50# Ateizm ve Depresyon

2001 yılında yayınlanan bir Koenig ve Larson depresyon ve inanç etkisini inceleyen araştırmaları derleyip sonuçları sundular [1]. Sonuçlara göre, o güne kadar yapılan araştırmaların % 61’i inançlılarda daha düşük depresyon ve intihar olduğunu, inançsızlarda ise daha yüksek depresyon ve intihar görüldüğünü kanıtlamıştı. İnançsızlığın depresyon ve intihar riskini artırdığı yönünde çok sayıda araştırma sonuçları var, örneğin bunlardan birisi Rasic ve arkadaşları tarafından 2011 yılında yayınlandı. 1015 kişi üzerinde yapılan bu araştırmaya göre dindar kişilerde intihar teşebbüsü % 1.1 iken, ateistlerde % 5 olarak bulunmuştur [2]. Görüldüğü gibi intihar teşebbüsü oranı ateistler için neredeyse 5 kat daha fazla.

Peki, bu durumda Allah inancının insanın olmazsa olmaz bir parçası olduğu ve insanın Allah’a inanacak, O’nunla irtibat kuracak şekilde yaratıldığı görülmüyor mu?

Örneğin bir araba motoru yağ ile çalışacak şekilde tasarlanmıştır ki parçaları sürtünmeden dolayı aşınmasın. Eğer motorun yağını koymazsanız motor yine çalışır. Fakat çok ısınma, parçaları yıpratma ve en sonunda motorun erken iflası durumu meydana gelir. Eğer insanın erken ölümü ile alakalı bir durum varsa demek ki bu durum insanın doğasına yani yaratılışına terstir.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. Koenig, H.G., Religion and medicine II: Religion, mental health, and related behaviors. The International Journal of Psychiatry in Medicine, 2001. 31(1): p. 97-109.
  2. Rasic, D., et al., Longitudinal relationships of religious worship attendance and spirituality with major depression, anxiety disorders, and suicidal ideation and attempts: Findings from the Baltimore epidemiologic catchment area study. Journal of psychiatric research, 2011. 45(6): p. 848-854.

erkeklerde-gizli-depresyon

49# KUANTUM ve TERSİNE NEDENSELLİK IŞIĞINDA KADER 2

Bilim insanları 1900’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren Kuantum Dünyası’nı keşfettiler. Einstein’a ait genel görelilik teoremi evreni iyi açıklıyordu, fakat yeni bulgular ise atom altı parçacıkların bu teoreme uymadığını hatta hiçbir fizik teoremine uymadığını gösteriyordu.

Kuantum kuramı gösteriyordu ki atom altı parçacıkların birbirleriyle etkileşiminin konumu ve zamanı tahmin edilemiyor. Bilim  insanlarının önünde koskoca bir olasılıklar dünya’sı vardı. Yani atom altı parçacıklar her olasılığa girebilirdi ve sonuç tahmin edilemiyordu.

Mesela iki parçacığın birbirleriyle etkileşimi için evrenin hangi köşesinde olduklarının önemi yok. Işık hızına bile bağlı kalmadan evrenin en uç köşesindeki iki parçacık eş zamanlı birbirinden etkilenebilir.

En ilginci ise zaman kavramı da yoktu. Yani bir parçacığın hareketi veya değişimi gelecekten etkileniyordu. Deneycilerin gelecekte yapacağı seçimler parçacıkların karakterini etkiliyordu.

Bu buluş insanlığa evrenimizin ve kaderimizin hiçte basit mekanizmalarla düzenlenmediğini hatırlatıyor. Einstein bu gizemli etkiye ‘hayalet etkisi’ adını verdi.

Burada şöyle bir soru sorabiliriz:

Bizim yaşadığımız hayat aslında gelecekte yapacağımız tercihlerle ilintili olarak düzenleniyor olabilir mi? 100 yıl önce tespit edilen bu kuram sürekli geliştirildi ve geçerliliğini koruyor. Eğer bu kuram doğruysa bizlerinde gelecekteki tercihlerimizden dolayı geçmişteki durumumuzun belirlenmesi çok normal.

Bunu açıklayalım:

ALLAH Kuran’da ‘İYİLİKLER ALLAH’TANDIR KÖTÜLÜKLER NEFSİNİZDENDİR’ buyuruyor. Başımıza gelen işlerin kendi tercihlerimizden kaynaklandığını biliyoruz ama bazen hiçbir tercihimiz olmadan başımıza kötülükler  gelebiliyor gibi görünüyor. Başımıza gelen kötülükler eğer kendi tercihlerimizden dolayı ise ve geçmişte bunu tetikleyecek bir tercih yapmadıysak bu kötülüğün nedeni kuantum yasalarına göre gelecekteki bir tercihimiz olmalı gibi görünüyor.

Bu gerçek Kuran’da Musa aleyhisselam kıssası anlatılan Taha suresinde de anlaşılabiliyor. Taha 40ta ‘Ey Musa buraya kaderin üzere geldin’ diyor ve Firavun’a git emri veriliyor. Buradan anlaşılıyor ki Musa’nın başından geçen bütün olaylar, yani bebekken sandala konması, firavunun sarayına alınması, burada büyütülmesi, günün birinde kazayla bir kıptiyi öldürmesi, Firavun’dan kaçması, Şuayb aleyhisselamı bulması, sonunda Tuva vadisinden geçmesi ve ilk vahiye orada muhatap olması Onun kaderi idi ki, kader onu gelecekteki Firavun’a karşı vereceği mücadeleye hazırlıyordu. Yani başından geçenler aslında gelecekteki durumundan kaynaklanıyordu. Burada da kuantum kanunlarında olduğu gibi bir ters nedensellik olduğu görülüyor.

Öyleyse kader nedir derseniz şöyle açıklarım :

Kader zaman üstü bir gerçektir. Geçmiş ve gelecek birbirleriyle alakalı olarak insanın hayatı bir dantela gibi örülür. Fakat bu dantela tamamıyla insanın göstereceği tercihlere, başarılara veya başarısızlıklara bağlıdır. Yapacağımız iyiliklere veya kötülüklere bağlıdır. Hatta doğduğumuz aile bile kendi karakterimizin ve gelecekte göstereceğimiz potansiyelimizin erken sonucudur. O halde kader konusunda Allah’ın bildiği kaderi neden yaşıyoruz denmez. Çünkü kader, zamandan bağımsız olarak bir bütündür. Ve kendi yaptıklarımızın bir sonucudur.

Ekran Alıntısı.PNG

48# ŞEYTANA, SECDE EMRİ VERİLMESEYDİ?

Soru: Şeytana secde et denmeseydi insana düşman olup bizi yoldan çıkarmaz mıydı?

Cevap: Şeytan’ın Allah’a yaptığı savunmaya dikkat edilirse insana karşı bir kibir ve kıskançlık içinde olduğu görülüyor. Bu kıskançlık o zaman ortaya çıkarılmış ve bize düşman olduğu belli olmuştur. Eğer o zaman ortaya çıkmasaydı Dünya’da zaten bize düşmanlık edeceği anlaşılıyor. Yani her durumda bize düşman olacaktı.

Soru: Peki şeytanın düşmanlık yapması engellenemezmiydi. Şeytanın bize musallat olmasındaki hikmet nedir?

Cevap:Elbetteki Allah Onu orada susturabilir, savunma yapmasına izin vermeyebilir veya direk Cehenneme gönderebilirdi. Şeytan insanları Allaha asi yaptıracağını iddia etti. Allah’da ona kıyamete kadar izin verdi. Kim sana uyarsa seninle birlikte cehenneme girecek diye buyurdu.

Allah’ın şeytanı insana musallat etmesinde veya buna izin vermesinde insan için büyük gayeler vardır. Şöyle ki:

Şeytan insanlar için bir zorluktur ve her zorluk insanı güçlendirir. İnsan şeytanların vesveselerini her yendiğinde ruhen ve zihnen bir kat daha olgunlaşır. Böylece Dünya’da gelişimini hızlandırmış olur.

Bunu şuna benzetebiliriz, askerler eğitimlerinde sürekli zorlu engeller bulunan maratonlara girerler. Bu engelleri aşmak onları sürekli güçlendirir. Veya öğrenciler sürekli zor sorularla gelecekteki yaşamları için eğitilirler. İyi olanlar yani yeterliliğini ispat edenler gelecekte daha iyi bir pozisyona gelirler.  Şeytanda bir engeldir veya zor bir sorudur,  insanın gelişimini hızlandırır.

Soru: Peki neden secde etmesi istendi?

Cevap: Secde itaatin sembolüdür. Meleklerden ve iblisten mutlak itaat etmeleri istendi. İnsanın üstünlüğü gösterildi. Malumdurki bir bakan bir kuruma genel müdür atadığında herkesin ona itaat etmesi beklenir.

Bu durumda müdüre itaatsizlik aslında onu atayan bakana itaatsizliktir.

Soru: Peki şeytanı neden göremiyorum?

Cevap : Melekler ve şeytan bizim bildiğimiz fizik kurallarıyla hareket etmezler. Geçen yüzyılda keşfedilen kuantum fiziği bile bütün fizik yasalarını alt üst etmiştir. Örneğin kuantum fiziği normal fiziğin aksine derki iki varlık istediği anda istediği kadar şekilde istediği yerde olabilir. Görünmeyebilir ve uzaklığın hiçbir önemi yok. Hatta zamanın kurallarını, kesinliğin kurallarını, mekaniğin kurallarını hiçe sayar.

Evren hiçte bizim sandığımız kadar basit kurallarla işlemiyor. Şeytanın ve meleklerin ne gibi özellikleri vardır ve insanlarla nasıl değişik kanunlarla etkileşime giriyorlar bilemiyoruz.

Şu ana kadar insanlığın elde ettiği bilgi daha derinlerdeki bilgilerin işaretidir ve insan herşeyi görebileceğini zannederek cehaletini koyulaştırmamalıdır.

Beğeni ve yorumlar bu paylaşımın insanlara ulaşım sayısını artırır. Şimdiden teşekkürler.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Resim1.jpg

47# ALLAH, KENDİSİNE İSYAN EDECEĞİMİ BİLDİĞİ HALDE BENİ NEDEN YARATTI?

