Yüzeysel bir bakış açısı ve yüzeysel bir bilim anlayışıyla Kuran ayetlerine bakan bir kısım ateistler, demirin silah yapımında önemli olduğunu ve Kuran’ın “demiri gökten indirdik” demesini buna bağladığını yazmışlar. Onlar adına bu yüzeysel bilim anlayışından utandım. Çünkü demir döngüsünün yaşam için öneminden ve sadece silahlarımızda değil vücudumuzda da demiri taşıdığımızdan habersiz olmalılar. Öyleyse bu demir konusunu bu kadar basite indirgememeleri gerekirdi.

Yaşam için demir kadar yoğun bir döngü gerçekleştiren başka bir iz element yoktur. Demirin vücuda girişi diğerlerinden daha fazla süreklilik gerektirir ve bu süreklilikten dolayı vücudumuzda dalakta depo edilir. En azından şöyle bir mantık kursalardı, Kuran neden demiri yerden çıkardık demiyor da gökten indirdik diyor? Evet, öyleyse son 20 yılda anlaşılan önemli bir bilimsel gerçeği anlatalım.

Bilim insanlarının son yıllarda üzerinde sıkça çalıştığı konu, yağmurlarla birlikte Dünya üzerine yağan demirdir. Bu demir ise çöldeki kum fırtınalarının oluşturduğu tozların bulutlara aerosol halinde taşınması ve sonra Dünya’nın değişik yerlerine yağması ile Dünya’ya geri iner. Son dönemlere kadar insanlar çöllerin doğal sistemler içerisindeki yerini ve önemini yeteri kadar anlayabilmiş değildi. Çöller genellikle hiçbir işe yaramayan kum yığınları ve boş alanlar olarak biliniyordu. Şimdi ise çöllerin ekosistemin devamı için gerekli olan demiri bitkilere ve deniz canlılarına sağladığı belirlendi. (9)

En büyük çöl dolayısıyla en büyük toz kaynağı olan Sahra çölü, Orta Asya’daki şiddetli kuraklığa bağlı olarak oluşmuş Gobi, Taklamakan, Karakum, Kızılkum çölleri ve Kuzey Amerika kıtasında yer alan Meksika çölü, kuzey yarımkürenin toz kaynaklarını teşkil etmektedir (1) Güney yarımkürede en etkili olan toz kaynakları ise; Avustralya’daki Victoria ve Gibson çölleri ile Kalahari (Namibya) ve Atacama (Patagonya) çölleridir. (2) Sahra çölü her yıl 1.5 milyar ton toz yaymaktadır.(3)

7

Bu konuda Türkiye’de ilk araştırmalardan birini yapan Dr. Saydam, Bilim ve Teknik dergisinin 2002 Ekim sayısında demirin çöl tozlarıyla nasıl taşındığını ve yeryüzüne hayat dağıttığını açıklamış ve çöl tozlarıyla ilgili çalışmaları şöyle belirtmiştir: Çöl tozlarında bulunan demir Fe+3 formundadır ve bitkiler için kullanışlı değildir. Fakat bu demir bulutlar içerisinde bilinmeyen bir mekanizma ile Fe+2 formuna dönüşmekte ve bu şekilde yağmur ile yeryüzüne dönerek bitkilerin demir ihtiyacını önemli oranda karşılamaktadır.(4)

2.PNG

Araştırmacı sahra çölünün, Riyad çölünün ve Anadolu topraklarının demir içeriğini karşılaştırmış ve Büyük Sahra kumunda 4500 birim olan demir, Riyad çölünde 800 birim, Anadolu topraklarında ise 100-200 birim olduğunu bildirmiştir. Daha sonra sahra kumunu çeşitli bitkiler üzerine püskürterek bir deney yapmıştır ve sahra kumunun demir içeriğinden dolayı bazı bitkilerde 5 katına kadar verimi artırdığını gözlemlemişlerdir. Aşağıdaki fotoğraflar bu çalışmalarına aittir.(4)

4

Ayrıca aynı araştırmacı pamuk tarlalarına çöl tozuyla karıştırılmış su verdiğinde ürünlerin normale göre %11 arttığını ve tarlanın demir oranının %300 arttığını bildirmiştir.(4) Yine araştırmacı deniz eko yaşamının ilk halkası olan fitoplanktonların yoğun bir demire ihtiyaç duyduğunu, bu demirin çoğunun çöl kumlarıyla aşılanmış bulutlar tarafından denize sağlandığını ve çöl kumu taşıyan bu yağışlar olduğu zaman karadenizdeki fitoplanktonların çokça arttığını, buna bağlı olarak hamsi balığının da arttığını rapor etmiştir.

Nature dergisinde 2014 yılında yayımlanan bir çalışma ise yine deniz ekosistemi için çöl tozlarının olmazsa olmaz olduğunu belirtiyor. Bu çalışmaya göre denizdeki demirin %87’si havadaki aerosol halindeki çöl kumlarından gelmektedir. Denizin ortasının mavi iken kıyılardaki yeşil renk oluşmasının bu demirden kaynaklandığını ve bu çöl demiri olmazsa deniz ekosisteminin ve canlıların bu kadar çeşitli olmayacağını azalacağını vurgulamaktadırlar. Hatta kumdan gelen bu demir olmazsa denizlerin ekosistemiyle birlikte tüm Dünya’nın ikliminin de değişeceğini söylemişlerdir. (5-8)

Şimdi düşünün demirin bu hayat getiren özelliği tesadüf müdür, işe yaramaz sanılan çöllerin Dünya’ya hayat dağıtması her şeyin ince ayarlanmış olduğunu göstermiyor mu? Hadi bu gerçekleri idrak edemediniz, Kuran’ın bu önemli olayı bildirirken “demiri yerden çıkardık” yerine “demiri indirdik” demesini hangi tesadüfle açıklayacaksınız? Siz olsaydınız önemli bir bilimsel gerçekle çakışan bu ifadeyi kullanabilir miydiniz? Gerçekten de üstümüze yağan çöl demiri olmasa hayat belki bitmezdi ama yukarıdaki araştırmalara göre o kadar zayıflardı ki ekosistemin dengesi çöker, bunun sonucunda insan bu kadar kolay yaşayamazdı. Ekosistemin zayıflamasıyla insanoğlu çok zorlu bir Dünya’da yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaktı. Ayet ne diyordu? “… Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır…Hadid 25”

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. ÖZSOY T, ÖRNEKTEKİN SJED. Kuzeydoğu Akdeniz’de Kızıl Yağmurlar. 2008.
  2. Ezzati RJHÜFBEDT, Hacettepe Üniversitesi, Ankara. Atmosferik Taşınıma Giren Değişik Kaynaklı Toprakların Bitki Gelişimlerine Etkilerinin Araştırılması. 2009:137.
  3. Laity JJ. Deserts and desert environments: John Wiley & Sons; 2009.
  4. Saydam AC, “İklim Kontrolü”, Bilim-Teknik Dergisi, Ekim 2002, s.39-48.
  5. Conway TM, John SGJN. Quantification of dissolved iron sources to the North Atlantic Ocean. 2014;511(7508):212.
  6. https://climatenewsnetwork.net/desert-dust-feeds-deep-ocean-life/.
  7. https://yesilgazete.org/blog/2014/07/22/col-tozu-okyanusa-can-veriyor/.
  8. http://www.hanimlar.com/makale/bilim-teknoloji/coel-kumuyla-gelen-nimet-demir.
  9. Bağcı, H. R., & Şengün, M. T. (2012). Çöl tozlarının beşeri çevre ve bitkiler üzerindeki etkileri.

demir-2

67# ZÜLKARNEYN VE GÜNEŞİN PINARDA BATMASI-2

Kuran’da Kehf suresi 83-98 ayetleri arasında Zülkarneyn’in doğuya, batıya ve kuzeye seferleri konu ediliyor. Fakat Zülkarneyn’in kim olduğu tam bilinmiyor. Bu konuda tarihte O’na benzer kişiler olduğu için farklı kişiler tarafından farklı tespitler var. Allah’ın günleri yani tarih insanlar arasında tekrarla döndüğü için (Ali İmran 140) Kuran’da bildirilen Zülkarneyn benzeri şahıslar her devirde var olmuş olabilir. Örneğin ben tarihte yaşamış Kartacalı Hannon isimli kralın Zülkarneyn benzeri bir sefer düzenlediğini ve kıssada anlatılan olayları birebir yaşadığını ateizmdenkurtul.wordpress.com adlı sitemde 8. yazımda anlatmıştım. Yine ileride Hz. Süleyman ile Osmanlı hükümdarı Sultan Süleyman arasındaki tespit ettiğim benzerlikleri burada yayınlayacağım. Fakat buradaki konumuz Zülkarneyn’in kim olduğundan ziyade kıssada geçen “Güneşin battığı yer” ve “güneşi bulanık bir göz” içinde batarken gördü ifadeleri olacak. Öyleyse başlayalım:

1800’lü yılların sonunda Irakın güneyinde Fırat’ın kıyılarında bulunan bir tabletin Mezopotamya’da kurulmuş Babil krallığına ait olduğu anlaşıldı. Tablet bugüne kadar bulunan ilk Dünya haritasını içeriyordu. Tablete İmago Mundi denildi ve yazıları 1899 yılında çözülerek yayınlandı. [1]

Tabletin orta kısmında yani Dünya’nın merkezinde Babil imparatorluğu yer alıyor. Çevresinde ise Asurlular ve Urartu medeniyetleri gösterilmiş.[2] Bunların etrafında ise 7 adet üçgen yapı mevcut, bunlara adalar deniyor. Tabletin yarısı bulunabildiği için bu üçgen yapıların bir kısmı görünmüyor, fakat üzerindeki açıklama kısmından bu üçgenlerin nereyi ifade ettiği biliniyor. aşağıdaki resimlerde bu tablet ve modern çizimi görünüyor.

babylonianworldmap15

indir (2)

 

Bu üçgenlerin her biri bir ülkeyi göstermekte olup bu ülkeleri şu şekilde adlandırmışlardır.[3, 4]

  1. Üçgen, Arabistan yarım adasını ve okyanusu göstermektedir.
  2. Üçgen, güneşin battığı yönü veya ülkeyi gösterir.
  3. Üçgen, kuşların bile varamayacağı deniz ötesini göstermektedir. Muhtemelen Akdeniz’i boylu boyunca tanımlamaktadır. Ulaşılamazdır.
  4. Üçgen, gece parlak yıldızların olduğu kuzey batıyı göstermektedir.
  5. Üçgen, karanlık kuzeyi yani kuzey kutbunu göstermektedir.
  6. Üçgen, yeni gelenlere saldıran boynuzlu boğanın ülkesini göstermektedir.
  7. Üçgen, güneşin doğduğu yer veya ülkedir.

Buradan anlaşıldığına göre eski Mezopotamya’nın “Güneşin doğduğu ülke” ve “Güneşin battığı ülke” diye adalandırdığı iki ülke vardı. Bu ülkeler muhtemelen devrinin büyük yerleşim yerlerini anlatıyordu.

Güneşin doğduğu ülkeden kasıt Hindistan veya Çin gibi ülkeler olabilir, fakat güneşin battığı ülke ile hangi medeniyeti kast etmiş olabilir bakalım.

Eski Mısır’lıların taptığı bilinen en eski Tanrı’nın ismi Atum’dur. Milattan önce 2345 —2181 yıllarında Eski Mısır’da Ra-Atum veya Atum-Ra inancı yani “Akşam Güneşi”, “Batan Güneş” inancı ortaya çıkmıştır. [5] Bu dinin ana tapınağı Heliopolis (Güneş şehri)dir. Bu günkü Kahire’nin yakınlarındadır. Büyük Ra tapınağının güney doğusunda Atum-Ra yüksek rahiplerinin mezarları bulunmuştur (M.Ö 2345-2181). Heliopolis şehrinin Arapça adı “Ayn Şems”dir. Güneşin gözü veya Güneşin Pınarı anlamındadır. Nil Nehrinin 8 kilometre doğusundadır. Tevrat’ta birçok peygamber kıssasında ’ir hašemeš’ “Güneş Şehri” veya Beth Shamas adında bahsedilmektedir.[5] Yine aynı dönemlerde gelişen “Ra’nın Gözü” kavramlarını da bilmek gerekir. Eski Mısırda Ra Güneş tanrısıdır. Bu kavramda ortasında Güneş bulunan sağ göz vardır. Göz karşısında olana kızgınca, dik dik bakmaktadır. Bu göz sağ yanında Nekhbet ve sol yanında Wadjet tarafından eşlik etmektedir. Bu şekil tanrı Ra’nın gücünü, koruyuculuğunu, gazabını ifade etmektedir. Aşağıdaki resimde Ra’nın gözü. Sağında Nekhbet, solunda Wadjet tarafından eşlik edilmektedir. Kanatlı (sol göz) göz ise Horus’un gözüdür ve Ay’ı temsil etmektedir.[5]

Ekran Alıntısı.PNG

165073180-612x612.jpg

Yine Mısır’da “herşeyi gören göz” diye bilinen bir sembol vardı ki bu sembol daha sonra tapınakçılar tarafından kullanılmaya başlandı. Bu sembole Yahudi inanışında da “herşeyi gören göz” denir. Güneş bu gözde doğar ve batar. Yine Ra’nın veya Horus’un gözünü temsil eder.

Şimdi bu bilgiler ışığında Kehf 86 ayetine bakalım:

Güneşin grup ettiği yere ulaştığı zaman, onu (güneşi) bulanık bir gözde batarken buldu.”

Ayette kullanılan Ayn kelimesi göz anlamında olup, suların çıktığı yere de “su gözü” ve “göze” dendiği için meal yazarları bu anlamını esas almışlar ve güneş bir “pınar” içinde veya “kara balçıklı su” içinde batıyordu anlamı vermişlerdir. Oysaki ayetin Arapçasında pınar tabiri yoktur, Ayn yani göz demektedir. Ayette geçen hamietin kelimesine kara balçık anlamı vermişlerdir. Fakat bu kelime birçok anlam içerdiği gibi göz kelimesine uygun olarak “kara” ve “yakın” anlamları da vermektedir. Bu açıdan pınar veya kara balçık tabirinin yorumlara dayanmakta olup ayetin tam anlamını vermediğini bilelim. Kelimenin anlamının “kara göz” olması daha uygun görünmektedir.

Araştırmalarıma göre güneşin göz’de batması ifadesi güneş tanrısı Ra’nın gözünü ve yine Horus’un gözünü ifade etmektedir. Buna göre bir Mezopotamya kralı olan Zülkarneyn batı yolculuğunu Mısır’a yapmış ve İmago Mundi haritasında belirtilen “Güneşin battığı ülke” tabiri ile Mısır’a ulaşmıştır. Orada putperest insanlar buldu ki bu insanlar Güneşin battığı göze tapıyorlardı. Burada gördüğü hiyerogliflerde güneş gözün içinde batıyor olarak tasvir edilmişti ve Kuran, Zülkarneyn’in bu seferinin nereye olduğunu belagatlı bir şekilde ipuçları ile bu şekilde anlatmıştı. Veya bu tapınakların bulunduğu şehrin ismi Heliopolis “Güneşin gözü” anlamına geldiği için ayet “güneş gözde batıyor” derken bu şehri kast ediyordu. Ve bu şehirde güneşin içinde doğup battığı bir göz sembolüne tapan bir halk bulmuştu. Öyleyse ayete “Güneş’i bir pınar içinde veya kara balçık içinde batarken buldu” anlamı vermek yanlış bir mealdir. Doğru meal şu şekilde olmalıdır: “Güneşin battığı yere (denilen ülkeye) varınca, kara bir göz içinde bir güneş batımı buldu” Kehf86

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. Smith, C.D., Imago Mundi’s logo the Babylonian map of the world. 1996.
  2. http://www.ancientpages.com/2015/09/10/imago-mundi-famous-babylonian-world-map-is-the-earliest-known-in-the-world/.
  3. https://www.thevintagenews.com/2017/01/08/imago-mundi-is-the-name-of-the-babylonian-map-which-is-the-oldest-in-the-world/.
  4. https://traveltoeat.com/babylonian-world-map-british-museum-london/.
  5. http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/833/SonYor/10153/Mete-Firidin/Gozdeki-Batan-Gunes.

66# Deve iğne deliğinden geçebilir mi?

Ne kadar doğrudur bilinmez ama rivayet ederler ki bir gezgin mağarada uzun yıllardır ibadet eden bir zahide rastlamış ve sormuş: “Kuran’ın dediği gibi bir deve iğne deliğinden geçer mi?” adam cevap vermiş: “Ama deve iğne deliğinden geçemez ki!”. Sonra sarhoş bir adama rastlamış ona da sormuş: “Kuran’ın dediği gibi bir deve iğne deliğinden geçer mi?” sarhoş tereddütsüz cevap vermiş: “Kurban olduğum Allah eğer dilerse değil deveyi, dünyayı bile iğne deliğinden geçirir”. Bu bir kıssaydı. Allah haşa boş laf söylemez. Olmayacak bir olayı Kuran’da ümit verir tarzda bildirmez. Demek ki bu olay mümkündür ve vuku bulacaktır. Peki, gerçekten devenin iğne deliğinden geçmesi mümkün mü? Ayriyeten cehennemliklerin ebediyen cehennemde kalması ayetleri ile çelişir mi? Hadi inceleyelim.

