60# Saffat 6: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” ayeti ne demek istiyor?

Ateist sayfalarda yine bir dalgadır gidiyor. Aslında kendi bilgisizlikleriyle ve kapalı gözleriyle dalga geçiyorlar farkında değiller. Konu şöyle:

Saffat 6: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.”

Ayetini ele alıp, kuranın yıldızları atmosferde sandığı iddiasını ileri sürüyorlar ve bu ayet etrafında dalga geçiyorlar.

Biz daha önceki yazılarımızda Kuran’ın üstümüzde bulunan ve görünenler  için “gök” tabirini kullandığını açıklamıştık. Bu ayetlerde bazen atmosfer için bazen ise tüm uzay için gök kelimesini kullanıyordu. Çünkü insanlar eskiden uzay ve atmosfer diye ayrıma gitmiyordu ve anlayabilecekleri böyle terimler geliştirmemişti.

Aslında ateist arkadaşlarda bu durumun farkındaki bazı ayetlerde “gökler” tabiri ile tüm uzayı örnek göstererek dalga geçmeye çalışır bazı ayetlerde ise atmosferi örnek göstererek. Örneğin bu ayette atmosferi örnek gösteren kişiler, “Hac 65: Gökleri yerin üzerine düşmesin diye tutarız” ayetinde ise buradaki kastın uzay olduğunu söyler. Bu şekilde bakarak her iki ayeti de çelişkili göstermeye çalışırlar. Oysaki birinci ayette uzay tabiri ikinci ayette atmosfer tabirini yani tam tersini kullansalar bu ayetlerin ne muhteşem bir bilimsel mucizeden haber verdiğini göreceklerdi. Fakat görmek işlerine gelmiyor. Neyse, ikinci ayetin nasıl bir mucize barındırdığını daha önce göstermiştik. Şimdi sıra gelelim ilk ayete.

Kuran “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” diyor. Çok doğru demiş ve bir mucize olarak bilimde şu an aynısını diyor.

Nasıl yani? Uzayın katları var da en yakın uzay katında yıldızlar mı var? Diğer katlarda yıldızlar yok mu yani? Evet, şu an bilim insanlarının tespitine göre aynen böyle. Uzay bigbang patlama noktasından itibaren farklı katmanlara sahip olarak genişledi. Farklı katmanların farklı fiziksel düzenleri, yasaları ve sabitleri var. En son kattaki, yani içinde bulunduğumuz kattaki fiziksel yasalar ise yıldızların ve galaksilerin oluşumuna izin verecek yapıdadır. Her katta zaman farklı akar, fakat diğer katların yasalarının tam olarak anlaşılması henüz mümkün değil.

Teorik fizikçiler ve astrofizikçiler, kozmik mikrodalga arkaplanındaki düzensizlikleri (BigBang sonrası) araştırdıklarında, evrenin holografik bir açıklamasını destekleyen önemli kanıtlar bulmuşlardır.

Southampton Üniversitesi (İngiltere), Waterloo Üniversitesi (Kanada), Perimeter Institute (Kanada), INFN, Lecce (İtalya) ve Salento Üniversitesi (İtalya) araştırmacıları, Journal of Physical Review Letters dergisinde bu bulguları yayınladılar.

Bakalım Durham Üniversitesinden Prof. Paul McFadden kendi çizdiği aşağıdaki şekil üzerinde bu gerçeği nasıl açıklamış:

holographic+universe

“Holografik Evrenin zaman çizelgesinin bir taslağı. Zaman soldan sağa doğru ilerler. En uzak sol holografik fazı gösterir ve görüntü bulanıktır çünkü uzay ve zaman henüz iyi tanımlanmamıştır. Bu fazın sonunda (siyah dalgalanan elips ile gösterilir) Evren, Einstein denklemleriyle açıklanabilecek bir geometrik faza girer. Kozmik mikrodalga arka planı yaklaşık 375.000 yıl sonra yayınlanmaya başlandı. İçinde üretilen desenler, evrenin ilk safhaları hakkında bilgi taşır ve evrenin son aşamalarında (en sağda) yıldız ve galaksilerin gelişimlerinin tohumları atılır.”