Birincisi: Yokluktan varlık sahasına çıkmak en büyük nimettir. İnsanın sonsuza kadar var olma isteği vardır. Yokluğu sevmez. Bunu anlayan bir din büyüğü demişki; “ebedi cehennem bana yurt olsa bile yine de yok olmayı istemem

İkincisi: Allah, sınırsız bir irade vermediği kimseyi mesul etmez. Bu soruyu soran arkadaşların hâlâ yüzünü Allah’a dönme şansları devam ediyor. Eğer dönerlerse, Allah zaman üstünden onların döneceğini görmüş olacaktı, fakat her iki durumda da tercihlerine karışmaz, sorumluluk insana aittir.

Üçüncüsü: Allah kullarına Kuran’ında sürekli “ateşten sakının” diye emrederken, “kullarım rahmetimden ümidini kesmesin, Allah her suçu bağışlar” diye bildirirken Allah’ın senin yanmanı istediğini sanman hezeyandan başka bir şey değildir.

Çevrendeki ve bedenindeki nimetlere bakarsan Allah’ın keremini görürsün. Seni yakma amacı olsaydı direk yakardı, kimse de mani olamazdı.

Dördüncüsü: Bir ressam, yapacağı resmin son halini bilir ama biliyor diye yapmaktan vaz geçmez. Sanatını ortaya koyar.

Beşincisi: Asıl, Allah’ın geleceği bilmemesi bizim için felaket olurdu. O zaman nereye gittiği belli olmayan bir geminin içinde gibi olurduk.

Düşünsenize Dünya gemisindesiniz gelecekte bir yıldıza çarpacağınızdan, geminizin sahibi olan Allah’ın bile haberi yok. Bu insanlık için çok psikoloji bozucu bir durum olurdu.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

xcosmos2.jpg.pagespeed.ic.YrRNni3XUm

46# ALLAH’IN VARLIĞININ KANITLARI – 1

İnançsızlar Allah’ın varlığı için delilleriniz nedir deyip duruyorlar. Bu yeni yazı dizisinde Allah’ın varlığının kanıtlarını ara ara paylaşacağım.

Allah’ın varlığına dair kanıtlar dizisi devam ediyor. Bu yazı dizisine başlarken aklımdaki çok sayıda kanıtı kısa cümlelerle alt alta yazmak vardı. Sonradan hepsini tek tek açıklayarak yazmaya ve bir yazı dizisi oluşturmaya karar verdim.

Allah’ın varlığının kanıtları matematiksel işlemler gibi 2 artı 2 dört tarzında sunulmaz ve Allah’ın varlığı böyle ispat edilmez. Herkesi inanmaya mecbur bırakacak derecede kanıtları sunmak Yaratıcının kendi de istememiştir. O’nun kanıtları sayısızdır ama ancak derinlemesine düşünen kişiler tarafından anlaşılabilir.

Bizim burada verdiğimiz kanıtların bir tanesi bile düşünen ve ideolojik olarak hemen reddetmeye meyilli olmayan herkes için ufuk açıcıdır ve kişiyi Yaratıcısına götürebilir. Fakat inanmak istemeyen yine de inanmamak için bahane uyduracaktır.

Bilimin gerçeği arama yöntemlerinden bir tanesi ise elde ettiği küçük delilleri birleştirip sonuca gitmesidir. Örneğin moleküler biyolojideki kanıtların çoğu bu türdendir. Yani, yeni bir molekülü bulduğunu açıklayan kişiler çoğunlukla o molekülü görmemiştir bile.

Fakat izleri, işaretleri takip ederek bulduğunu açıklar. Örneğin DNA yapısı 65 yıl önce açıklanmasına rağmen DNA’nın henüz net bir resmi bile çekilmemiştir. Yani DNA yapısını yakından gören hiçkimse yoktur. Buna rağmen ideolojik bir durum olmadığı için hiçkimse bu yapıya itiraz etmez. Biyolojideki çoğu buluş bu şekilde olmuştur ve insanlar «bana bunu göster veya beni mecbur edecek derecede ispat et» demez. Fakat sunulan küçük kanıtlar birleşince kesin kanıt olurlar. Bu yazı dizisindeki metodumuzda bu olacak. Kanıtlar tek tek kimseyi mecbur edecek derecede Allah’ı kimseye gösteremez.

1.Delilim: Bebeklerdir.

Eğer bir inançsız iseniz ve evrenin vahşi bir yer olduğunu ve Dünyanın yalnızca güçlülerin Dünyası olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu önermeniz mantıken doğru, yani eğer Allah olmasaydı böyle olması gerekirdi fakat eğer bu kanunu delen kuvvetli kanıtlar varsa Allah’ın varlığı kaçınılmaz olur. Şöyle ki;

Bebeklerin Dünya’da büyüklerden daha nazlı ve korunaklı ve güzel rızıklarla şefkat içinde büyütülmelerine bakın.

Bebekler doğduklarında anneden aldıkları antikorlar sayesinde hastalıklara karşı çocuklardan daha da korunaklıdırlar. Kolay kolay viral bir enfeksiyona yakalanmazlar.

Bebeklere verilen güzellik ve şirinlik sayesinde bakımları ne kadar zor olsa da ebeveynlerini etraflarında kendilerine pervane ederler. Öyleyse onların özenle korunması hem şirin oluşlarını hemde büyüklerin kalplerinde  onlara karşı  şefkat hissinin olmasını gerektirir. Oysa evrende bencillik ve hayatta kalma dürtüsünün içinden yavrulara özel muamele ve bir ayrıcalık tanıma da nereden çıkmış.

Yavrular neden en güzel, içimi yumuşak, besleyici gıda olan süt ile beslenirler. Bebekler büyüdükçe bu ekstra korumanın ve şefkatin etkiside giderek zayıflıyor tabi.

Evet aklınızı bir kenara koymadan yerli yerince düşündüğünüz zaman bebeklere şefkat eden, onların korunmaları için ayrıcalık yapan bir Allah’ın varlığını göreceksiniz.

2. Delilim ise canlıların neslinin devam etmesi yönünde kolaylıklar sağlanmasıdır.

Eşeyli üreme yoluyla çoğalan canlıların üreme eylemlerinden büyük bir lezzet aldığını biliyoruz. Öyle ki bu lezzet çoğu zaman insana diğer lezzetleri unutturur. Yani çoğu canlı, bu lezzet için diğer bütün keyif aldıklarını geride bırakabilir.

Eğer üreme için böyle bir lezzet olmamış olsaydı ne olacaktı?

Cevap: Canlı türleri bugünlere muhtemelen ulaşamamış olacaktı.

Eğer bugün yeryüzünde yaygın bir canlılık çeşidi ve sayısı varsa bunun en büyük sebebi üreme için verilen peşin lezzettir.

Canlılığın çoğalması ise, ancak kendi sanatını canlılar üzerinde izleyen Allah’ın istediği bir olgudur. Canlılara verilen en önemli lezzetin yaşamın ve çoğalma dürtüsünün devamı için verilmiş olması bir tesadüf değildir.

Üreme konusuyla alakalı olarak,

  1. eşeyli canlıların erkek ve dişi olarak ayrı yaratılması;
  2. birinin vücudunda üreyen sıvının ancak diğerinin sıvısı ile bir anlam kazanması;
  3. bedenlerindeki farka rağmen anatomik uyum;
  4. karşı cinsiyet ile münasebetlerin kopmaması için hormonların insanı zorlaması;
  5. kalplere, karşı cinsiyete yönelik bir sevgi konulması,
  6. insanı mutlu eden en önemli şeyin bir aile olduğu ve ailenin cinsiyet farklılığıyla çok daha güzel temin edildiği

gerçekleri birer kanıttır, ayettir. Bu kanıtlar nesillerin devam etmesini ve duygu sahibi canlıların bir eşle gönüllerinin yatışmasını isteyen biri tarafından dizayn edildiğini gösterir ve tesadüf olamayacağı açıktır.

O’nun açık belgelerinden biri de, size kendinizden eşler yaratmasıdır ki, onlarla sükûnet bulup huzura kavuşursunuz. Aranızda sevgi ve rahmet meydana getirmiştir. Şüphesiz ki bunda düşünebilen bir millet için öğütler, ibretler ve deliller vardır. Rum 21

3. kanıtım DÜZEN’dir.

Aslında bu konu çok detaylı yazılabilecek bir konu. Fiziğin, Kimyanın, Biyolojinin, matematiğin düzenleri için ayrı ayrı birer kitap yazılabilir. Zaten bu konularda yazılan bütün kitaplarda evrende bir düzen olduğu için yazılmıştır. Öyleyse kısa bir özet halinde DÜZEN kanıtına bakalım.

Kendimize bakalım: Vücudunuz sistemlere ayrılmış.

Sistemleri oluşturan ayrı ayrı organlar karşılıklı dayanışma ve görev bölüşümü içindeler.

Bu organların her birinin ayrı bir dokusu var.

Dokuları inceleyen bilim dalına ise histoloji deniyor.

Dokular hücrelerden oluşmuş.

Kas hücresi farklı, epitel hücre farklı, sinir hücresi farklı, yani farklı hücrelerin farklı işleyiş tarzları var.

Vücudumuzun düzenine metabolizma deniliyor. Metabolizma içinde biyolojik saatler var. Senin haberin olmadan zamanı gelince salgılanan hormonlar, yediklerini uygun yerlere gönderip büyümeyi ve gelişmeyi sağlayan mekanizmalar var.

Bütün metabolizmayı senin yerine senden habersiz düzenleyen bir beynin ve dokuları sürekli besleyip temizleyen bir kalp damar dolaşım sistemin var. Neyse biyoloji bir okyanustur, henüz sırlarının denizde bir damlasına ulaşabilmiş değiliz. Her yıl biyoloji için yazılan milyonlarca sayfa bilimsel makale bunun kanıtıdır.

”Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?”(İnfitar suresi, ayet 7-8)

Yeryüzüne bakalım:

Yeryüzünde su döngüsü var. Denizlerin buharlaşıp yağmur olarak yeryüzüne hayat dağıtması var. Mevsim döngüsü var. Mevsimler düzenli olduğu için her sene hangi tarihte ne olacağını biliyorsun.