Bugün fizikteki gelişmeler bize göstermiştir ki maddeler atom altı parçacıklardan yapılmıştır ve atom altı parçacıklar bazen parçacık gibi bazen dalga gibi hareket edebilirler.[1] Parçacıkların kesin konumu ve hızı aynı anda tespit edilmesi imkânsız olduğu gibi nerede olduğu da sadece bir olasılıktan ibarettir.[2]

Atom altı parçacıkları bazen dalga gibi davranır ve böylece her türlü bariyeri kolaylıkla aşabilir. Bu olaya “kuantum tünelleme” adı verilir [3-7]. Kuantum tünellemede bir parçacığın herhangi bir bariyeri aşması tamamen olasılıklara dayanır.[8] Yani bu parçacığın bu duvarı aşma olayının olasılığı yüzde şu kadar deriz. Aşağıdaki şekilde bir elektronun duvara doğru giderken parçacık gibi davrandığında geçemediğini fakat dalga gibi davrandığında geçtiği şematize edilmiştir.

Ekran Alıntısı.PNG

Şu aşağıdaki bir ve iki dakikalık videolarda ise kuantum tünellemesi kısaca anlatılmıştır.

Bu kuantum tünelleme durumu evrende her an meydana gelmektedir ve yakından tanıdığımız birçok olayın asıl mekanizmasını oluşturur. Örneğin fotosentez bu mekanizmayla olur. Koku alma bu mekanizmayla olur. Yıldızların füzyonu kuantum tünellemesi ile gerçekleşir.[4, 9] Kuantum tünellemesi bugün teknolojide de kullanılmaya başlanmış ve kuantum mikroskopları, kuantum elektrik jeneratörleri yapılmıştır. [9]

Kuantum tünellemesi küçük parçacıklar düzeyinde kolaylıkla oluşabildiği halde atomlar birleşip hayvanlar gibi kompleks yapılar oluşturdukça kuantum tünellemesi gerçekleşme ihtimali çok zayıflar. Örneğin bir insanın herhangi bir nesnenin içinden sıkışmadan rastlantısal olarak geçmesi o kadar düşük bir ihtimaldir ki bu ihtimalin ortaya çıkması için yüzmilyarlarca sene bile çölde bir kum tanesi kadardır.

Brian Green, “evrenin zerafeti” kitabında[10] bu durumu bir örnekle açıklamaktadır. Verdiği örnekte iki kişi kuantum olaylarının sık gerçekleştiği bir bara giderler. Adam bir puro yakar fakat purosu ağzından çıkıp başının arkasına düşer. Bardağındaki buz küpleri bardağı aşarak dışarı fırlar. Bardan çıkarken kapıdan değil duvardan geçerler. Bu örneğin devamında aşağıdaki açıklamaları yapar:

“Belirsizlik ilkesi, kuantum tüneli olarak bilinen çarpıcı bir etkiye de yol açar. Üç metre kalınlığındaki beton bir duvara plastik bir mermi atarsanız, klasik fizik sezgilerinizin olacağını söylediği şey gerçekleşecektir: Mermi size doğru geri tepecektir. Bunun sebebi, plastik merminin böylesine sağlam bir engeli aşacak enerjiye sahip olmamasından başka bir şey değildir. Fakat temel parçacıklar düzeyinde, kuantum mekaniği şüpheye yer bırakmayan bir biçimde, mermiyi oluşturan parçacıkların dalga fonksiyonlarının -yani olasılık dalgalarının- hepsinin duvarı aşıp geçen küçük bir parçası olduğunu söyleyecektir. Bu da, merminin aslında duvara girebilip diğer taraftan çıkabilmek için az da olsa -sıfır değilse de- bir şansı olduğu anlamına gelir. Peki bu nasıl olabilir? Aklımız bir kez daha Heisenberg’in belirsizlik ilkesi karşısında bocalıyor.

Kuantum mekaniğinin matematiği, enerji engeli ne kadar büyük olursa, bu yaratıcı ve çok titiz hesaplamanın gerçekten gerçekleşmesi olasılığının o kadar düşük olacağını gösteriyor. Ancak, beton bir duvarla karşılaşan mikro parçacıklar, klasik fiziğe göre imkânsız olanı yaparak yeterince enerjiyi borçlanabilmekte ve hatta bunu bazen gerçekleştirebilmektedir; başlangıçta gerekli enerjiye sahip olmadıkları bir bölgeye girip bir tünel açabilmektedirler. İncelediğimiz nesneler, gittikçe daha fazla parçacık bileşenleri içererek daha karmaşık hale geldikçe, söz konusu kuantum tüneli yine ortaya çıkabilir. Ancak bu çok daha zayıf bir olasılıktır, çünkü tek tek tüm parçacıklar tünel oluşturmak için hep birlikte yeterince şanslı olmak zorundadır. Fakat George’un purosunun kaybolması, bir buz küpünün bardağın camından geçmesi ve George ile Gracie’nin barın duvarından geçmeleri gibi şok edici olaylar gerçekleşebilir, H-bar’ın çok büyük olduğunu hayal ettiğimiz H-Bar gibi bir fantezi diyarında, bu tür kuantum tünelleri sıradan olaylardır. Ancak, kuantum mekaniğinin olasılık kuralları ve özellikle H-bar’ın gerçek dünyada çok küçük oluşu, bir duvarın içinden geçmeyi her saniye deneyecek olsanız, girişimlerinizden birinde duvardan geçip gidebilme şansınızın olabilmesi için, evrenimizin bugünkü yaşından çok daha uzun bir süre beklemeniz gerektiğini gösteriyor. Ebedi sabır (ve ömürle) er ya da geç duvarın öbür tarafında belirebilirsiniz.”

Evet Brian Green bir kişinin bir nesneden geçmesi için ebedi bir bekleyiş içinde olması gerektiğini söylüyor. Evrenin yaratılışından bugüne kadar bunu denemiş olsa bile muhtemelen başaramayacağını söylüyor, çünkü bu iş için katrilyonlarca yıl kelimesi bile çölde bir kum tanesi olarak kalacaktır. Bu işin gerçekleşmesi ancak ebedi bir bekleme ile mümkün. Eğer bunu herhangi bir sayı ile sınırlarsanız ve bu sayı aklın alamayacağı kadar korkunç bir sayı bile olsa bu ihtimal gerçekleşmeyecektir fakat sonsuz bir bekleyişte mutlaka gerçekleşecektir.

İnsanlığın yeni anladığı bu kuantum tünelleme gerçeği ve kompleks bir yapının ancak ebediyette belirsiz bir zamanda iğne gibi bir nesneyi aşabileceğini söyler. Bu gerçekler cehennemin ebedi bir yurt oluşunu ve bu ebedi bekleyişte devenin iğne deliğinden geçmesiyle örtüşür. Peki, kuran neden deve örneğini vermiştir? Çünkü madde ancak dalga gibi davranırsa başka bir maddenin içinden geçebilir. Devenin şeklini incelediğinizde fizikten hatırlayacağınız dalga yapılarıyla aynı olduğu görülebilir. İşte size Kuran’ın nefes kesici bir örneği daha. Sonraki şekilde dalga ve deve benzerliğine dikkat ediniz.[11] (Devenin dalgaya benzediği fikri bu siteden alınmıştır)

Sine_Wave

www.yeniresim.com_-_Hayvan_Resimleri_-_Deve_2

İnsanların ebedi bekleyişinde gerçek bir deve mi geçirilecek yoksa başka bir ayette belirtildiği gibi cehennemin sarı develere benzeyen kıvılcımları mı (Murselat 33) bir kuantum tünellemesine maruz kalacak Allah bilir. Buradaki develer Murselat 33 ayetine atıfta bulunması olasıdır. Veya ayetin deve ile kast ettiği dalgalardır. Çünkü kuranın indirildiği dönemde insanların dalgaları ifade edecek bir kelimeleri yoktu ve Kuran sonraki insanların çözebileceği bir şekilde bu dalgaları deve benzetmesiyle ifade etti. Eğer gerçek bu ise kuantum tüneline girecek olan bir dalgalanma ile insanın kendisidir. Fakat bu dalgalanmanın olasılığı sizin Türkiye’de iken durduk yerde Amerika’da belirmenizin olasılığından farksızdır. Yani buna bir ömür yetmez. Bin sene bir milyar senede yaşasanız bütün atomlarınızın senkronize şekilde Amerika’da belirme olasılığı yok denecek kadar azdır. Fakat Dünya’da insanlar ebediyen yaşasaydı bu deneyimi mutlaka birgün yaşayacaklardı. Aslında anlatılan evliya menkıbelerine bakarsanız bu kuantum tünelleme işini nefsini temizlemiş evliyaların bir kerameti olarak karşınıza çıkar. Öyleyse şöyle düşünmeden alamıyor insan kendini; Acaba cehennemlikler ebedi bir ateşte iyice temizlenirse, pişman olursa nefsi kurtuluşa bu yolla erebilirler mi? Muhtemelen Belkısın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Süleyman’ın huzuruna getiren bilge kuantum tünelini kullana ilmini biliyordu. Yine muhtemelen kıldan ince dediğimiz insanı Cennet’e götürecek köprü de üzerinde yürünecek bir köprü değil, bir kuantum tünelidir.