Gördüğünüz gibi evrenin son katmanında yıldızların tohumlandığını ve oluştuğunu söylüyor. Kuran ne diyordu: “Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.” Yani yıldızlar diğer yerlerde değil sadece  evrenin bu katmanında var. Bu ilk mucizeydi. Fakat mucize devam ediyor. Başka bir ayette de “Talak 12: Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı” derken göğün yine katmanlardan oluştuğunu haber veriyordu. Bu ayetin daha önce atmosfere tam uyduğunu açıklamış ve paylaşmıştık. Görünen o ki bu ayet evrenden de haber veriyor. Şu ana kadar evrende kaç katman olduğu bulunamadı ama ileride 7 katman olduğu açıklanırsa daha üst bir mucize ile de karşılaşmış olacağız.

Gördüğünüz gibi Kuran her asrın sihirbazlarına meydan okuyor. Şimdi şu ayetlerle dalga geçme saflığını yapan ateist arkadaşlar kiminle aşık attığını ve daha edepli olmaları gerektiğini anlayabiliyorlar mı acaba?

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMALAR

https://phys.org/news/2017-01-reveals-substantial-evidence-holographic-universe.html#jCp

Niayesh Afshordi et al. From Planck Data to Planck Era: Observational Tests of Holographic Cosmology, Physical Review Letters (2017). DOI: 10.1103/PhysRevLett.118.041301

McFadden, P., & Skenderis, K. (2010). Holography for cosmology. Physical Review D, 81(2), 021301.

McFadden, P. L., & Skenderis, K. (2010). The holographic universe. In Journal of Physics: Conference Series (Vol. 222, No. 1, p. 012007). IOP Publishing.

b056546ae91adcaafa59c026ad6f68051

0_XuQz-7ovBCqoSARa_

Resim: https://medium.com/starts-with-a-bang/the-odds-of-your-unlikely-existence-were-not-infinitely-small-22827621e215

Medium.com adresinde görüntüleyin

 

59# Allah’tan mektup var.

Yukarıdaki mektupta neler okudum?

Ne mektubu demeyin, resimdekiler Allah’ın bir mektubu işte. Sana bana akleden herkese birer mektup.

Öncelikle eşine hiç tanık olamayacağım derecede asil, zengin, bilge ve şefkatli birinden geldiği belli olan bu mektubu saygı ile aldım elime. Paldır küldür yırtmadım kenarını, saygı ve sevinçle zarfı koklayarak açtım. Sonsuz zengin olan evrenin sahibi tarafından kişiye özel gönderilen bu iltifat karşısında dizlerimin bağı çözülmesi gerekirken, sadece derin bir ürperti ve huşu duyabildim.

Açtım mektubu, ilk gördüğüm ise bir şefkat örüntüsünün bütün yaratılmışları sarmış olduğu idi. Onun şefkati olmasa idi hayat yaşanamayacak derecede ağır olurdu. Oysa bu bitki ve hayvancıklar hayatlarını çok seviyorlardı, çok iyi memnun edilmişlerdi.

Mektup kimden geliyor diye merak ettim, okudukça kendisinin tüm âlemleri Yaratan, düzen veren, onları dağılmaktan koruyan, yasalar koyan, kudreti sonsuz, ilmi sonsuz Birinden geldiğini anladım. Çünkü evrende hiçbirşey bir tasarlayıcı olmadan gelişip güzelleşmiyordu. Kompleksleşip kendine hayran bırakacak bir yapıya dönüşmüyordu. İlkel tasarımlara tesadüf deseniz bile tasarım geliştikçe ve kompleksleştikçe tesadüf ihtimali kalkıyordu, bir seviyeden sonra sıfıra iniyordu. İşte insanlar robot Asimo’yu yıllar içinde sürekli geliştirip güzelleştirdi. Bir irade olmasa idi Asimo böyle gelişir miydi yoksa yok mu olurdu?

hqdefault

Sonsuz komplekslik ve güzellikle oluşan bu mektuptaki canlılarda ise tesadüfler ancak mutlak sıfıra mecburdu. Çünkü kör biri rastgele fırça darbeleriyle her an bir Mona Lisa çizemezdi. Olsa olsa karman çorman resimler çıkardı.