Bitkilerin yayılması, ölmesi fakat kaybolmayıp tekrar dirilmeleri var. Hayvan aleminin bir dengesi var. Bu dengeye ekolojik denge deniliyor. İnsan bu ekolojik zincirin bir halkasına müdahale ettiğinde çoğu zaman felaketler ortaya çıkıyor.

Fakat bu oluşturduğunuz felaketleri tamir eden yeniden düzene sokan mekanizmalar var. Siz ne kadar ozon tabakasını delseniz de o kendini onarıyor. Fakat tabi ki onunda bir dayanma gücü var. Tıpkı bedeninize verdiğiniz zararlar bir yere kadar tamir edilebildiği gibi, Dünya’da kendini bir yere kadar tamir edebiliyor.

“Yeryüzünde birbirine komşu toprak parçaları, üzüm bağları, ekin tarlaları, hurma ağaçları vardır. Bütün bunlar bir suyla sulanır. Ama tatları birbirinden farklıdır. Bunlarda aklını kullanan kimseler için (Allah’ın varlığını gösteren deliller vardır”(Ra’d suresi ayet 4)

Gökyüzüne bakalım:

Mevsimlerin sürekliliği, gece ve gündüzün birbirini düzen içinde takip edip bir saniye bile şaşmamaları, Gezegenlerin ve yıldızların yörüngelerinde sorunsuz dönmeleri, Eğer bir çarpışma olursa bu çarpışmadan yine yeniden bir düzen kurulması, yıldızların galaktik düzenimizi oluşturması, galaksimizin diğer onlarca galaksi ile birlikte yerel grup  adı verilen yapıyı oluşturması ve bu yapının da 2000 tane galaksi içeren başak kümesi içinde bir düzen içinde varlığını devam ettirmesi.

Bu tür muazzam büyük yapıların evrenin dokusunu oluşturması. Evrende muazzam bir enerji varlığına rağmen maddenin kendini koruması.

Evrende düzeni gösteren fizik sabitlerinin ve kanunlarının bulunması… daha ne kadar çok sayılabilir. Bütün bunlar evrenin düzenini anlatmak için sadece bir özet.

Peki evimizi 3 gün düzeltmezsek bir dağınıklık ve düzensizliğe gittiği halde, vücudumuzu bir hafta yıkamazsak kokuşma başladığı halde evrendeki düzen neden bitmiyor? Neden sürekli yeni düzenler doğuyor.

Evini düzenli görsen, bu düzenin ancak bilinçli bir irade tarafından örneğin annen tarafından düzenlendiğini anlarsın da, senin evinden çok daha muhteşem şu bedenindeki, dünyandaki, evrenindeki düzenin sahipsiz, tesadüfen olduğuna nasıl inanırsın?

Dediğimiz gibi ateizm bunları görmek istemez. Çünkü ateizm psikolojiktir. Önce inançsız olur, sonra oturur delil ararsa işte böyle mantığın dışına çıkıp, Varlığı evrenin varlığından daha açık olan Allah’ı göremez hale gelir.

Not: Herşeyin bilimsel açıklaması var öyleyse Allah yoktur diye komik bir argümana girişmeyin. Çünkü bilim, zaten Allah’ın yaratma düzeninin anlaşılmasıdır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Resim1

45# GÖKLERİN VE YERİN 6 GÜNDE YARATILMASI NE DEMEKTİR?

2013 yılında bilim insanlarının yaptığı hesaplamalara göre evren %99.6 kesinlik ihtimaliyle düzdür. Yani her yöne doğru genişleyen daire şeklindeki bir kağıt gibi düz.

Bir nevi galaksi görünümünün çok büyük ölçeklerdeki şekli gibi.

Evrende bütün yapıların kendi ekseni etrafında döndüğünü ve hiçbir yapının hareketsiz olmadığını biliyoruz. Bilim insanları evrenin de aynı şekilde kendi etrafında döndüğünü bildiriyor.

Bilindiği gibi ‘GÜN’ tabiri Dünya’nın kendi etrafında bir kez dönmesini ifade eder ve 

buna 1 Dünya günü denir. Bütün gezegenlerin günü farklıdır. Jüpiter’de bir gün 9 saat 50 dakika iken bir yıl 4332 gündür. Satürn’de gün uzunluğu 10 saat 14 dakika iken yıl uzunluğu 10759 güne yani yaklaşık 29,5 Dünya yılına tekabül eder. Uranüs’ün bir günü 17 saat 14 dakika, bir yılı 30681 gün, yani 84 Dünya  yılıdır. 

Güneş kendi etrafındaki bir tam turunu ise tam 25 Dünya gününde yapar. Galaksimizin etrafındaki bir tam turunu ise 225 milyon Dünya  yılında yapar. Güneşin 4.6 milyar yaşında olduğunu düşünürsek şu ana kadar 20’ye yakın tam tur yapmıştır. 

Yani günler ve yıllar tabiri hangi yapıyla alakalı konuştuğunuza göre değişir. Ayette göklerin ve yerin yani evrenin ve Dünya’nın oluşumunun 6 günde yaratıldığı belirtiliyor. Öyleyse evrenin başlangıcından Dünya’nın oluşumuna kadar 6 evren günü geçmiştir. Yani Kuran’a göre evren kendi etrafında 6 tur yapmıştır.  Bilim henüz kaç tur yaptığını çözemedi. Çözdüğü zaman Kuran’ın yeni mucizesine hep beraber tanık olacağız. Kuşkum yok.

Ve andolsun ki, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattık. Ve Bize (hiç)bir yorgunluk dokunmadı. KAF 38

Bazı sitelerde ayetten kastın 6 devir olduğu yazar. Bu tür belirsiz açıklamalar yeterince araştırma yapılmamış eksik açıklamalardır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Resim1

44# KALP DÜŞÜNÜR MÜ? KURAN VE BİLİM BU KONUDA NE DİYOR?

Ateist sitelerde bir yaygaradır kopuyor. Vay efendim, Kur’an kalp için düşünme organı demiş fakat kalp sadece kan pompalarmış, düşünce organı sadece beyinmiş. Bunun için aşağıdaki ayetleri gösterirler.

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler kör olur. ” Hac 46

”Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?” Muhammed 24

Bu soruları açıklamak isteyen sitelere göz gezdirdiğimde, Kuran’ın bu ayetlerde beyni kast etmiş olduğunu savunduklarını gördüm. Müslümanların bu açıklamaları da üzüntü verici. Çünkü böyle bir soruya en azından şöyle cevap vermeleri gerekirdi: “Kuran kalp düşünür demişse öyledir, ileride bilim bunu ortaya çıkaracaktır.” Evet, eğer bilimsel makaleleri bir tarayıp bakmaya üşeniyorlarsa en azından Kuran’a karşı böyle bir teslimiyet göstermeleri gerekirdi. Çünkü bu güne kadar Kuran zaten onlarca mucizesini insanlara göstermişti. Elbette ki Kuran bunda da haklı çıkacaktı. Ayrıca bir ayette ben göstereyim:

Göğüslerinde düşmanlıktan ne varsa söküp atmışızdır. Araf 43

Burada da düşmanlık duygusunun göğüste bulunduğu söyleniyor. O halde bu kadar ayetten sonra Kuran’ın kalp derken beyni kast ettiğini nasıl iddia edebilirsiniz?

Neyse lafı uzatmadan konuya gelelim. Bilimsel literatürleri bir taradım ve bulduğum sonuçlar şöyle:

Kalp ve beyin arasındaki ilişkiyi inceleyen geniş kapsamlı bir çalışmada, HeartMath (Kalp matematiği) enstitüsünden Dr. Rollin McCraty  ve ekibi, kalp ve beynin nasıl senkronize hareket ettiklerini detaylıca anlatmışlardır. [1] Beyinde düşünce sırasında açığa çıkan elektromanyetik dalgaların beynin düşünce işlemlerinde önemli görevleri olduğu bilindiği gibi, aynı şekilde duygu durumlarına göre kalbin elektrokardiyogram yapılarının değiştiğini ve bu bulguların tekrar edilebilir olduğunu bildirmişlerdir. Her duygu durumu ile birlikte kalbin ayrı bir ritme girdiğini belirtmişlerdir. Kalp ritmini çeşitli sinyal parametrelerinin formüle edilmesiyle bulmuşlardır ve bu kalp vuruş sayısından farklıdır.

106 sayfalık yazılarının hepsini veremeyeceğim için burada özet olarak bazı cümlelerini tercüme edeceğim:

“Kalbin beyin ve bedenle iletişim kurduğu ana yollar hakkındaki bu çalışmamız, kalbin ürettiği sinyallerin duygusal deneyimleri sürekli olarak nasıl bilgilendirdiğini ve bilişsel işlevi nasıl etkilediğini gösterir…

Kalp, vücut fonksiyonları için gerekli olan sistem bilgisinin tutarlı bir bütün olarak üretilmesinde ve aktarılmasında merkezi bir rol oynar. Bu önermeyi destekleyen çok sayıda kanıt vardır: Kalp, vücuttaki ritmik bilginin en tutarlı ve dinamik jeneratörüdür; onun kendi sinir sistemi, beyinden bağımsız olarak çalışan karmaşık bir bilgi şifreleme ve işleme merkezidir; kalp çoklu vücut sistemlerinde işlev görür ve böylece sistemler arasında ve tüm vücut boyunca bilgileri entegre etmek ve iletmek için benzersiz bir şekilde konumlanır; ve tüm bedensel organlar içinden kalp, beyinle en geniş iletişim ağına sahiptir. Daha sonra açıklanacağı gibi, kalp sinyalleri sadece beyindeki homeostatik düzenleyici merkezleri etkilemekle kalmaz, aynı zamanda algısal, bilişsel ve duygusal işlemede yer alan daha yüksek beyin merkezlerinin aktivitesini de etkiler, dolayısıyla davranış ve  deneyimlerimizin birçok ve çeşitli yönlerini etkiler.”