Devenin iğne deliğinden geçmesinden incil’de de bahsedilir. Yani ilahi bir öğreti olarak Hz. İsa bunu kendi havarilerine söylemiştir.

 İsa “Çocuklar” dedi, “Tanrı’nın Egemenliği’ne girmek ne güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır.” (Markos 10:23-25)

 “Öğrenciler büsbütün şaşırmışlardı. Birbirlerine, “Öyleyse kim kurtulabilir?” diyorlardı. İsa onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkânsız, ama Tanrı için değil. Tanrı için her şey mümkündür” dedi.” (Matta 10:26-27)

Evet Hz. İsa’nın dediği gibi insanlar için bu imkansızdı fakat Allah için imkansız diye birşey yoktu.

Ayrıca Kuran’da Hud 106 ayetinde Allah isterse insanları cehennemden çıkaracağını da haber veriyor.

Hud 106-107: “Bedbaht olanlar ateştedirler. Orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki. Ve Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer durduğu müddetçe orada kalacaklardır. Çünkü Rabbin her istediğini yapandır.”

Evet Rabbimiz isterse ebedi azaba uğrayan kulları da cehennemden çıkaracağını bu ayet haber veriyor. Son cümlede ise istediğini yapacağını vurgulayarak bitiriyor.

Bu konuda yanlış anlaşılma da olmasın, bu konu devenin iğne deliğinden geçebilmesinin evrende mümkün olduğu ile alakalıdır. Cehennemlikler ebedi bekleyişlerinde cehennemden çıkarlar veya çıkmazlar onu Allah daha iyi bilir. Saygılarımla.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. Baldzuhn, J., E. Mohler, and W. Martienssen, A wave-particle delayed-choice experiment with a single-photon state. Zeitschrift für Physik B Condensed Matter, 1989. 77(2): p. 347-352.
  2. Meynell, L., Why Feynman diagrams represent. International Studies in the Philosophy of Science, 2008. 22(1): p. 39-59.
  3. http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/engelleri-kuantumla-asmak-kuantum-tunelleme.html.
  4. http://www.kuark.org/2013/01/kuantum-tunelleme-nedir/.
  5. https://khosann.com/kuantum-tunelleme-ile-isiktan-hizli-iletisim/.
  6. https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/12686/.
  7. https://www.kozmikanafor.com/kuantum-tunelleme/.
  8. Chudnovsky, E.M., Macroscopic quantum tunneling of the magnetic moment. Journal of applied physics, 1993. 73(10): p. 6697-6702.
  9. https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuantum_t%C3%BCnelleme.
  10. Greene, B., Evrenin Zerafeti, süpersicimler, gizli boyutlar ve nihai kuram arayışı, Tübitak Popüler Bilim Kitapları 290,(çeviri: Ebru Kılıç, 2008). 1999, ISBN 978-975-403-474-5, 523s., Ankara.
  11. http://misirlicem.blogspot.com/2008/05/deve-ve-ine-delii.html

65# Dağlar bulutlar gibi hareketli mi yoksa sabit mi?

Soru: Kuranda bir ayette dağların bulutlar gibi hareketli olduğu söylenirken başka ayet meallerinde dağların sabit olduğu söylenmiş. Bunu nasıl açıklarsınız.

Cevap:

Önce dağların bulutlar gibi hareketli olduğu söylenen ayete bakalım.

Neml Suresi: 88. Ayet:
“Dağları görürsün de, onları (yerlerinde) donmuş sanırsın; oysa, onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler”

Bu ayette dağlar bulutlara benzetiliyor. Nasıl ki bulutlar gökyüzünde sürekli bir devinim halinde ise yeryüzünde de kıtalar ve kıtaların topaklanmış hali olan dağlar da hareket halindedir ve tektonik levhaların magma üzerinde yüzmesi ile dağlar yer değiştirir ve aynı noktada sabit kalmaz. Fakat bu devinim bulutlarınki kadar hızlı olmadığı için kendi ömür süremiz içinde gözlemleyemiyoruz. Fakat bilimin, birkaç yüz milyon yıl önce dağların şimdiki konumlarında olmadığından şüphesi olmadığı gibi, bundan birkaç yüz milyon yıl sonra da yeryüzünün haritasının değişeceğinden ve dağların farklı konumlarda olacağından bir şüphesi yok. Peki, dağlar ile bulutlar arasındaki tek benzerlik hareketleri mi? Hayır. Nasıl ki bütün atmosferde su molekülleri partiküller halinde var ise ve bunların bir araya topaklanmasıyla bulutlar oluşuyor ise aynı şekilde yeryüzündeki toprak parçaları da izostasi etkisiyle bir araya topaklanır ve dağları oluşturur. (Bu izostasi konusunu daha önce “Dağlar yeryüzünü depremlerden mi koruyor” paylaşımımda yazmıştım. O araştırmaya uzun emek verildi ve enfes bilgilere ulaştım. Okumadıysanız tavsiye ederim.)

Ekran Alıntısı

Şimdi bakalım, nasıl ki yeryüzünün üzerinde su katmanları yer yer topaklanarak bulutları oluşturup sürekli dolaşıyorsa, magmanın üzerinde de toprak katmanı yer yer topaklanarak dağları oluşturup aynı şekilde hareket etmektedir. Aslında bulutları bu açıdan dağlara benzetmek bile olağan üstüdür. Peki, bu güzel ve bilim dolu benzetmeyi Kuran 1450 sene önce nasıl yapabildi?

aircraft_clouds_sky_Airbus_A340_portrait_display-108522 (1)-horz.jpg

Gelelim ikinci konuya: Dağlar sabit mi? Bazı ayetlerde “revasiye” kelimesi geçmektedir ve bunlara bazı mealciler “sabit dağlar” yakıştırması yapmıştır. Oysaki Arapça’da  dağ “cebel”dir. Çoğulu dağlar “cibal”dir. Kur’an’da hem “cebel”(Haşir, 59/21), hem de “cibal”(Amme, 78/7) kelimesi kullanılmıştır.

Sözlük anlamı itibariyle “revasiye” kelimesi dağ için kullanılmaz. Gerçekte bu kelimenin anlamı ağır baskılar demektir, Allame Elmalılı Hamdi Yazır da ağır baskılar anlamını vermiştir. Fakat bazı meal yazarları buradaki ağır baskıların dağlar olabileceğini düşünmüş ve insanların anlaması için sabit dağlar olarak yazmışlardır. Oysa Allah dağları kast etmek istese idi açıkça dağlar diye yazabilirdi. Fakat burada ağır baskılar anlamına gelen “revasiye” kelimesini kullanmış. Kuranmeali.org sitesinden meallere baktığımda, örneğin Lokman 10’da revasiye kelimesi için sabit dağlar ifadesini kullananların sayısı 15’tir, sabit dağlar ifadesini kullanmayıp başka şekilde ifade edenlerin sayısı ise 26’dır. Elmalılı Hamdi Yazır dâhil 6 kişi kelimenin gerçek anlamı olan “Ağır baskılar” ifadesini kullanmış, diğerleri ise kelime kökünde olmamasına rağmen “Ulu dağlar, büyük dağlar, metin dağlar” gibi ifadeler kullanmıştır.

Yani Kuran “Sabit dağlar” ifadesini hiçbir yerde kullanmamıştır. Burada ağır baskılardan kast ettiği bir veya birkaç gerçek olabilir. Örneğin bilim bugün bize okyanusların yer kabuğunu dengelemede ki muazzam gücünden bahseder. Eğer okyanusların yerkabuğu üzerine muazzam baskısı olmasa idi yer kabuğunda çok daha fazla depremler olacağı, yer kabuğu kırıkları ve volkan püskürmelerinden dolayı yaşamın mümkün olmayacağını bildirir.[1-3]  Öyleyse buradan anlaşılıyor ki Kuran’ın kast ettiği mana okyanuslar veya daha başka bilemediğimiz baskılar olabilir.

Ekran Alıntısı4

Sonuç olarak her iki ayet ayrı coğrafik ve jeolojik olaylardan haber verir, Kuran’da sabit dağlar ifadesi geçmez ve Kuran’ın haber verdiği bu olayların 1450 sene önce bilimle paralel olarak açıklanması ve hiçbir ayetin çelişmemesi ise başlı başına Kuran’ın mucizelerindendir.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

64# Hz. Nuh 950 yıl nasıl yaşamıştır?