aliye-berger

O Yaratıcı makro evrenleri kolaylıkla sorunsuz idare edip sürekli değiştirdiği gibi, mikro evren olan hücrelerimizi, moleküler evrenleri ve atomik evrenleri bile kolaylıkla ustalıkla dizayn etmişti. Oysa ki bir usta ya büyük yapılarda ustalaşması ya da ince küçük işlerde ustalaşması lazımdı. Fakat benim karşımdaki mektubun yazarı hem sonsuz büyüklükler içinde hem sonsuz küçüklükler içinde kolaylıkla çalışıyordu.

Hem bu mektubun bitkilerden ve hayvanlardan oluşan her kelimesi diyordu ki: “Herşeyi yaratamayan ve herşeyin ilmine sahip olamayan ve sonsuz bir kudrete sahip olmayan biri bizleri yaratamaz. Çünkü biz herşeyle bağlıyız. Dünya ile bağlıyız, hava ile su ile ve evrenin her köşesinden gelen elementler ile örülüyüz. Güneş ile bağlıyız. Güneş ise galaksilerle bağlı. O halde büyük galaksi saatinin en ucundaki ufacık çarklarız. Bu mektubu bana gönderip beni kaale alan Yaratıcı, neden evrende bir nokta kadar olan bana değer veriyor dedim. Küçük yapıları ve büyük yapıları kolaylıkla idare etmesinden anladım ki Allah için küçük büyük farkı yok. Küçük ve büyük tanımları bizim için. O’nun için kolay zor yok. Kolay zor bizim tanımımız. O’nun için geçmiş gelecek yok. Şimdiden geleceği biliyor diye bir şey yok. Geçmiş ve gelecek hepsi zamanın içinde olan bizler için.

Sonra baktım yaratıklarını sadece kompleks ve kullanışlı cihazlarla donatmıyor aynı zamanda inanılmaz derecede güzel yaratıyor. Hatta bu kadar da olmaz dedirtip bazılarına bu resimlerin gerçek olamayacağını düşündürüyordu. O halde mektubun sahibi de güzeldi. Çünkü güzellik ancak güzelden doğar. Sonsuz sayıda değişik güzellikler ise ancak sonsuz güzelliğin kaynağından gelebilirdi. Öyleyse bu mektubun yazarı sonsuz güzel olduğunu bizlere gösteriyordu.

“Varlığı bu mektupların varlığından daha aşikâr olan Yaratıcımız ve sahibimizi tanımayıp bu kadar eserin bir tesadüf olduğunu düşünmek ne büyük bir ahmaklık olduğunu şimdi anlayabiliyor musun?” diye sonuç paragrafına giriş yapıyor benim mektubum. “Sizleri üstün kudretle böyle güzel Yaratan sizi kısa bir süreliğine Dünya sergisine gönderdi. Buradan çıktığınız zaman daha dolaşacağınız çok odalar çok sergiler var. Sergi sahibinin sergisini gezdikten sonra sizleri huzuruna alacak ve mektubunuzu saygıyla okuyup anladığınızı mı yoksa saygısızca buruşturup çöpe attığınızı mı sizlere soracak ve ömrünü dalga geçerek tüketenler ziyan ettikleri hayatları için çok üzülecekler” diye benim mektuptan okuduklarım böylece sonlanıyor.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

df

58# Önce yerler mi yaratıldı yoksa gökler mi?

Soru: Kuran’da şu iki surede önce yerlerin sonra göklerin yaratıldığını söylüyor:

FUSSİLET

  1. De ki: “Gerçekten siz, arzı iki günde halkedeni mi inkâr ediyorsunuz? Ve O’na eşler mi kılıyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.”
  2. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.
  3. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler.
  4. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. halaka

BAKARA

29 –  O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir. halaka

Fakat şu surede ise göklerden sonra yerin düzenlenmesine geçildiği söyleniyor. Bunun izahı nedir?

NAZİAT

27 – Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Onu Allah bina etti.

28 – Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu.