Başka bir araştırma, kalbin beyinden önce bilgiyi işlediğini ve bu sezgisel bilgiyi merkezi sinir sistemi aracılığıyla beyne gönderdiğini bildirir. [2] Bir çalışmada deneklere uyarıcı fotoğraflar göstermişler ve kalp dalgalarının beyin dalgalarından önce oluştuğunu ve beyne iletildiğini belirlemişlerdir. [3] Başka bir çalışmada, bir Rulet oyunu oynarken katılımcılar izlenmiştir: Kalp dalgalarının, katılımcılara iyi ya da kötü bir bahse ilişkin bir gösterge vermesi için değiştiğini gözlemlemişlerdir. Katılımcıların iç kalp tepkileriyle daha uyumlu olmaları halinde, daha iyi bahis seçimleri yapmış oldukları gözlenmiştir. [4] Bu da eskiden beri söylenen kalbinin sesini dinle sözünün hiç te küçümsenmeyecek olduğunu gösteriyor.

Nörokardiyoloji uzmanları beyin ve kalp arasındaki bağlantıyı son 20 yıldır artan oranda araştırıyor. “Şu andaki tespitlere göre Kalplerin manyetik enerjisinin, beyin tarafından üretilenlerden 100 kat daha güçlü olduğu bulunmuştur. Buna ek olarak, kalplerimizin çok zeki olduğunu gösteren “kalplerin kendi beyni” veya “kalp-beyni (heart-brain)” olarak da adlandırılan “nöral hücreler” olarak adlandırılan beyin hücrelerini içerdiklerini bildiren çok sayıda araştırma var. [2, 5-8]”

Araştırmalar, kalbin sinir sisteminin, beynin ön korteksini etkilediğini [1, 9, 10], beynin motor korteksini etkilediğini [11], dikkati ve motivasyonu sağladığını [12], bilişi ve hafızayı [13] ve duyguları [14] etkilediğini bildirmişlerdir. [6] Ağrılı bir olaya maruz kalındığında kalpten gönderilen sinyallerin beyinde ağrı algısı oluşturmuş olduğu yapılan klinik çalışmalarla ortaya konmuştur. [1, 15] Bu yüzden araştırmacılar ağrının seviyesinin ölçümü için kalpten çıkan sinyallerin kullanılmasını önermişlerdir. [1] Kalp sinyallerinin dua etme anındaki sonuçları Edward tarafından yayınlanmıştır. Bu çalışmaya göre dua, kalp sinyalleri ile çok yakından ilişkilidir, dua edenlerde psikolojik iyileşme, beyin-kalp tutarlılığı olduğu ortaya konmuştur. [16] Mc Carty 2015 yılında yayınladığı çalışmasıyla duygular ile kalp sinyallerinin bağlantısını gösterdiğini bildirmiştir. [6] Whitney kendi tez çalışmasında kalbin, duyguları, düşünceleri ve aklı düzenleyen bir organ olduğunu bildirmiştir. [17] Kalbin haritası isimli bu tez çalışması okumaya değerdir. Armour ise kalp nöron yumaklarının ön korteksi ve böylece duyguları etkilediğini, bunun için nörotransmitterler benzeri bir yol kullandığını bildirmiştir. [18]

Aşağıdaki şekil McCarty 2015’ten alınmıştır ve beyin ile kalp arasındaki etkileşim yollarını göstermek için çizilmiştir.

kalp.PNG

Düşüncenin kalple bir alakasının olduğunu, aşırı stres ve bozulmuş psikolojinin kalp üzerinde yoğun baskı oluşturması ve kalp krizlerini tetiklemesinin nedeni son dönem araştırmacılarının ilgi alanı olmuştur. [19, 20] Bu yeni araştırmalar kalbin ve beynin otonom sinirlerinin çok yoğun bir etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. Bu otonom sinirlerin beyinden kalbe sinyal gönderdiği gibi kalpten beyne de sinyaller gönderdiği ve bazı bölgeleri düzenlediği tespit edilmiştir. [19]  Örneğin bir araştırma kalpte myositolizis oluşmasının tamamen beyinle arasında olan sinyallerden kaynaklandığını bildirmiştir. [21] Başka araştırmalar, kalp sinyallerinin insanın düşüncelerini, içinde bulunduğu stresi, depresyonu yansıttığını ve depresyon seviyesini ölçmek için kullanılabileceğini göstermiştir. [22, 23] Ayrıca anksiyete, depresyon, kızgınlık zamanlarında kalp ritimlerinde olumsuz değişimler görüldüğü ve bunun da kalp kriziyle sonuçlanabileceği bildirilmiştir. [24] Ayrıca Kore Seul Üniversitesinden Dr. Keun ve ekibi meditasyon sırasında olumlu düşüncelerin kalp ritmini düzenleyerek beyin dalgaları üzerinde olumlu iyileştirici etkiler yaptığını bildirmişlerdir. [25] Umetani ve ekibi ise yaşa bağlı olarak kalp sinyalleri düzensizliğinin beyin hücrelerinin ölümünü gösterdiğini bildirmiştir. [26]

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. McCraty, R., et al., The Coherent Heart Heart-Brain Interactions, Psychophysiological Coherence, and the Emergence of System-Wide Order. Integral Review: A Transdisciplinary & Transcultural Journal for New Thought, Research, & Praxis, 2009. 5(2).
  2. Shaffer, F., R. McCraty, and C.L. Zerr, A healthy heart is not a metronome: an integrative review of the heart’s anatomy and heart rate variability. Frontiers in psychology, 2014. 5: p. 1040.
  3. McCraty, R., M. Atkinson, and R.T. Bradley, Electrophysiological evidence of intuition: Part 1. The surprising role of the heart. The Journal of Alternative & Complementary Medicine, 2004. 10(1): p. 133-143.
  4. McCraty, R. and M. Atkinson, Electrophysiology of intuition: pre-stimulus responses in group and individual participants using a Roulette paradigm. Global advances in health and medicine, 2014. 3(2): p. 16-27.
  5. Goldstein, D.S., Neuroscience and heart-brain medicine: the year in review. Cleveland Clinic journal of medicine, 2010. 77(0 3): p. S34.
  6. McCraty, R. and F. Shaffer, Heart rate variability: new perspectives on physiological mechanisms, assessment of self-regulatory capacity, and health risk. Global Advances in Health and Medicine, 2015. 4(1): p. 46-61.
  7. Armour, J.A., Anatomy and function of the intrathoracic neurons regulating the mammalian heart. Reflex control of the circulation, 1991: p. 1-37.
  8. Armour, J.A., Potential clinical relevance of the ‘little brain’on the mammalian heart. Experimental Physiology, 2008. 93(2): p. 165-176.
  9. McCraty, R., M. Atkinson, and R.T. Bradley, Electrophysiological evidence of intuition: Part 2. A system-wide process? The Journal of Alternative & Complementary Medicine, 2004. 10(2): p. 325-336.
  10. Lane, R., et al., 21. Activity in medial prefrontal cortex correlates with vagal component of heart rate variability during emotion. Brain and cognition, 2001. 47(1-2): p. 97-100.
  11. Svensson, T. and P. Thoren, Brain noradrenergic neurons in the locus coeruleus: inhibition by blood volume load through vagal afferents. Brain Research, 1979. 172(1): p. 174-178.
  12. Schandry, R. and P. Montoya, Event-related brain potentials and the processing of cardiac activity. Biological psychology, 1996. 42(1-2): p. 75-85.
  13. Hassert, D., T. Miyashita, and C. Williams, The effects of peripheral vagal nerve stimulation at a memory-modulating intensity on norepinephrine output in the basolateral amygdala. Behavioral neuroscience, 2004. 118(1): p. 79.
  14. Zhang, J.-X., R.M. Harper, and R.C. Frysinger, Respiratory modulation of neuronal discharge in the central nucleus of the amygdala during sleep and waking states. Experimental Neurology, 1986. 91(1): p. 193-207.
  15. Shao, S., et al., Effect of pain perception on the heartbeat evoked potential. Clinical neurophysiology, 2011. 122(9): p. 1838-1845.
  16. Edwards, S.D. and D.J. Edwards, Contemplative investigation into Christ consciousness with Heart Prayer and HeartMath practices. HTS Theological Studies, 2017. 73(3): p. 1-5.
  17. Whitney, A., Map of the Heart: An East-West Understanding of Heart Intelligence and its Application in Counseling Psychology. 2017, California Institute of Integral Studies.
  18. Armour, J.A. and J.L. Ardell, Basic and clinical neurocardiology. 2004: Oxford University Press.
  19. Taggart, P., H. Critchley, and P. Lambiase, Heart–brain interactions in cardiac arrhythmia. Heart, 2011: p. hrt. 2010.209304.
  20. Vaccarino, V., et al., Depressive symptoms and risk of functional decline and death in patients with heart failure. Journal of the American College of Cardiology, 2001. 38(1): p. 199-205.
  21. Greenhoot, J.H. and D.D. Reichenbach, Cardiac injury and subarachnoid hemorrhage: a clinical, pathological, and physiological correlation. Journal of neurosurgery, 1969. 30(5): p. 521-531.
  22. Thayer, J.F., et al., A meta-analysis of heart rate variability and neuroimaging studies: implications for heart rate variability as a marker of stress and health. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 2012. 36(2): p. 747-756.
  23. Smith, T.W., et al., Matters of the variable heart: Respiratory sinus arrhythmia response to marital interaction and associations with marital quality. Journal of Personality and Social Psychology, 2011. 100(1): p. 103.
  24. Sirois, B.C. and M.M. Burg, Negative emotion and coronary heart disease: A review. Behavior modification, 2003. 27(1): p. 83-102.
  25. Kim, D., et al., Dynamic correlations between heart and brain rhythm during Autogenic meditation. Frontiers in human neuroscience, 2013. 7: p. 414.
  26. Umetani, K., et al., Twenty-four hour time domain heart rate variability and heart rate: relations to age and gender over nine decades. Journal of the American College of Cardiology, 1998. 31(3): p. 593-601.

4

43# EŞCİNSELLİK GENETİK MİDİR YOKSA TERCİHMİDİR?