Yaşadığımız zamanımızın giderek daha da azaldığını hissediyor musunuz? Şahsen ben hissediyorum ve konuştuğum birçok kişi de çocukken zamanımızın daha uzun olduğunu fakat giderek zamanımızın daha kısaldığını hissettiklerini söylüyorlar. Bu şuna benziyor, marketlerde fiyatlar artmadan önce cebimizdeki bir miktar parayla daha çok alışveriş yapabiliyorduk. Ama şimdi aynı parayla 2-3 parça alınca eriyip gidiyor. İşte aynısı zaman için de geçerli.

supermercado

Peki bunun sebebi nedir? Hikâyenin başlangıcı şöyle:

Einstein tarafından yüzyıl önce keşfedilen özel görelilik yasası evreni zamandan bağımsız olarak düşünemeyeceğimizi çünkü evrenin dördüncü boyutunun zaman olduğunu gösteriyordu.[1] Üstelik zaman stabil değil değişkendi. Evrenin farklı yerlerinde farklı zaman akıntıları vardı; zaman, hızdan veya kütle çekiminden etkilenirdi. Einstein hızlanan bir insan için zamanın daha yavaş akacağını bildiriyordu. Yani uzayda ışık hızına yakın seyahat eden bir astronotun zamanı yavaşlar ve Dünya’da geçen zamanla karşılaştırıldığında çok daha az bir zaman yaşamış gibi olur.[2] Örneğin Dünya’da 90 yıl geçerken ışık hızına yakın bir uzay gemisi içinde gezen bir astronotun (hızına bağlı olarak) 9 yılı geçmiş olabilirdi. Bu kuram 100 yıldır çeşitli deneylerle defalarca ispat edildi. [3]

relativity_time_dilation

Daha sonra, 2011 yılında, üç astronom, evrenin artan bir hızla genişlediğini buldukları için Nobel ödülü aldılar.[4]

Normalde kütle çekiminden dolayı evrenin genişlemesinin giderek hızlanamayacağı biliniyordu. Fakat bu bilim insanları bizden uzaktaki süpernovaların sadece uzaklaşmadığını aynı zamanda hızlanarak uzaklaştığını gösterdiler. Bu hızlanmayı açıklamak için evrende bilinmeyen gizli bir enerji olduğu teorisini öne sürdüler ve bu enerjinin adını karanlık enerji koydular.[5] Bu enerjinin tüm evrenin % 68’ini oluşturduğunu bildirdiler.

Bu teoremden yola çıkarak yukarıdaki iki bulgu birleştirilince eğer geçmiştekinden daha hızlı ilerleyen bir evren dokusu içinde bulunuyorsak zamanımızın giderek yavaşladığı sonucu çıkıyordu.

Genişleyen evren fikri bilim çevrelerince geniş kabul görse de farklı düşünceler de yok değil. Bilbao Üniversitesi’nden Jose Senovilla ve arkadaşları evrenin artan bir hızla genişlemediğini, bunun bir algı hatası olduğunu düşünüyor.[6-11] Bu yeni çalışmaya göre uzay hızla genişlemiyor, fakat zaman yavaşlıyor. Yani Prof. Senovilla genişleyen bir evrene değil; evrenin artan hızla genişlemesine karşı. Zamanın yavaşlamasını şöyle anlatılıyor: “Pilleri bitmek üzere olan bir saatiniz olsun. Piller tamamen doluyken şimdikine göre zaman daha kısa olacak, dakikalar daha hızlı akacaktır. Piller tamamen doluyken 60 dakikalık bir filmi şimdi bir kez daha izlediğinizi varsayalım. Eğer saatinizin pillerinin bitmek üzere olduğunun farkında değilseniz bu kez film bittiğinde saatinize bakarsanız filmin hızlandığını düşüneceksiniz. Çünkü bu kez film 60 dakikadan daha az sürdüğünü düşüneceksiniz. (örneğin saatinize göre 20 dakika geçtiğini fark edip 40 dakikalık bir kısalma olduğunu sanabilirsiniz.) Ancak değişen, filmin süresi değil dakikaların kendisi. Kendi ifadesiyle ‘’zamanın zamanı azalıyor.’’[12]”

Buna göre evrenin hızlanmasına bağlı olarak Dünya’da gittikçe zaman kısalıyor ve bizler eskiden yaşamış insanlara göre aynı ömrü çok daha kısa sürede yaşıyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ömür aynı kalıyor. Fakat zamanı azalıyor. Tıpkı Jose Senovilla’nın yukarıdaki “değişen film değil sizin dakikalarınız” sözünde olduğu gibi. Bu da Hz Nuh’un ve aslında kendi çağdaşlarının nasıl yüzyıllarca yaşadığını açıklıyor.

Hz Nuh’un 1000 yıldan 50 yıl eksik yaşadığını söylediği Ankebut 14. ayete baktığımızda, ayetin orijinali şöyledir: “elfe senetin illâ hamsine âmen”. İmam Ferra bu ayetin Arapça detayını bizlere açıklıyor. Lütfen buraya dikkat! “Ayet bilinçli olarak Elfe (bin) sayısı senetin (sene) kelimesi ile kullanırken, hamsine (50) sayısını âmen (yıl) kelimesi ile kullanılıyor. Niçin Allah her iki ifadeyi de sene ya da yıl olarak kullanmıyor? Sebebini İmam Ferra şöyle yorumluyor: Sene ile yıl Arapçada aynı anlamı karşılamaz. Arapçada sene (senetin) verimsiz geçen zaman dilimini ifade ederken ‘âm (yıl) verimli geçen zaman dilimini kast eder.”[13]

Bu ince ayrıntıyı yakalayan İmam Ferra 1200 yıl önce yaşamış bir âlimdir. O zaman ise zamanın göreli olduğu kavramı bilinmiyordu. Bilinseydi muhtemelen burada Allah’ın sene kelimesini ifade ederken iki ayrı kelime kullanmasının, bizlere zamanın göreli olduğunu anlatmak istemesinden kaynaklandığını anlayacaktı. Ama bu ince ayrıntıyı bu günlere taşıdığından dolayı kabri nur olsun diyoruz.

Bazılarının, bu ayetlerin rakamsal bir değeri olmadığı ve sadece çokluk ifade ettiği iddialarına da katılmıyorum, çünkü Kuran’ın hemen anlayamadığımız sözlerine “burada benzetme yapılıyor” gibi ifadelerle geçiştirsek te zamanı gelince bunların nasıl derin bir gerçek ihtiva ettiğini şu ana kadar ki tecrübelerimle hem ben gördüm, hem herkes günden güne görmektedir.

Bu yeni bilimsel bulgular ışığında, Hz Nuh’un bizim ömrümüzle karşılaştırıldığında göreceli 950 senelik bir zaman yaşamış olduğu söylenerek, bu gerçek Kuran’da ifade ediliyor. Peki, eskiye göre zamanımızın kısaldığını ve dolayısıyla eskilerin aynı bedenle aynı biyoloji ile bizden daha uzun hissedilen bir zamanı yaşadıklarını Jose Senovilla ve ekibi daha birkaç yıl önce açıklamışken bu gerçek 1450 sene öncesinde yazılmış Kuran-ı Kerim’de nasıl var olabilir. Üstelik böyle bir teorem şu ana kadar en dahi insanların aklının ucuna bile gelmedi.

Önemli mi bilmiyorum ama bir ayrıntı daha nakledeyim. Bu ayet 29. surenin 14. ayetidir. Araştırdığımda Jose Senovilla’nın zamanın yavaşladığını açıklaması da hicri 1428 in son ayında olmuş fakat yaygınlaşması ise 1429 (2008) yılında olmuş. [14] Anlaşılıyor ki kıyamet yaklaştı (kamer 1) ayeti de bize önemli bir ders veriyor ve gittikçe kıyametin zamanının azalacağını haber veriyor.