29 – Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkardı.

30 – Bundan sonra da yeryüzünü döşedi. dehâ-hâ

Cevap: İnsanların gökler ve yerlerle ilgili ayetleri karıştırmasının en büyük nedeni gökler tabirinin sadece uzay için kullanıldığını sanmasından kaynaklanır. Daha önce bir paylaşımımızda Kuran’da gökler tabirinin gökyüzüne baktığımız zaman bütün görünenler için kullanıldığını, çünkü Kuran’ın indiği devirde insanların atmosfer ve uzay diye bir ayrıma gitmediğini bahsetmiştik. Bundan dolayı Kuran’ın gökler derken bazen atmosferden haber verdiğini bazen tüm uzaydan haber verdiğini örnek ayetlerle açıkladık. Bu gerçek göz önünde tutulduğunda, buradaki gökler tabirlerinin atmosferimiz için kullanıldığı ayetlerin manasından anlaşılıyor.

İlk iki surede yerlerden bahsederken halaka kelimesi kullanılır. Halaka yaratmak demektir. Yani burada yerlerin yaratılışının atmosferin yaratılışından önce olduğunu belirtir ki bunu “Göğü düşmekten koruyoruz” ayetinin açıklamasında paylaşmıştım ve bilimin de aynen böyle dediğini belirtmiştim.

Fakat çelişki varmış gibi görülen sonraki Naziat suresinde ise halaka değil dehâ-hâ kelimesi kullanılır. Yani bu ayette bahsedilen yaratma değil şeklinin düzenlenmesidir. Ayette “serip döşedi” olarak çevrilen “deha” kelimesi, yaymak anlamına gelen “dahv” kelime kökündendir. Dahv kelimesi, döşemek, düzeltmek anlamlarına gelse de, taşıdığı anlam bakımından basit bir döşeme fiili değildir. Çünkü bu kelimede, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek fiillerini tarif etmek için kullanılmaktadır.

Ayetin Arapça’sında geçen “dahv” kelimesinin köklerinden türetilen kelimeler “yuvarlaklık” ifade etmekte, “devekuşu yumurtası” gibi anlamlara gelmektedir. Yine bu kelimeyi deve kuşunun yumurtaları için yuva yapması ve yuvasını ayaklarıyla yayıp döşemesi için de kullanılır.

Ayet bu haliyle bize “atmosfer oluşturuldu, atmosfere şekli verildi ama yeryüzünün şeklini bir deve kuşu yumurtasına benzetmeye devam ediyoruz” veya “ Deve kuşunun yuvasını yayıp düzenlediği gibi yeryüzünü yayıp düzenliyoruz” anlamını veriyor. Yani göklerden sonra yeri yarattık değil, göklerden sonra yerin şeklini düzelttik anlamını verir. Bilim de bu aşamaları aynen Kuran’ın anlattığı gibi bize haber veriyor.

İnsanlık uzun bir müddet Dünya’yı tepsi gibi düz zannetti. Sonra Galileo ile birlikte küre şeklinde denilmeye başlandı. Sonra Dünya’nın tam küre olmadığı anlaşıldı. Yumurta şeklinde denildi. Çünkü Dünya üstlerden basık yanlardan ise şişkindi. Daha sonra yumurta şekli değil de geometrik ifade olan Geoid ifadesi kullanılmaya başlandı. Şu anda bilimin aktardığına göre Dünya ideal geoid biçimini almaya hâlâ devam ediyor. Yani henüz kusursuz bir geoid değil ama hâlâ çeşitli kuvvetlerin etkisi ile (yerçekimi, merkezkaç, rüzgârlar, sular, güneşin aşındırıcılığı) yeryüzü dehâ-hâ olmaya yani ideal geoid şeklini almaya devam ediyor.

Kısacası ilk ayetlerde yaratılış olarak yeryüzünün önce yaratılması, sonraki ayette ise yeryüzüne şeklinin verilmesinden bahseder ki bilim de bize aynen bu durumu haber veriyor. Şimdi bu çelişki zannedilen ayetlerde kaç tane mucize gördük sayın bakalım.