Cinsiyet bozukluklarına lgbt ismi verilir. Literatürde böyle bireylere de lgbt bireyler denir. Açılımı ise lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Lezbiyenlik cinsel olarak kadının kadını tercih etmesidir. Herhangi vücutsal bir bozukluğu ifade etmez. Gey kavramı ise erkeğin cinsel olarak erkeklere yakınlaşması olayıdır ki bu da lezbiyenlik gibi fiziki bir kusuru ifade etmez. Biseksüellik, her iki cinsiyetten olan insanlara karşı cinsel olarak ilgi duyma, ve onlarla duygusal veya cinsel bir ilişki içine girme potansiyelidir. Biseksüel bir kimse her iki cinse de aynı ölçüde ilgi duymayabilir, ve bu ilginin derecesi zaman içinde değişebilir. Transeksüel sendromu, dünya çapında üniversite hastaneleri tarafından tedavi edilen, doğuştan olan tıbbi bir durumdur. Maalesef transseksüel bireyler kendi tercihleri olmadığı halde cinsiyetleri yüzünden toplumda yalnızlığa itilmekte, psikolojik ve fiziksel şiddet görmekte, cinsel istismarlara maruz kalmaktadırlar. Bu durumu onun bir ayıbı veya kusuru olarak görülmemesi gerekirken, toplum tarafından ömür boyu taşıyacağı bir kambur olarak omuzlarına yüklenmektedir. Bunun sonucu olarak böyle kişilerin sonu çoğu zaman cinayet veya intiharla bitmekte veya toplum tarafından dışlanınca yaşamını devam ettirmek için kendiyle aynı durumda olanlarla birlikte fuhuş yoluna gitmektedir. Bu da toplumsal anlayış ve şefkatımızın henüz yeterince gelişemediği fakat toplumsal bencilliğimizin iyi gelişmiş olduğunu göstermektedir.

İnsanlarda cinsi aktiflik 10 yaşında başladığına dair bilimsel kanıtlar vardır. Bu dönemde veya biraz daha geç dönemlerde ki yanlış yönlendirmeler (örneğin arkadaş ortamı v.s.) eşcinselliğe neden olabilmektedir. O yüzden bu dönemlerde doğru rehberlik şarttır. [1] Kaldı ki böyle geç çocukluk ve erken ergenlik dönemlerinde insan sadece cinsel tercihleri açısından değil her türlü yönlendirmeye açıktır ve gelecekteki tercihlerinin oluşumunda önemli paya sahiptir. Örneğin bu dönemde çocuklar, özentiden dolayı uyuşturucu ve sigaraya alıştırılması, bilgisayar oyunu bağımlısı olması gibi birçok bağımlılık türlerine alışabilmektedirler. Gelecekte kullanacağı ve bağımlı olacağı çoğu zevklerini bu dönemdeki yönlendirmelerle edinirler. Eşcinsellik alışkanlığının kazanılmasında etkili diğer önemli bir faktör ise geleneksel aile yapısının yeterince korunamamasıdır. Çocuklar üzerinde şefkatli ve ilgili bir baba bulunmayışı, geleneksellikten uzaklaşma da eşcinselliğe zemin hazırlayıcı sebeplerdendir. 10 yaş civarında bu işin sakıncalı olduğunun anlatılması çocukların zihninde bir tiksinti uyandıracaktır ve eşcinsellik riskini azaltacaktır. Çocuklara bir örnek olarak Lut kavmi anlatılabilir. Buna rağmen çocukları bu işe bulaşmış ebeveynler öfke ve dışlamak yerine bir uzmandan yardım almalıdırlar. Dışlama yoluna gidilmesi ise genci iyice bu işin içine itecektir ve psikolojik sorunlar geliştirmesine neden olacaktır. [1]

Amerika’da 1948 yılında yayınlanmış bir çalışmaya göre erişkin erkeklerin % 37’si hayatında en az bir kere eşcinsel ilişiki yaşamıştır, fakat eşcinselliğe devam edenlerin oranı % 4 olmuştur. [2] Bu bulgu gösteriyor ki eşcinsellik meraktan kaynaklanıyor ve istenirse terk edilebiliyor.

İnsan haklarına göre tüm insanlar için geçerli olan en temel insan hakkı, insanın doğarken seçemediği milliyetinden, renginden, cinsiyetinden dolayı ayrımcılığa uğramamasıdır. Kişinin cinsiyeti ile beraber, kendi cinsel kimliğine yönelik algısını da doğuştan getirdiği düşünülmektedir. Buna göre kişi, cinsiyet yönelimini karşıt cinsiyete mi yoksa kendi cinsiyetine mi yapacağını sonradan seçemez. Bu duygu doğuştan gelir. Cinsel yönelim, insanın doğasından kaynaklanan bir duygu olarak kabul edildiği için kişinin farklı cinsel yönelimlerinden dolayı ayrımcılığa uğraması, kişilik haklarına saldırı ve insan haklarını ihlal olarak kabul edilmektedir (Ataman, 2009). Eşcinsellerin en önemli sloganı “eşcinselliği biz seçmedik”dir. Eşcinselliği insan hakkı olarak kabul edenlere göre, insanın karşıt cinse duyduğu ilgi doğuştan gelen doğal bir duygu ise, bazı kişilerin karşıt cinse değil de kendi cinsine yönelik duygusu da o derece doğaldır. Bu nedenle, bir eşcinselin değişmesini istemek, kişiliğini değiştirmesini istemek ile eş değer olduğu düşünülmektedir.

Eşcinsellik en çok Avrupa ve Amerika’da bütün meslek gruplarında bulunan insanlar arasında hızla yayılmıştır. Bunun doğal sonucu olarak eşcinselliğin doğal bir insani hak olarak görülmesi için akademik camia ve siyaset üzerinde baskılar artmış ve böylece seksenli yıllardan itibaren eşcinsellik hastalık olarak görülmekten çıkarılmıştır.

Eşcinselliğe olan karşıt tepkinin birbirinden uzak olan tüm kültürlerde, birbirinden bağımsız olarak eski zamanlardan beri görüldüğünü araştırmalar bildirmiştir. Peki, neredeyse her kültürün birbirinden habersiz olarak eşcinselliği itici ve ahlak dışı bulmasındaki temel sebep nedir? Galiba, insanlığın doğal olarak hoş görmediği bir durum olmasından kaynaklanmaktadır [3-6]

İnsan tabiatına aykırı yapılan davranışlar diğer insanları rahatsız eder. Böyle toplumlarda eşcinseller alışkanlıkları, bağımlılıkları ve vicdanları arasında kalır, daha sonra bağımlılığından kurtulamayacağını anlayınca vicdanını susturmak için kendi durumunu içselleştirmeye başlar.

PEKİ, EŞCİNSELLİK GENETİK MİDİR, DOĞUŞTAN MI GELİR?

Eşcinselliğin genetik olarak doğuştan mı geldiği yoksa sonradan kazanılan bir alışkanlık mı olduğu uzun zamandır araştırma konusu. Genetikçiler bu konuda geniş çaplı araştırmalar yapmasına rağmen şu ana kadar bir eşcinsellik geni bulamadılar. [7, 8] Kromozom X üzerinde Xq28 bölgesinde eşcinsellik ile ilişkili olabileceği düşünülen bir bölge olduğu bir çalışmada bildirildi, fakat daha sonraki çalışmalar bunu doğrulayamadı. [7] Yine ikiz kardeşler üzerinde yapılan çalışmalar bir eşcinselin ikiz kardeşinin de eşcinsel olma oranının %20 oranında olduğunu göstermiştir. [7, 8] Tabi bu rakamın tamamını genetik faktöre de veremeyiz, çünkü birlikte büyüyen ikiz kardeşlerin birbirlerini alışkanlıklar konusunda da etkileyeceğini unutmamalıyız. Eğer eşcinsellik doğuştan gelen genetik olarak kaçınılmaz bir sonuç olsa idi bu tür ikiz kardeşlerin her ikisinin de kaçınılmaz olarak eşcinsel olması gerekirdi. Şu ana kadar böyle bir genin bulunamayışı eşcinselliği yöneten kuvvetli ve karşı konulamaz bir genin bulunmadığını gösteriyor. Çünkü bir özelliği sağlayan kuvvetli genlerin bulunması çok kolaydır ve kısa sürede bulunur. Bilim insanları da artık eşcinsellik üzerinde etkili kuvvetli bir gen olmadığına kanaat getirmiştir ve doğuştan gelen genetik faktörler yerine sonradan kazanılan epigenetik faktörlerin daha etkili olduğu yönünde fikir birliği oluşmuştur. [8]

Fakat yatkınlık sağlayan düşük kuvvetli genler bir ihtimal olabilir. Çünkü her insan genetik olarak bir şeylere yatkın olabilir. Örneğin kimisi genetik olarak çok yemek yemeğe yatkındır, kimisi dedikoduya, kimisi bencilliğe yatkındır vs. Yatkınlıklar düşük kuvvetli genler tarafından meydana getirilir fakat bu yatkınlıklar kişi için bağlayıcı değildir ve karşı koyulabilir. Örneğin çok yemek yemeğe yatkın olduğu halde güzel görünmeye de yatkın olduğu için kendini diyete alan çok sayıda insan vardır. Buna rağmen şu ana kadar eşcinsellik üzerinde etkili olan düşük kuvvetli bir gen dahi tespit edilememiştir. Bunlar gösteriyor ki “eşcinselliğim doğuştan geliyor, kaçınılmaz” diye bir mazeret kabul edilemez.

Popülasyon genetiği açısından bakıldığında; genetik faktörlerin eşcinselliği oluşturmada ciddi bir etkisi olsa idi, buna neden olan genler uzun zaman önce doğal seçilimle yok olup giderdi. Çünkü eşcinsel bir ilişki ile üreme şansı olmadığı için, eşcinseller genlerini sonraki nesillere aktarmada eşcinsel olmayanlara göre çok daha zayıf kalacaklardı, böylece eşcinsellik zamanla tükenecekti. Eğer genlerin cinsel tercihler üzerinde bağlayıcı bir etkisi olsaydı böyle olması beklenirdi, çünkü bu tür insanlar karşıt cinsle birlikte olamayacak ve ister istemez hem cinsleriyle birlikte olacaktı. Bu yüzden popülasyondaki gen frekanslarının hızla düşmesi ve kaybolması gerekirdi.