Horaires-Cadres-copie-1

Kuran’ın anlaşılmaz görülen ayetlerinin altında öyle mucizeler saklanmış ki bu mucizeler ancak zamanı gelince aydınlatılabiliyor. Bu sürede insanlar sadakat testinden geçiyor gibi. Bu tür ayetleri alaya alıp insanları yollarından çevirmek isteyenler en sonunda karşılaştıkları bilimsel gerçekler karşısında büyük bir mağlubiyete uğrayıp kendilerini gülünç ve “akıl edemeyen” konumuna düşürmüş oluyorlar. Allah’ın “müteşâbih ayetleri ancak âlim olan kullarım anlar” dediği gerçekte bu olsa gerek.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

time-slowing

KAYNAKLAR

  1. Townsend, P.K. and M.N. Wohlfarth, Accelerating cosmologies from compactification. Physical review letters, 2003. 91(6): p. 061302.
  2. Fock, V., The theory of space, time and gravitation. 2015: Elsevier.
  3. Fiscaletti, D. and A. Sorli, Space-time curvature of general relativity and energy density of a three-dimensional quantum vacuum. Annales Universitatis Mariae Curie-Sklodowska, sectio AAA–Physica, 2015. 69: p. 55.
  4. Schmidt, Q. and A. Brian, Illuminated Universe. Nature, 2016. 537: p. S205.
  5. Caldwell, R.R., M. Kamionkowski, and N.N. Weinberg, Phantom energy: dark energy with w<− 1 causes a cosmic doomsday. Physical Review Letters, 2003. 91(7): p. 071301.
  6. https://curiosity.com/topics/some-physicists-think-time-may-be-slowing-down-and-will-eventually-stop-curiosity/.
  7. https://www.wired.com/2007/12/scientists-time/.
  8. https://www.nature.com/scientificamerican/journal/v303/n3/full/scientificamerican0910-84.html.
  9. https://www.express.co.uk/news/science/794842/time-SLOWING-down-FROZEN-chilling-theory.
  10. https://futurism.com/is-time-disappearing-from-the-universe/.
  11. http://www.digitaljournal.com/article/326896.
  12. https://www.kozmikanafor.com/genisleyen-evren/.
  13. https://www.fehmiuyar.net/chapter/kur-an-nuh-un-950-yil-yasadigini-mi-iddia-ediyor.html.
  14. https://www.newscientist.com/article/mg19626354-000-is-time-slowing-down/.

63# Evrenin şekli nasıldır ve sonu nasıl olacak? Kuran ve Bilim ne diyor?

Einstein’ın Genel Görelilik teorisine göre, uzayın kendisi kütle çekimi tarafından bükülebilir. Sonuç olarak, evrenin yoğunluğu şeklini ve geleceğini belirler.

Evrenin şeklinin belirlenmesi için “kritik yoğunluk” terimi vardır ve Ω ile gösterilir. Eğer evrenin yoğunluğu kritik yoğunluktan düşükse bu demektir ki kütle çekiminin genişlemeyi yavaşlatmak için yeterli gücü olmayacaktır ve evren sonsuza kadar genişleyecektir. Fakat yeterli yoğunluğa sahipse genişleme bir seviyeden sonra duracaktır ve büyük çöküş başlayacaktır. Evrenin bu yoğunluğunu göstermek için bilim insanları Ω değerini kullanırlar. [1]

  1. Eğer bu Ω değeri 1’e eşitse evren düz olmalıdı Düz evren modelinde genişleme sürer fakat belirli bir seviyeden sonra durur.
  2. Ω 1’den büyükse evren küre şeklinde olmalıdır. Buna ise kapalı evren Bu durumda evren belirli bir genişlemeden sonra tekrar kendi içine çökecektir.
  3. Eğer 1’den küçükse “at eğeri” şeklinde bükülü olmalıdı Bu açık evren olarak bilinir. Evren at eğeri şeklinde ise çökme yaşanmayacak ve sonsuza kadar genişleme devam edecektir.

evrenin-sekli

Evrenin olası ölüm teorileri ise çok miktarda olmasına rağmen bunlardan dördü rağbet görmüştür. Bunlar:

  1. Büyük çöküş (Big colapse): Üzerinde en çok durulan ihtimal büyük çöküş olarak gö Bu yaklaşıma göre evren sürekli genişliyor ve bu genişleme bir gün son noktaya ulaşacak. Son noktaya gelecek büyümeden sonra ise evren içine çökecek ve yok olacak. Kısaca bir balon gibi düşünebilirsiniz.[2]cernphysics1_3-00
  2. Büyük donma (Big freeze): Birçok araştırmacının tam olarak reddetmediği ihtimallerden biri büyük donma. Bu yaklaşıma göre, evrende ısı tamamen kaybolabilir. Bu durum uzayın yapısını değiştirebilir ve zamanla her şey sıfıra indirgenebilir.[3]
  3. Büyük sıçrama (Big bounce): Bu teori evrenin kendi içine çökeceğini sonra bir daha bigbang yaşayıp tekrar genişleyeceğini ve evrenin bunu sürekli tekrarladığını söyler[4]

bigcrunch

4. Büyük yırtılma (Big rip): Bu ihtimalin temeli ise karanlık enerjiye dayanıyor. Tıpkı büyük değişim gibi biraz uçuk bir teori olmasıyla beraber, aksi de ispatlanabilmiş değ Bu teoriye göre karanlık enerji diye nitelendirdiğimiz gizemli güç sandığımızdan çok daha farklı bir şey olabilir ve diğer üç teoriye gerek kalmadan kendi kendine evreni sonlandırabilir.[5]

41qWbYsVk-L._SX425_

Buraya kadar anlatılanlar modern bilimin evrenin sonu hakkındaki tahminleri. Bunlardan hangisinin kesin olarak gerçekleşeceği öngörülemiyor. Fakat bir yüzyıl ötesine kadar kimse evrenin bir başlangıcının ve sonunun olduğunu düşünmüyordu. Buna Newton ve Einstein gibi dahi fizikçilerde dâhil. Hatta insanlar evrenin sonsuza kadar var olacağından o kadar emindi ki ve bilinçaltlarına dahi işlemişti ki Einstein yaptığı hesaplamalara göre evrenin sabit olmadığını görünce hesaplarına kozmolojik sabit diye bir birim ekleyerek kalıcı evren modelini geliştirdi. Daha sonradan evrenin kalıcı olmadığı anlaşılınca Einstein bu kozmolojik sabiti sildi ve kozmolojik sabit terimini hayatının en büyük hatası olarak nitelendirdi.

İnsanlık evrenin bir başlangıcı ve sonunun olduğunu bilimsel olarak yeni anlamışken Kuran evrenin kıyametini 1450 sene önce haber vermişti ve üstelik “Büyük çöküşten” haber veriyordu.

Enbiya 104: Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.

Şu ayetin harikalığına bakın ki kimsenin evrenin sonunu düşünmesine imkân yokken Kuran evrenin sonunun büyük çöküş olacağını söyleyerek akıllarımıza durgunluk veriyor. Yani evren kağıtların dürülmesi gibi dürülecek diyor. Bu gerçekten akıllı bir insan için olağanüstü bir haber ve inanmak için tek başına bile yeterli bir kanıt. Üstelik büyük çöküşten sonra tekrar iade olacağını yani Büyük sıçrama kuramının gerçekleşeceğini bildiriyor.

Mucize bitmedi ayet evrenin şeklinden de haber veriyor. Yani bir kağıt gibi düzdür diyor. Şu anda yapılan hassas ölçümlerde göstermiştir ki evren % 99,96 doğruluk payı ile düzdür. [6, 7, 8, 9] Üstelik mucize bununla da kalmıyor tek bir sayfa demiyor ve birbirlerine paralele duran sayfaların hep birlikte dürüleceğinden bahsediyor. Yani evrenimizin tek olmadığından ve paralel evrenler olduğundan haber veriyor. Evrenin düz olması bilim insanlarının tahminine göre büyük çöküş ihtimalini azaltsa da bunun doğru olmadığı ileride açıklanacaktır. Ve elimizdeki kuran mucizelerine dayalı olarak söyleyebilirim ki bilim ileride evrenin büyük çöküşten başka şansının olmadığını büyük bir kesinlikle kabul edecektir.

İnsanlar ancak tecrübeleri ile düşünür, gördükleri kadar hayal edebilirler. Peki 100 sene öncesinde Einstein tarafından bile hayal edilemeyen böyle muazzam bir gerçek 1450 sene önce yazılmış ve Allah’ın kitabı olduğu söylenen Kuran’da nasıl var? Bunun tek bir açıklaması var; Çünkü Kuran şüpheye meydan vermeyecek kanıtlarla Allah’ın kitabıdır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. Bahcall, N.A., et al., The cosmic triangle: Revealing the state of the universe. science, 1999. 284(5419): p. 1481-1488.
  2. Wang, Y., et al., Current observational constraints on cosmic doomsday. Journal of Cosmology and Astroparticle Physics, 2004. 2004(12): p. 006.
  3. Glanz, J., Astronomy: Cosmic motion revealed. 1998, American Association for the Advancement of Science.
  4. Popławski, N., Nonsingular, big-bounce cosmology from spinor-torsion coupling. Physical Review D, 2012. 85(10): p. 107502.
  5. Briscese, F., et al., Phantom scalar dark energy as modified gravity: Understanding the origin of the Big Rip singularity. Physics Letters B, 2007. 646(2-3): p. 105-111.
  6. http://www.evrenselbilim.com/evrenin-sekli-nedir/
  7. http://bilimvesaire.com/2017/07/bilim/uzayin-sekli-nedir-minutephysics-video/
  8. http://rasyonalist.org/yazi/kozmoloji-evrenin-geometrisi/
  9. https://www.space.com/34928-the-universe-is-flat-now-what.html

fft371_mf30559943.Jpeg

60# Saffat 6: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” ayeti ne demek istiyor?