  1. Önce yeryüzünün ve sonra ise atmosferin yaratılması
  2. Yeryüzünün yaratılışından sonra şeklinin düzenlenmeye devam edilmesi
  3. Yeryüzünün bir yumurta biçimine dönüştürülüyor olması.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

dd5.jpg

57# KURBAN NEDEN VAR?

Günümüzde özellikle şehirlerin modernist havası içinde yetişmiş, kedi ve köpekten başka bir hayvana dokunmamış, sığır koyun gibi çiftlik hayvanlarını hiç gütmemiş kişilere hayvancılık yapma ve kesme garip gelebiliyor. Hayvan kesimini hümanist bulmadıklarını da belirtebiliyorlar.

Oysaki şu unutulmamalı ki hayvan yetiştiriciliği ve hayvansal gıda üreticiliği insanların şehirlere toplanmasını ve şehirlerin daha kasvetli ve sorunlu yerler olmasını azaltan önemli sosyolojik olaylardan biridir. Hayvancılık bugün bile çok miktarda insanın yaşama tutunmasını, geçimini sağlamasını kolaylaştıran önemli bir faktördür.

Hayvancılığın bir diğer vazgeçilmez yararı ise insan eliyle soyları tüketilen hayvanların doğada oluşturduğu boşluğu, evcil hayvan sürülerinin çayırlarda ve meralarda gezerek, otları gübreye dönüştürerek, ekolojik sistemle etkileşime girerek kapatmasıdır. İnsanoğlu hayvancılığı bırakırsa doğa çok daha büyük yaralar alacağını unutmamak gerek.

Ayrıca et insan vücudunun beslenmesinde en önemli yeri tutar. Çünkü ettten alınan esansiyel amino asitler sağlığın devamı için gereklidir ve bunları hayvansal gıdalar dışında hiçbir gıdadan alamazsınız. Yani biz artık moderniz, atalarımız gibi et mi yiyeceğiz sözü modernizmin kibrini yansıtan, insan yaratılışına uymayan, içi boş, doğal ve sosyolojik dengeleri bozacak bir sözdür. İnsanoğlunun doğadan kopuşunun, kendi sanal ve yapay ruhsuz dünyasına, mutluluk yerine depresyon doğurucu dünyasına çekilişinin ilk adımlarıdır.

Hayvancılık için bu kadarı yeterli, şimdi ise kurban ibadetine bakalım. Aynı modernist bakış, kurban ibadetinin insanlığa olan büyük faydasını görmekte zorlanıyorlar.

Kurban ibadetini hümanist değilmiş gibi göstermek isteyenlere İspanya’daki zevk için öldürülen boğaları izlemek için biletiniz var derseniz birçoğu fırsatı kaçırmaz. Oysaki kurban zevk için yapılmaz ve topluma çok faydaları vardır. Üstelik kurbanı eleştirenlerin yılbaşında hindi ziyafeti çekmeyi modernizm olarak algıladıklarını da fark edersiniz.

O halde modernist yapay dünyasının içinden herşeyi yanlış gören bu insanlara doğrusunu göstermemiz gerekiyor. Kurban ibadetinin topluma olan faydasını incelemekle başlayalım önce:

  1. Carrie Murray kurban meselesini incelediği “Eski Dünyada ve Ötesi’nde Kurban Uygulamalarının Biçimi ve İşlevi” adlı kitabında, kurban yoluyla et paylaşımının sosyal yapıların kollektif katılımını sağladığını yazar [1]. Marcel Detienne ise yazdığı “Yunanlılar arasında kurban mutfağı” adlı kitapta, kurban olgusunun eski Yunan toplumlarında dayanışmanın ve toplum kuruluşları gibi kollektivist yaşamın oluşumuna büyük katkı sağladığını yazar.[2]
  2. Selid Gilhus ise “Hayvanlar, tanrılar ve insanlar” kitabında kurbanın eski toplumlar arasındaki hiyerarşinin ve böylece sosyal düzenin üzerindeki etkisinden bahseder [3]. Yani kurban vesilesiyle fakirler ve zenginler arasında diyalog köprüleri kurulur. Zengin dağıttığı etlerle fakirleri memnun eder. Fakirin ise zengine karşı hırsı ve öfkesi yatışır. Zenginin ibadet şuuru içinde fakirlerin evini ziyaret etmesi onda da iyilik ve merhametten doğan bir memnuniyet duygusu oluşturur ki bu yardımlaşma onun yapacağı sonraki yardımların önünü açıp az veya çok bir karakteri şekline dönüşür. Daha çok sayıda sosyolog kurbanın sosyolojik yararlarından bahseder.
  3. Kurban kesebilenler ise yaptığı maddi fedakârlıktan dolayı dinine ve Yaratanına karşı aidiyet hisleri pekişir. Çünkü aidiyet hissi fedakârlıkla artan bir duygudur.
  4. Kurban ibadeti hayvancılığın da gelişimine ve artmasına katkısı olur. Türkiye’de her sene milyonlarca çiftçi kurban bayramlarında satmak için hayvancılık yapar, üretime katkıda bulunur ve elde ettiği gelirlerle bir senelik geçimini karşılayan on binlerce aile vardır.
  5. Kurban ibadeti sayesinde evine et girmeyen aileler etle buluşur. İnsanlar senede birkaç günde olsa doyasıya et yemiş olmanın mutluluğunu tadarlar. Fakir aileler bunun için hiçbir ücret ödemez ve onlara tamamen ilahi bir ikram olur.

Şimdi anlıyormusunuz kurbanın ne kadar yerinde, yararlı ve vaz geçilmez bir ibadet olduğunu. Ve bu ibadetin topluma sağladığı faydalarını parayla, kanunla, bastırmayla sağlayamayacağınızı anlıyor musunuz? Yazılacak çok şey var ama çok uzatmayacağım. Mutlu bayramlar…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. Murray, C.A., Diversity of Sacrifice: Form and Function of Sacrificial Practices in the Ancient World and Beyond. 2016: SUNY Press.
  2. Detienne, M. and J.-P. Vernant, The cuisine of sacrifice among the Greeks. 1989: University of Chicago Press.
  3. Gilhus, I.S., Animals, gods and humans: Changing attitudes to animals in Greek, Roman and Early Christian thought. 2006: Routledge.

kurban

56# Kuran “Göğü düşmekten koruruz” diyor. Peki Bilim ne diyor?

Daha önceki bir paylaşımımda Kuran’ın, üstümüzde bulunan atmosfer ve tüm uzay için gökler tabirini kullandığını örnekleriyle anlatmıştım. O yüzden o bahsi burada tekrar açmayacağım. İndirildiği zamandaki muhataplarının diliyle konuşan Kuran, bu sadeliği içinde yine de gelecek asırlarda anlaşılabilecek çok önemli gizli gerçekler barındırıyor. Örneğin;

Yeryüzü bilimcilerine göre, yer kabuğu sadece katı materyalleri (6 ila 70 km) değil aynı zamanda hidrosferi (denizler, yerüstü ve yer altı suları) ve atmosferi de kapsamaktadır. Çünkü atmosfer de bu kabuktan oluşmuştur üzerinde asılı durmaktadır ve kabukla bağlantısını koparmamıştır. Sürekli etkileşim halindedirler. Kısacası atmosfere yer kabuğunun uçucu bileşenleri olarak bakarlar [1]

Bilim insanlarına göre ilk atmosfer volkan bacalarından çıkan metan ve amonyak ve karbondioksit gazlarıyla oluşmaya başladı. Yani ilk atmosfer Dünya’mız üzerinde tam bir duman perdesi idi. Daha sonraki devirlerde bitkilerin fotosentez yapmasıyla birlikte karbondioksit seviyesi düşüp oksijen seviyesi yükselmeye başladı ve atmosfer bugünkü halini aldı. [2]

93161-004-C3C7AF97.jpg

Şekil 1: Volkan bacalarına bir örnek. Yeryüzünün ilk hali bu dumanlardan dolayı görünmeyecek seviyedeydi.