EŞCİNSELLİĞİN PSİKOLOJİK TAHRİBATI

Eşcinselliğin psikolojik sağlık üzerindeki etkisini araştıran bir çalışmada, 1265 genç üzerinde araştırma yapılmıştır. Eşcinsellerin majör depresyon geçirme oranı %71 olarak bulunurken eşcinsel olmayanların depresyon oranı %38 olarak bulunmuştur. Anksiyete oranları ise aynı sırayla %28 ve %12’dir. [9]

Toplumdan soyutlanma, eşcinsel değilmiş gibi davranma, kendinden nefret etme ve utanma, eşcinselliğini ahlaki ve dini açıdan onaylamama, diğer eşcinsellere yönelik olumsuz tutumlar gibi kendini gösteren içselleştirilmiş homofobinin, kişinin ruh sağlığını olumsuz etkilediği düşünülmektedir [10-12]. Dolayısıyla eşcinsellik insanın psikolojik dünya’sını alt üst eden bir etmendir. Araştırmacılar, 190 gey, 81 biseksuel, 14109 heteroseksuel bireye ulaşarak yaptıkları çalışmada, duygu-durum bozuklugunu gey erkeklerde %42.3 olduğunu belirtmişlerdir. [13] ABD’de şehirlerde yaşayan 2172 gey ve biseksüel erkeğe telefonla ulaşarak yaptıkları çalışma sonucunda; katılımcıların %52’sinin keyif verici madde, %85’inin alkol kullandığını ve %12’sinin alkolle ilgili problemi olduğunu bildirmiştir [14]

Eşcinsellerin intihar oranları için Türkiye’de yapılmış bir çalışmada, eşcinsel katılımcıların dörtte biri (%26.7) intihar girişiminde bulunduklarını bildirdiler [15].

Çin’de 17106 eşcinsel genç üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Bu gençlerde intihar etme fikrinin oranını eşcinsel olanlar ve olmayanlar için sırasıyla %12.8 ve %8.1 olduğunu bildirmişlerdir. İntihar teşebbüsü oranlarını ise yine sırasıyla %4.0 ve %2.4 olarak belirtmişlerdir [16].

Amerika’da 14322 eşcinsel genç üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Bu gençlerde intihar etme fikrinin oranını eşcinsel olanlar ve olmayanlar için sırasıyla %17,2 ve %6,3 olduğunu bildirmişlerdir. İntihar teşebbüsü oranlarını ise yine sırasıyla %4.9 ve %1,6 olarak belirtmişlerdir [17]. Bu çalışmada eşcinsel bireylerin 3 kat daha fazla intihar düşüncesi ve eylemine sahip oldukları görülüyor.

Amerika’da 134 okulda 12,000 ergen üzerinde yapılan bir araştırmada eşcinsellerde intihar düşüncesi ve teşebbüsünün 2 kat fazla olduğu ayrıca depresyon ve alkol kullanımı oranlarının da fazla olduğu bildirildi [18].

İzlanda’da yapılan çalışma 3813 ergen genç üzerinde yürütülmüştür. Erkek eşcinsellerin 17 kat daha fazla, kız eşcinsellerin ise altı kat daha fazla intihar teşebbüsü gösterdiği bildirilmiştir [19].

Amerika’da 9. ve 12. Sınıf öğrencileri üzerinde yürütülen bir araştırma 21.927 ergen üzerinde yapılmıştır. Eşcinsel ergenlerin yarısının intihar düşüncesine sahip olduğu üçte birinin ise intihara teşebbüs ettiği tespit edilmiştir [20].

İngiltere’de 1285 eşcinsel üserinde yapılan araştırmanın sonucunda bunların % 43’ünde mental rahatsızlıklar tespit edilmiş ve %31’i intihara teşebbüs etmiştir. [21, 22]

Eşcinsellikle birlikte görülen depresyon, anksiyete, alkol ve madde kullanımları oranları hem yetişkinlerde hem ergenlerde fazladır [23]

Bir çalışmada, ilişki esnasında eşcinsellerin %85’inin alkol, %58’inin esrar, %20’sinin eroin kullandığı belirlendi. [24] Görüldüğü gibi bir yanlış alışkanlık bir diğerini doğuruyor veya insanın bozulan psikolojik ve ahlaki yapısı ile birlikte hepsi birbiri ardına gelebiliyor.

Eşcinsellerin yaşadıkları bu tür depresyon ve mental problemler çevre baskısı ve azınlık stresi ile açıklanmaya çalışılsa da bunlar en önemli etkenler değildir. Çünkü psikolojik rahatsızlıklar eşcinsellikten kaynaklanmıyor. Belki sıkıntı, stres ve mental rahatsızlıklar çarpık ilişkileri doğuruyor. İnsanlar, içinde bulunduğu depresyon ve anksiyeteden kurtulmak için her türlü zevki tatmak istiyorlar. Böyle insanlara toplum tarafından kültürel veya dini sebeplerle yasaklanmış zevkler daha cazip gelmektedir ve kendilerini her türlü kurala isyan eder bir şekilde çeşitli aşırılıklar içinde bulmaktadırlar. Bu aşırılıklar ise alkolde, uyuşturucuda, cinsel tercihlerde, sadistlikte vb. ortaya çıkmaktadır. Psikolojisini rahatlatmak için girdiği her yanlış ise geçici bir rahatlık sağlasa da ardından daha büyük bir üzüntü ve pişmanlık bırakmakta ve bu tür yanlış yönelimler içine giren insan bağımlılık kazanmaktadır. Bu bağımlılıktan da ciddi bir destek ve tedavi olmadan çıkamamakta, bir kısır döngü içinde hayatını psikolojik sorunlarıyla baş etmeye çalışarak tüketmektedir. Baş edemediği nokta da ise genel olarak intiharı bir çözüm olarak görmektedir.

EŞCİNSELLİĞE YÖNLENDİREN FAKTÖRLER

Bu faktörlerin başında aile bütünlüğünün sağlanamaması, çocuklara yeterli eğitim verilemesi ve çocukların arkadaş ortamlarında gördükleri eşcinsel yönelimlere duydukları merak sayılabilir. Örneğin, Çırakoğlu (2006) eşcinselliğe ilişkin dört farklı nedensel yükleme olduğunu bulmuştur. [25] Bunlar fiziksel ve/veya psikolojik bozukluklar, cinsel tercih, model alma ya da heyecan arayışı ve karşı cinsle ilişkilerde yaşanan sorunlar şeklinde özetlenebilir.

Bunların dışında, yine Göregenli ve Erel, yaş ve adil dünya inancı ile okula devam edenlerin bölüm (sosyal bilimler/fen bilimleri) ve sınıflarının da eşcinselliğe/biseksüelliğe yönelik tutumlarla ilişkili olduğunu bulmuşlardır. [26] Buna göre; bireylerin yaşları arttıkça ve üst sınıflara geçtikçe, homofobi düzeyleri azalmaktadır.

Eşcinselliğe karşı çıkanlar genelde iki grup olarak incelenebilir. Birinci grup otoriter, sosyal üstünlük yöneliminde, dinine bağlı, geleneksel cinsiyet rolleri ile yetişmiş kişilerin oluşturduğu gruptur. Bu kişiler eşcinselliğe daha çok geleneksel sebeplerden dolayı karşıdırlar. Eşcinselliğin psikolojik, fizyolojik, sosyolojik veya sağlık yönlerini çok bilmezler. Diğer grup ise eşcinselliğin bireysel ve toplumsal çapta etkilerini araştıran çalışmalara ve öngörülere dayalı olarak bilimsel bir temelde eşcinselliği zararlı bulan kişilerden oluşur.

EŞCİNSELLİĞİN SAĞLIK ÜZERİNE ETKİSİ

Eşcinsellerde heteroseksüellerden daha fazla görülen sağlık sorunları, intihar, sigara, alkol, madde kullanımı, depresyon, HIV/AIDS olarak saptanmıştır [3, 4, 6, 27]

HIV virüsünün yani AIDS hastalığının vajinal ya da anal birleşme ile geçtiği bilinmektedir.[28] İşin ilginç tarafı AIDS hastalığının ilk defa Amerika’da eşcinseller arasında tespit edilmiş olmasıdır. [29] Halen Amerika’da yapılan araştırmalar gösteriyor ki AIDS eşcinseller arasında yılda %8 oranında artıyor. [30] Anal yolla HIV enfeksiyonlarının daha hızlı bulaşmasının nedeni anal ve vajinal yolların immünohistolojik yapısının farklı olmasından kaynaklanıyor. [31] Ayrıca grup şeklinde yapılan birleşmelerde AIDS hızını artırmaktadır. [31] Aşağıdaki grafik Dünya çapında elde edilen verilerden hazırlanmış ve bilimsel olarak yayınlanmış bir grafiktir.

Grafik 1: Grafik Dünya çapında kıtalara göre AIDS hastalığının eşcinsellerde ve eşcinsel olmayanlarda görülme sıklığını belirtmektedir. Grafikten görüldüğüne göre eşcinsellerin AIDS taşıma oranı 3 ile 15 kat daha fazladır. (Beyrer, 2012 ‘den alınmıştır). [32]

a.PNG

Ayrıca 35 ülkenin verileri üzerinde yapılan bir incelemede 2004 yılından 2007 yılına kadar eşcinsellerde AIDS hastalığında % 26 artış saptandığı bildirilmiştir. [33] Eşcinsellerin oranı toplumda daha az olmasına rağmen 2016 yılında bir raporda yeni AIDS vakalarının % 53’ü eşcinsellerde görüldüğü bildirilmiştir. [34] Bu sağlık raporları eşcinselliğin AIDS hastalığını toplumda ne kadar hızla yaydığını göstermektedir.

Ayrıca eşcinseller diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkları da daha fazla taşırlar. Yapılan bir çalışmada 564 eşcinsel erkeğin %13’ünde bel soğukluğu (gonore) veya frengi (sifilis) gibi cinsel hastalıklarının olduğu tespit edilmiştir. [35]

Ayrıca eşcinselliğin hayvanlarda da görülmesi normal birşey olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü hayvanlarda ensest ilişkilerde var. Yani birey kendi annesiyle veya kızkardeşi ile de çiftleşmekten kaçınmıyor. Ayrıca eşcinsellik davranışı gösteren hayvanlarda hormonel veya anatomik olarak bir farklılık tesbit edilmemiştir. [36] Yine eşcinsellik hayvanlar arasında, insanlarda olduğu gibi bir süreklilik göstermemektedir. [37] Yani kalıcı değildir ve böyle hayvanlar kısa süreliğine bu tür davranış gösterse de normal cinselliğe geri dönerler.