Ateist sayfalarda yine bir dalgadır gidiyor. Aslında kendi bilgisizlikleriyle ve kapalı gözleriyle dalga geçiyorlar farkında değiller. Konu şöyle:

Saffat 6: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.”

Ayetini ele alıp, kuranın yıldızları atmosferde sandığı iddiasını ileri sürüyorlar ve bu ayet etrafında dalga geçiyorlar.

Biz daha önceki yazılarımızda Kuran’ın üstümüzde bulunan ve görünenler  için “gök” tabirini kullandığını açıklamıştık. Bu ayetlerde bazen atmosfer için bazen ise tüm uzay için gök kelimesini kullanıyordu. Çünkü insanlar eskiden uzay ve atmosfer diye ayrıma gitmiyordu ve anlayabilecekleri böyle terimler geliştirmemişti.

Aslında ateist arkadaşlarda bu durumun farkındaki bazı ayetlerde “gökler” tabiri ile tüm uzayı örnek göstererek dalga geçmeye çalışır bazı ayetlerde ise atmosferi örnek göstererek. Örneğin bu ayette atmosferi örnek gösteren kişiler, “Hac 65: Gökleri yerin üzerine düşmesin diye tutarız” ayetinde ise buradaki kastın uzay olduğunu söyler. Bu şekilde bakarak her iki ayeti de çelişkili göstermeye çalışırlar. Oysaki birinci ayette uzay tabiri ikinci ayette atmosfer tabirini yani tam tersini kullansalar bu ayetlerin ne muhteşem bir bilimsel mucizeden haber verdiğini göreceklerdi. Fakat görmek işlerine gelmiyor. Neyse, ikinci ayetin nasıl bir mucize barındırdığını daha önce göstermiştik. Şimdi sıra gelelim ilk ayete.

Kuran “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” diyor. Çok doğru demiş ve bir mucize olarak bilimde şu an aynısını diyor.

Nasıl yani? Uzayın katları var da en yakın uzay katında yıldızlar mı var? Diğer katlarda yıldızlar yok mu yani? Evet, şu an bilim insanlarının tespitine göre aynen böyle. Uzay bigbang patlama noktasından itibaren farklı katmanlara sahip olarak genişledi. Farklı katmanların farklı fiziksel düzenleri, yasaları ve sabitleri var. En son kattaki, yani içinde bulunduğumuz kattaki fiziksel yasalar ise yıldızların ve galaksilerin oluşumuna izin verecek yapıdadır. Her katta zaman farklı akar, fakat diğer katların yasalarının tam olarak anlaşılması henüz mümkün değil.

Teorik fizikçiler ve astrofizikçiler, kozmik mikrodalga arkaplanındaki düzensizlikleri (BigBang sonrası) araştırdıklarında, evrenin holografik bir açıklamasını destekleyen önemli kanıtlar bulmuşlardır.

Southampton Üniversitesi (İngiltere), Waterloo Üniversitesi (Kanada), Perimeter Institute (Kanada), INFN, Lecce (İtalya) ve Salento Üniversitesi (İtalya) araştırmacıları, Journal of Physical Review Letters dergisinde bu bulguları yayınladılar.

Bakalım Durham Üniversitesinden Prof. Paul McFadden kendi çizdiği aşağıdaki şekil üzerinde bu gerçeği nasıl açıklamış:

holographic+universe

“Holografik Evrenin zaman çizelgesinin bir taslağı. Zaman soldan sağa doğru ilerler. En uzak sol holografik fazı gösterir ve görüntü bulanıktır çünkü uzay ve zaman henüz iyi tanımlanmamıştır. Bu fazın sonunda (siyah dalgalanan elips ile gösterilir) Evren, Einstein denklemleriyle açıklanabilecek bir geometrik faza girer. Kozmik mikrodalga arka planı yaklaşık 375.000 yıl sonra yayınlanmaya başlandı. İçinde üretilen desenler, evrenin ilk safhaları hakkında bilgi taşır ve evrenin son aşamalarında (en sağda) yıldız ve galaksilerin gelişimlerinin tohumları atılır.”

Gördüğünüz gibi evrenin son katmanında yıldızların tohumlandığını ve oluştuğunu söylüyor. Kuran ne diyordu: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” Yani yıldızlar diğer yerlerde değil sadece  evrenin bu katmanında var. Bu ilk mucizeydi. Fakat mucize devam ediyor. Başka bir ayette de “Talak 12: Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı” derken göğün yine katmanlardan oluştuğunu haber veriyordu. Bu ayetin daha önce atmosfere tam uyduğunu açıklamış ve paylaşmıştık. Görünen o ki bu ayet evrenden de haber veriyor. Şu ana kadar evrende kaç katman olduğu bulunamadı ama ileride 7 katman olduğu açıklanırsa daha üst bir mucize ile de karşılaşmış olacağız.

Gördüğünüz gibi Kuran her asrın sihirbazlarına meydan okuyor. Şimdi şu ayetlerle dalga geçme saflığını yapan ateist arkadaşlar kiminle aşık attığını ve daha edepli olmaları gerektiğini anlayabiliyorlar mı acaba?

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMALAR

https://phys.org/news/2017-01-reveals-substantial-evidence-holographic-universe.html#jCp

Niayesh Afshordi et al. From Planck Data to Planck Era: Observational Tests of Holographic Cosmology, Physical Review Letters (2017). DOI: 10.1103/PhysRevLett.118.041301

McFadden, P., & Skenderis, K. (2010). Holography for cosmology. Physical Review D, 81(2), 021301.

McFadden, P. L., & Skenderis, K. (2010). The holographic universe. In Journal of Physics: Conference Series (Vol. 222, No. 1, p. 012007). IOP Publishing.

b056546ae91adcaafa59c026ad6f68051

0_XuQz-7ovBCqoSARa_

Resim: https://medium.com/starts-with-a-bang/the-odds-of-your-unlikely-existence-were-not-infinitely-small-22827621e215

Medium.com adresinde görüntüleyin

 

58# Önce yerler mi yaratıldı yoksa gökler mi?

Soru: Kuran’da şu iki surede önce yerlerin sonra göklerin yaratıldığını söylüyor:

FUSSİLET

  1. De ki: “Gerçekten siz, arzı iki günde halkedeni mi inkâr ediyorsunuz? Ve O’na eşler mi kılıyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.”
  2. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.
  3. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler.
  4. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. halaka

BAKARA

29 –  O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir. halaka

Fakat şu surede ise göklerden sonra yerin düzenlenmesine geçildiği söyleniyor. Bunun izahı nedir?

NAZİAT

27 – Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Onu Allah bina etti.

28 – Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu.

29 – Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkardı.

30 – Bundan sonra da yeryüzünü döşedi. dehâ-hâ

Cevap: İnsanların gökler ve yerlerle ilgili ayetleri karıştırmasının en büyük nedeni gökler tabirinin sadece uzay için kullanıldığını sanmasından kaynaklanır. Daha önce bir paylaşımımızda Kuran’da gökler tabirinin gökyüzüne baktığımız zaman bütün görünenler için kullanıldığını, çünkü Kuran’ın indiği devirde insanların atmosfer ve uzay diye bir ayrıma gitmediğini bahsetmiştik. Bundan dolayı Kuran’ın gökler derken bazen atmosferden haber verdiğini bazen tüm uzaydan haber verdiğini örnek ayetlerle açıkladık. Bu gerçek göz önünde tutulduğunda, buradaki gökler tabirlerinin atmosferimiz için kullanıldığı ayetlerin manasından anlaşılıyor.

İlk iki surede yerlerden bahsederken halaka kelimesi kullanılır. Halaka yaratmak demektir. Yani burada yerlerin yaratılışının atmosferin yaratılışından önce olduğunu belirtir ki bunu “Göğü düşmekten koruyoruz” ayetinin açıklamasında paylaşmıştım ve bilimin de aynen böyle dediğini belirtmiştim.

Fakat çelişki varmış gibi görülen sonraki Naziat suresinde ise halaka değil dehâ-hâ kelimesi kullanılır. Yani bu ayette bahsedilen yaratma değil şeklinin düzenlenmesidir. Ayette “serip döşedi” olarak çevrilen “deha” kelimesi, yaymak anlamına gelen “dahv” kelime kökündendir. Dahv kelimesi, döşemek, düzeltmek anlamlarına gelse de, taşıdığı anlam bakımından basit bir döşeme fiili değildir. Çünkü bu kelimede, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek fiillerini tarif etmek için kullanılmaktadır.