SEVGİ, HAYRANLIK VE SEHVET AYNI ŞEYLER MİDİR?

Eski zamanların temiz sevgilerini bilmeyen insanlar Mevlana Celaleddin Rumi’ye eşcinsellik yaftalaması yapmaktadırlar. Şems’e olan aşkını ve ona yazdığı aşk dolu fakat bir gram bile cinsellikten bahsetmeyen mektup ve şiirlerini zamanımızın anlayışıyla eşcinselliğe yormuşlardır. Böyle insanlar eski talebe ve hoca arasındaki bağlılığı bilmezler. Eski gerçek sevgilerin ne olduğunu bilmezler, bu yüzden kendisini bir vaizlikten sıyırıp üstün bir düşünce ve sevgi adamı yapan hocasına karşı kalbi alakasını şehvete bağlarlar. Çünkü sevginin tamamıyla şehvetle ölçüldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Üstelik Mevlana Mesnevisinde eşcinseller için şu ifadesini kullanmıştır “Dışardan adam görünürler içerden melûn Şeytan!” (Mesnevi Cilt 2 3155-3160. Beyitler s.137-138). Bunu görmezden gelerek O’nun Şemse olan aşkını cinselliğe yormak, hele bir insanı böyle bir fiil yaparken görmemişken O’na iftira etmek büyük günahlardandır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

REFERANSLAR

  1. Harrison, T.W., Adolescent homosexuality and concerns regarding disclosure. Journal of School Health, 2003. 73(3): p. 107-112.
  2. Kinsey, A.C., et al., Sexual behavior in the human female. 1998: Indiana University Press.
  3. Services, H., Gay, and L.M. Association, Healthy people 2010: Companion document for lesbian, gay, bisexual, and transgender (LGBT) health. 2001: Gay and Lesbian Medical Association.
  4. Lombardi, E. and T. Bettcher, Lesbian, gay, bisexual, and transgender/transsexual individuals. Social injustice and public health, 2005: p. 130.
  5. D’augelli, A.R., Mental health problems among lesbian, gay, and bisexual youths ages 14 to 21. Clinical child psychology and psychiatry, 2002. 7(3): p. 433-456.
  6. Mays, V.M. and S.D. Cochran, Mental health correlates of perceived discrimination among lesbian, gay, and bisexual adults in the United States. American journal of public health, 2001. 91(11): p. 1869-1876.
  7. Balter, M., Can epigenetics explain homosexuality puzzle? 2015, American Association for the Advancement of Science.
  8. Gavrilets, S., U. Friberg, and W.R. Rice, Understanding Homosexuality: Moving on from Patterns to Mechanisms. Archives of sexual behavior, 2018. 47(1): p. 27-31.
  9. Fergusson, D.M., L.J. Horwood, and A.L. Beautrais, Is sexual orientation related to mental health problems and suicidality in young people? Archives of general psychiatry, 1999. 56(10): p. 876-880.
  10. Herek, G.M., Beyond “homophobia”: Thinking about sexual prejudice and stigma in the twenty-first century. Sexuality Research & Social Policy, 2004. 1(2): p. 6-24.
  11. Herek, G.M., et al., Correlates of internalized homophobia in a community sample of lesbians and gay men. Journal-Gay and Lesbian Medical Association, 1998. 2: p. 17-26.
  12. Huebner, D.M., et al., The impact of internalized homophobia on HIV preventive interventions. American Journal of Community Psychology, 2002. 30(3): p. 327-348.
  13. Bostwick, W.B., et al., Dimensions of sexual orientation and the prevalence of mood and anxiety disorders in the United States. American journal of public health, 2010. 100(3): p. 468-475.
  14. Stall, R., et al., Alcohol use, drug use and alcohol‐related problems among men who have sex with men: the Urban Men’s Health Study. Addiction, 2001. 96(11): p. 1589-1601.
  15. Yalçinoglu, N. and A.E. Önal, Escinsel ve biseksuel erkeklerin icsellestirilmis homofobi duzeyi ve saglik uzerine etkileri. Turkish Journal of Public Health, 2014. 12(2): p. 100.
  16. Lian, Q., et al., Sexual orientation and risk factors for suicidal ideation and suicide attempts: a multi-centre cross-sectional study in three Asian cities. Journal of epidemiology, 2015. 25(2): p. 155-161.
  17. Silenzio, V.M., et al., Sexual orientation and risk factors for suicidal ideation and suicide attempts among adolescents and young adults. American journal of public health, 2007. 97(11): p. 2017-2019.
  18. Russell, S.T. and K. Joyner, Adolescent sexual orientation and suicide risk: Evidence from a national study. American Journal of public health, 2001. 91(8): p. 1276-1281.
  19. Arnarsson, A., et al., Suicidal risk and sexual orientation in adolescence: a population-based study in Iceland. Scandinavian journal of public health, 2015. 43(5): p. 497-505.
  20. Eisenberg, M.E. and M.D. Resnick, Suicidality among gay, lesbian and bisexual youth: The role of protective factors. Journal of adolescent health, 2006. 39(5): p. 662-668.
  21. King, M., et al., Mental health and quality of life of gay men and lesbians in England and Wales: controlled, cross-sectional study. The British Journal of Psychiatry, 2003. 183(6): p. 552-558.
  22. Warner, J., et al., Rates and predictors of mental illness in gay men, lesbians and bisexual men and women: Results from a survey based in England and Wales. The British Journal of Psychiatry, 2004. 185(6): p. 479-485.
  23. Marshal, M.P., et al., Suicidality and depression disparities between sexual minority and heterosexual youth: A meta-analytic review. Journal of Adolescent Health, 2011. 49(2): p. 115-123.
  24. Jimenez AD. Triple jeopardy: targeting older men of color who have sex with men. J AIDS. 2003;33(Suppl. 2):S222–5.
  25. Çırakoğlu, O.C. (2006). Perception of homosexuality among Turkish University students: The role of labels, gender, and prior contact. The Journal of Social Psychology, 146(3), 293-305.
  26. Göregenli, M., Gruplararası ilişki ideolojisi olarak homofobi. Kaos GL. Geylerin ve lezbiyenlerin sorunları ve toplumsal barış için çözüm arayışları, 2006: p. 142-148.
  27. Dogan, S., Cinsel kimlik ve cinsel yönelimle iliskili sorunlarda psikoterapötik yaklasimlar/Psychotherapeutic approaches in issues related to sexual identity and sexual orientation. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2009. 10: p. S33.
  28. Beyrer, C., et al., Bisexual concurrency, bisexual partnerships, and HIV among Southern African men who have sex with men (MSM). Sexually transmitted infections, 2010: p. sti. 2009.040162.
  29. Control, C.f.D., Kaposi’s sarcoma and Pneumocystis pneumonia among homosexual men–New York City and California. MMWR. Morbidity and mortality weekly report, 1981. 30(25): p. 305.
  30. Smith, A., et al., Prevalence and awareness of HIV infection among men who have sex with men-21 cities, United States, 2008. Morbidity and Mortality Weekly Report, 2010. 59(37): p. 1201-1207.
  31. Li, H., et al., High multiplicity infection by HIV-1 in men who have sex with men. PLoS pathogens, 2010. 6(5): p. e1000890.
  32. Beyrer, C., et al., Global epidemiology of HIV infection in men who have sex with men. The Lancet, 2012. 380(9839): p. 367-377.
  33. CDC. Questions and answers: the 15% increase in HIV diagnoses from 2004 to 2007 in 34 states and general surveillance report questions [Internet]. 2009 [Cited 2010 Jan 15]. http://www.cdc.gov/hiv/topics/surveillance/resources/qa/surv_rep.htm.
  34. CDC. Estimates of new HIV infections in the United States [Internet]. 2008 [Cited 2010 Jan 15]. http://www.cdc.gov/hiv/topics/surveillance/resources/factsheets/incidence.htm.
  35. Ntale, R.S., et al., HIV seroprevalence, self-reported STIs and associated risk factors among men who have sex with men: a cross-sectional study in Rwanda, 2015. Sex Transm Infect, 2018: p. sextrans-2017-053311.
  36. Bagemihl, Bruce (1999). Biological Exuberance: Animal Homosexuality and Natural Diversity. New York: St. Martin’s Press.
  37. Animal Homosexuality: A Biosocial Perspective By Aldo Poiani, A. F. Dixson, p. 179, 2010, Cambridge University Press

main-qimg-83dbc408a69f0c78b6f909ba20b9550c

42# Evlendiğinde Hz. Ayşe’nin yaşı

  1. Ayşe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Ayşeyi oğluna almakla evine Müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) islamı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu nişan, islamın alenen duyurulmasından önce olması gerekir. Bu olayda yine Hz. Ayşe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi, daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlandı, zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olması bu işi bozdu. Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti. Hz. Ayşe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında ise 27 yaşında idi. Buradan sonuçla evlendiğinde yaşı 17 veya 18 olması gerekir.
  2. Mişkât sahibi der ki: Hazreti Ayşenin kızkardeşi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Ayşeden on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette onyedi yaşındaydı: Ayşe evlendiğinde ise Hz. Esma’nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Ayşenin evlendiğinde 18-20 yaşlarında olduğu sonucuna varılır.  (Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)
  3. Risâletin ilk günlerinde Müslüman olanların isimleri sıralanırken, ablası Esmâ Vâlidemiz’le birlikte Ayşe Vâlidemiz’in adı da zikredilmektedir. Demek ki Ayşe Vâlidemiz, o gün küçük de olsa ‘irade’ beyanında bulunabilecek bir çağda ve ilk Müslümanlar arasında yer alabilecek bir durumdadır. Söz konusu bilgilerde ondan bahsedilirken, ‘O gün o küçüktü.’ şeklinde bir kaydın konulmuş olması, bu manayı ayrıca teyit etmektedir.( İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, 124.)

Ablası Esmâ Vâlidemiz’in konumu da bu kanaati güçlendirmektedir; zira onun, on beş yaşında iken Müslüman olduğu bilinmektedir. (Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.) Bilinen bir gerçek de onun, 595 yılında dünyaya gelmiş olduğudur ( Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635). Bütün bunlar, risâletin ilk yılı olan 610 tarihini göstermektedir. Demek ki Ayşe Vâlidemiz, yaşı küçük olmasına rağmen 610 yılında Müslüman olmuştur. Bunun için o gün onun, en azından beş, altı veya yedi yaşlarında olması gerekir ki, on üç yıllık Mekke hayatıyla en az yedi aylık Medine günleri de bu tarihe ilave edildiğinde onun, Allah Resûlü ile evlendiği gün –risâletten beş yıl önce dünyaya gelmiş olma ihtimalini esas alacak olursak- en azından on sekiz yaşında olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

4. Mekke günleriyle ilgili olarak Âişe Vâlidemiz,

“Ben Mekke’de oyun oynayan bir kız iken Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, ‘Doğrusu, onların asıl buluşma zamanları, kıyamet saatidir; Kıyamet saatinin dehşeti ise, tarif edilemeyecek kadar müthiş ve ne acıdır!’ (Kamer, 54/46) ayeti nâzil oldu.” demiştir (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 6).

Kamer sûresinin indiği tarih 614 yılıdır. Burada dikkat çeken husus, o günü anlatırken bizzat Âişe Vâlidemiz’in, “Oyun oynayan bir kız çocuğu idim.” şeklindeki beyanıdır. Kendisini ifade ederken kullandığı ‘kız çocuğu’ kelimesinin karşılığı olan ‘câriye’ lafzı, ergenlik çağına geçişi ifade etmekte ve o dönemler için kullanılmaktadır. Bu durumda Ayşe Vâlidemiz’in risâletten en az sekiz yıl önce doğmuş olduğu ortaya çıkar ki bu tarih 606 yılına tekabül etmektedir. Bu ise, evlendiği gün onun on yedi yaşında olduğunu ifade eder.

5. Ayşe Vâlidemiz’in Mekke yıllarıyla ilgili olarak anlattığı bazı hatıralar da yaşının daha büyük olduğunu gösteriyor. Mesela:

a)Risâletten kırk yıl önce gerçekleşen ve tarih belirlemede bir kıstas olarak kabul gören Fil hadisesinden geriye kalan iki kişiyi Mekke’de dilenirken gördüğünü söylemesi;

b)Mekke’nin en sıkıntılı günlerinde Allah Resûlü’nün sabah-akşam kendi evlerine geldiğini ve bu sıkıntılara dayanamayan babası Hz. Ebû Bekir’in de Habeşistan’a hicret teşebbüsünde bulunduğunu detaylarıyla birlikte anlatmasıdır. Eğer Hz. Ayşe’nin hicret esnasında 8-9 yaşında olduğu kabul edilirse, Habeşistan’a hicret esnasında daha doğmamış olması gerekir. Bu olayı anlattığına göre, Hz.Aişe’nin Habeşistan hicretinden önce doğmuş olması gerekir. Bu da Hz. Ayşe’nin Hz.Peygamber’le evlenme yaşının dokuz değil, daha büyük olduğu anlamına gelir

c)İlk defa namazın ikişer rekat farz kılındığını, mukim olanlar için daha sonraları onun dört rekata çıkarıldığını, ancak sefer durumlarında yine iki rekat olarak bırakıldığını ifade etmesi;

d) “Biz İsâf ve Nâile’yi, Kâbe’de cürüm işlemiş ve bu sebeple Allah’ın kendilerini taş hâline getirdiği Cürhümlü bir adamla kadın olarak duyup dururduk.” ( İbn Hişâm, Sîre, 1/83.)

6. Mevzuya ışık tutması bakımından Ayşe Vâlidemiz’le diğer kardeşlerinin arasındaki yaş farkı da dikkat çekicidir. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın altı çocuğu vardır; Esmâ Vâlidemiz’le Hz. Abdullah; Abdurrahmân ile de Ayşe Vâlidemiz anabir kardeşlerdir ve bu her iki anabir kardeşlerin arasındaki yaş farkları konumuza ışık tutacak mahiyettedir; şöyle ki:

a) Hz. Ebû Bekir’in ilk kızı olan Esmâ Vâlidemiz, hicretten yirmi yedi yıl önce 595 tarihinde dünyaya gelmiştir. Allah Resûlü’nün hicreti esnasında Zübeyr ibn Avvâm ile evli ve o gün altı aylık hamiledir (Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597). O gün yirmi yedi yaşındadır. Üç ay sonra Medine’ye hicret ederken Kuba’da oğlu Abdullah’ı dünyaya getirecektir. Yetmiş üç yılında ve yüz yaşındayken, hatta dişleri bile dökülmemiş halde vefat etmiştir.

Ayşe annemiz ile ablası Esmâ Vâlidemiz’in arasındaki yaş farkı ondur (Beyhakî, Sünen, 6/204;). Buna göre (595+10=605) Ayşe Vâlidemiz’in doğumunun 605; hicretteki yaşının da (27-10=17) olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Evlilik hicretten yedi ay sonra (İbn Sa’d, Tabakât, 8/58) gerçekleştiğine göre demek ki, bu sıralarda Ayşe Vâlidemiz’in yaşı, on yedi’yi aşmış, on sekiz yaşına yaklaşmış demektir. Bedir’in hemen akabindeki Şevvâl ayında evlendiği bilgisini esas aldığımızda ise onun, evlendiği gün on sekiz yaşını aşıp on dokuza adım attığını kabullenmemiz gerekmektedir.

7. Burada dikkat çeken bir diğer husus da, Ayşe Vâlidemiz’in anabir kardeşi olan Hz. Abdurrahman ile arasındaki yaş farkıdır. Bilindiği gibi Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir’in büyük oğludur ve ancak Hudeybiye’den sonra Müslüman olacaktır. Bedir’de, babasıyla karşılaşmamaya özen gösteren de odur ve o gün Abdurrahman, yirmi yaşındadır (İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/467). Buna göre o, 604 yılında doğmuş olmalıdır. Kardeşler arası yaş farkının genelde bir veya iki olduğu bir toplumda, ağabeyi 604 yılında dünyaya gelen bir kardeşin 614 yılında doğması ve tabii olarak iki kardeşin arasında on yaş gibi bir farkın meydana gelmiş olma ihtimali akla hiç te uygun değildir.

8. Rivayetlerde Hz Ayşe hicretin 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat etmiştir. 30 Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak onun, Efendimiz’in irtihalinden sonra kırk sekiz yıl daha yaşadığını (48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir.

Bu durumda evlendiği gün onun, (74–48=26–9=17+7 ay) on yedi yılını yedi ay geçtiği anlaşılmaktadır.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

mu-minlerin-en-mumtaz-annesi-hazreti-aise-r-a.jpg

41# UZAYLILARIN DÜNYA’DA AKILLI YAŞAM ARAYIŞI?

Dünya dışı bir gezegenden gelen ve Dünya’daki hiçbir nesneyi daha önce görmemiş akıllı bir varlık aniden Dünya’da boş bir araziye iniş yapıyor, ve Dünya’da akıllı yaşam formları arıyor. Akıl bulunmasının kanıtı ise tasarımdır. Bu yüzden tasarım arayacak.

Biraz yürüdükten sonra basit bir tasarım gördü; bir kuş yuvası. Şüpheci aklı, kuş yuvasının, sellerin çöp yığınlarını getirip biriktirmesi ile olabileceğini iddia etti. Birkaç adım ötede bir örümcek yuvası gördü biraz daha mükemmel dizayn edilmiş. Bunun da tesadüf olabileceğini düşündü. Biraz daha ileride bir el süpürgesi gördü. Yerleri süpürme görevi olduğu ve bunun için dizayn edildiği belli. Tesadüf ihtimali zorlaştı. Ama buna da bir açıklama getirerek savuşturdu.

Sonra ileri de bir bisiklet gördü. Tekerleklerin konulması hiç şuursuz bir işe benzemiyor. Gördükleri karmaşıklaştıkça artık tesadüflere bağlama hakkının kaybolduğunu anladı. Sonra ileri de bir araba gördü, kapıları yerine ustaca ve akıllıca yerleştirilmiş, direksiyon yön vermek için, aynası ise arkayı görmek için en doğru yere yerleştirilmiş. Böylece artık Dünya’daki tasarımların ancak bir akıl tarafından üretilebileceğini, dolayısıyla bu işlerin arkasında bir aklın var olduğunu anladı.

Biraz ileri de bir akıllı, android telefon gördü. İçinde oluşturulan programlara baktı, bunun teknolojisi arabanın teknolojisinden de ileride olduğunu gördü. Artık bu uzaylı için Dünya’da akıllı varlıkların hüküm sürdüğüne dair bir endişe kalmadı. Bulduğu delilleri kendi gezegenine götürdü ve incelemeye başladılar.

Orada bir kısım bilim adamları bu eşyaların yapılış aşamalarını çözdü ve “bunların yapılış aşamalarını açıkladığımıza göre artık bunların arkasında akıllı bir tasarımcı aramamalıyız” dediler. Diğer bilim adamları da onlara cevap verdi “Bunların oluşum mekanizmalarını keşfetmemiz ve açıklamamız onların bir tasarımcı tarafından yapıldığı gerçeğini değiştirmez.

Bunları tasarlayan kişi, bizim bildiğimiz yöntemlerle çalışmadığı belli. Bizim tasarım yöntemlerimizle tasarlanmamış olması gözünüze bir perde olmuş ve tasarlanmadığını düşünüyorsunuz. Oysa ki şu son iki malzemede ki tasarım bizim seviyemizin dahi çok üzerinde. Biz akıllı varlıklar dahi böyle bir tasarım seviyesine ulaşamamışsak, sırf bizim bildiğimiz yöntemlerle değil de kendine özgü yöntemlerle tasarlanmış diye gerçeği görmezden mi geleceğiz?”

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

UFO-and-Alien-Landing-on-earth-claims-scientist-660x330