Ayetin Arapça’sında geçen “dahv” kelimesinin köklerinden türetilen kelimeler “yuvarlaklık” ifade etmekte, “devekuşu yumurtası” gibi anlamlara gelmektedir. Yine bu kelimeyi deve kuşunun yumurtaları için yuva yapması ve yuvasını ayaklarıyla yayıp döşemesi için de kullanılır.

Ayet bu haliyle bize “atmosfer oluşturuldu, atmosfere şekli verildi ama yeryüzünün şeklini bir deve kuşu yumurtasına benzetmeye devam ediyoruz” veya “ Deve kuşunun yuvasını yayıp düzenlediği gibi yeryüzünü yayıp düzenliyoruz” anlamını veriyor. Yani göklerden sonra yeri yarattık değil, göklerden sonra yerin şeklini düzelttik anlamını verir. Bilim de bu aşamaları aynen Kuran’ın anlattığı gibi bize haber veriyor.

İnsanlık uzun bir müddet Dünya’yı tepsi gibi düz zannetti. Sonra Galileo ile birlikte küre şeklinde denilmeye başlandı. Sonra Dünya’nın tam küre olmadığı anlaşıldı. Yumurta şeklinde denildi. Çünkü Dünya üstlerden basık yanlardan ise şişkindi. Daha sonra yumurta şekli değil de geometrik ifade olan Geoid ifadesi kullanılmaya başlandı. Şu anda bilimin aktardığına göre Dünya ideal geoid biçimini almaya hâlâ devam ediyor. Yani henüz kusursuz bir geoid değil ama hâlâ çeşitli kuvvetlerin etkisi ile (yerçekimi, merkezkaç, rüzgârlar, sular, güneşin aşındırıcılığı) yeryüzü dehâ-hâ olmaya yani ideal geoid şeklini almaya devam ediyor.

Kısacası ilk ayetlerde yaratılış olarak yeryüzünün önce yaratılması, sonraki ayette ise yeryüzüne şeklinin verilmesinden bahseder ki bilim de bize aynen bu durumu haber veriyor. Şimdi bu çelişki zannedilen ayetlerde kaç tane mucize gördük sayın bakalım.

  1. Önce yeryüzünün ve sonra ise atmosferin yaratılması
  2. Yeryüzünün yaratılışından sonra şeklinin düzenlenmeye devam edilmesi
  3. Yeryüzünün bir yumurta biçimine dönüştürülüyor olması.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

dd5.jpg

56# Kuran “Göğü düşmekten koruruz” diyor. Peki Bilim ne diyor?

Daha önceki bir paylaşımımda Kuran’ın, üstümüzde bulunan atmosfer ve tüm uzay için gökler tabirini kullandığını örnekleriyle anlatmıştım. O yüzden o bahsi burada tekrar açmayacağım. İndirildiği zamandaki muhataplarının diliyle konuşan Kuran, bu sadeliği içinde yine de gelecek asırlarda anlaşılabilecek çok önemli gizli gerçekler barındırıyor. Örneğin;

Yeryüzü bilimcilerine göre, yer kabuğu sadece katı materyalleri (6 ila 70 km) değil aynı zamanda hidrosferi (denizler, yerüstü ve yer altı suları) ve atmosferi de kapsamaktadır. Çünkü atmosfer de bu kabuktan oluşmuştur üzerinde asılı durmaktadır ve kabukla bağlantısını koparmamıştır. Sürekli etkileşim halindedirler. Kısacası atmosfere yer kabuğunun uçucu bileşenleri olarak bakarlar [1]

Bilim insanlarına göre ilk atmosfer volkan bacalarından çıkan metan ve amonyak ve karbondioksit gazlarıyla oluşmaya başladı. Yani ilk atmosfer Dünya’mız üzerinde tam bir duman perdesi idi. Daha sonraki devirlerde bitkilerin fotosentez yapmasıyla birlikte karbondioksit seviyesi düşüp oksijen seviyesi yükselmeye başladı ve atmosfer bugünkü halini aldı. [2]

93161-004-C3C7AF97.jpg

Şekil 1: Volkan bacalarına bir örnek. Yeryüzünün ilk hali bu dumanlardan dolayı görünmeyecek seviyedeydi.

Atmosferin Dünyamız üzerinde yükselmesi gazların uçuculuğundan dolayıdır. Gazların uçup uzaya dağılmaması ise Dünya’nın yerçekimi etkisinden dolayıdır. Hidrojen gibi hafif gazlar yerçekiminden daha kolay kurtulduğu için atmosferi oksijen gibi daha ağır gazlara terk ederler, bu ise yaşamın devamlılığını sağlar. Peki, Dünya’nın yerçekimi daha fazla olsaydı ne olurdu? Cevap: Gazlar yer kabuğundan ayrılamazdı ve şu an olduğundan çok daha ince bir atmosfer olurdu veya atmosfer hiç oluşamazdı, yerkabuğu ile birleşik olurdu. Mars’ın atmosferinin olmamasının sebeplerinden biri de ağır kütle çekimidir. İnce tabakalı oluşan son atmosferi de milyarlarca yıl önce bir güneş fırtınasında savrulup uzaya uçmuştur.

Bu ön bilgiler ışığında şu ayetlerin harikalığına bir bakalım:

“Göğü de, kendi izni olmadıkça yerin üzerine düşmekten korur.” Hacc 65

Atmosferin yerin üzerine düşmemesinin nedeni Dünya’nın hafif kütle çekimi etkisi olduğunu söylemiştik. Yani daha ağır olsaydı atmosfer yer üzerine çökmüş olacaktı. Peki, 1450 sene önceki bir kitabın bugünün bilimine tıpatıp uymasını ve hiçbir bilimsel çelişki barındırmamasını ne ile izah edebilirsiniz? İnsanların dehası ile mi, yoksa o kitapta konuşanın âlemleri yaratan ile aynı olduğu gerçeği ile mi?

Devam edelim, şu ayete bakın:

“İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Enbiya 30

Burada da, bilimin tıpatıp söylediği gibi göklerin ve yerin başlangıçta bitişik olduğu sonradan ayrıldığı söyleniyor.

Buyurun bakalım ne ile izah edeceksiniz? Devam edelim;

Dünya’da bulunan kütle çekimi gücünün etkisinden dolayı Dünya (ve diğer gezegenler) küremsi şekle sahiptir. Dünya’nın ve diğer gezegenlerin başka şekil almaları mümkün değildir. Yani bir gezegen bir yıldızdan koptuğunda eğri büğrü bir şekli varsa da zamanla ister istemez küremsi veya geoit olacaktır. İstese de istemese de şekli buna dönüşecektir. Yine atmosfer Dünya’nın kütle çekiminden dolayı istese de istemese de orada asılı kalacaktır. Çünkü fizik sabitleri hassas bir şekilde bu sonucu verecek şekilde ayarlanmıştır. Ne atmosferin uçuculuğu yerden kopmasını sağlayabilir, ne de yer kendine tamamen çekip onun oluşumunu engelleyebilir. Çok hassas ayarlarla atmosfer Dünya üzerinde asılı kalmıştır. Peki şu ayete bakalım:

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. Fussilet 11

Daha önceden ilk atmosferimizin duman halinde olduğunu söylemiştik. Sonra fizik ve kimya sabitlerinin etkisi ile Dünya kaçınılmaz hali olan bu halini almıştır. Yani burada üç harika gerçek var. Birincisi atmosferin ilk halinin duman olduğunun bildirilmesi, ikincisi ise “isteyerek veya istemeyerek” derken fizik sabitlerinin evreni oluşturan gücünü göstermesi. Üçüncüsü göklerin ve yerin sonradan bu hale döndüğünü belirtmesi. Buradaki isteyerek veya istemeyerek kelimesinin başka derin anlamları da var. Bunları da insanlık ileride mutlaka öğrenecek ve şaşıracaktır.

Bütün bu harika ayetleri ne ile açıklayacaksınız. Buyurun hadi bakalım. Kuran meydan okuyor. Şimdi bize on tane çok garip gelecek bilimsel teoriler söyleyin, söylediklerinizle şaşırtın bizi ve 1450 sene sonraki teknoloji ile anlayalım ki söylediklerinizin hepsi doğruymuş. İşte Kuran’ın nasıl bir meydan okuma yaptığını şimdi anlayabildiniz mi?

“Yoksa “onu (Kur’an’ı) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, siz de onun gibi uydurma on sûre getirin.” Eğer size (bu konuda) cevap veremedilerse, bilin ki o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Artık müslüman oluyor musunuz?” Hud 13-14

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

view-of-Earth-atmosphere-from-space-studio023