Atmosferin Dünyamız üzerinde yükselmesi gazların uçuculuğundan dolayıdır. Gazların uçup uzaya dağılmaması ise Dünya’nın yerçekimi etkisinden dolayıdır. Hidrojen gibi hafif gazlar yerçekiminden daha kolay kurtulduğu için atmosferi oksijen gibi daha ağır gazlara terk ederler, bu ise yaşamın devamlılığını sağlar. Peki, Dünya’nın yerçekimi daha fazla olsaydı ne olurdu? Cevap: Gazlar yer kabuğundan ayrılamazdı ve şu an olduğundan çok daha ince bir atmosfer olurdu veya atmosfer hiç oluşamazdı, yerkabuğu ile birleşik olurdu. Mars’ın atmosferinin olmamasının sebeplerinden biri de ağır kütle çekimidir. İnce tabakalı oluşan son atmosferi de milyarlarca yıl önce bir güneş fırtınasında savrulup uzaya uçmuştur.

Bu ön bilgiler ışığında şu ayetlerin harikalığına bir bakalım:

“Göğü de, kendi izni olmadıkça yerin üzerine düşmekten korur.” Hacc 65

Atmosferin yerin üzerine düşmemesinin nedeni Dünya’nın hafif kütle çekimi etkisi olduğunu söylemiştik. Yani daha ağır olsaydı atmosfer yer üzerine çökmüş olacaktı. Peki, 1450 sene önceki bir kitabın bugünün bilimine tıpatıp uymasını ve hiçbir bilimsel çelişki barındırmamasını ne ile izah edebilirsiniz? İnsanların dehası ile mi, yoksa o kitapta konuşanın âlemleri yaratan ile aynı olduğu gerçeği ile mi?

Devam edelim, şu ayete bakın:

“İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Enbiya 30

Burada da, bilimin tıpatıp söylediği gibi göklerin ve yerin başlangıçta bitişik olduğu sonradan ayrıldığı söyleniyor.

Buyurun bakalım ne ile izah edeceksiniz? Devam edelim;

Dünya’da bulunan kütle çekimi gücünün etkisinden dolayı Dünya (ve diğer gezegenler) küremsi şekle sahiptir. Dünya’nın ve diğer gezegenlerin başka şekil almaları mümkün değildir. Yani bir gezegen bir yıldızdan koptuğunda eğri büğrü bir şekli varsa da zamanla ister istemez küremsi veya geoit olacaktır. İstese de istemese de şekli buna dönüşecektir. Yine atmosfer Dünya’nın kütle çekiminden dolayı istese de istemese de orada asılı kalacaktır. Çünkü fizik sabitleri hassas bir şekilde bu sonucu verecek şekilde ayarlanmıştır. Ne atmosferin uçuculuğu yerden kopmasını sağlayabilir, ne de yer kendine tamamen çekip onun oluşumunu engelleyebilir. Çok hassas ayarlarla atmosfer Dünya üzerinde asılı kalmıştır. Peki şu ayete bakalım:

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. Fussilet 11

Daha önceden ilk atmosferimizin duman halinde olduğunu söylemiştik. Sonra fizik ve kimya sabitlerinin etkisi ile Dünya kaçınılmaz hali olan bu halini almıştır. Yani burada üç harika gerçek var. Birincisi atmosferin ilk halinin duman olduğunun bildirilmesi, ikincisi ise “isteyerek veya istemeyerek” derken fizik sabitlerinin evreni oluşturan gücünü göstermesi. Üçüncüsü göklerin ve yerin sonradan bu hale döndüğünü belirtmesi. Buradaki isteyerek veya istemeyerek kelimesinin başka derin anlamları da var. Bunları da insanlık ileride mutlaka öğrenecek ve şaşıracaktır.

Bütün bu harika ayetleri ne ile açıklayacaksınız. Buyurun hadi bakalım. Kuran meydan okuyor. Şimdi bize on tane çok garip gelecek bilimsel teoriler söyleyin, söylediklerinizle şaşırtın bizi ve 1450 sene sonraki teknoloji ile anlayalım ki söylediklerinizin hepsi doğruymuş. İşte Kuran’ın nasıl bir meydan okuma yaptığını şimdi anlayabildiniz mi?

“Yoksa “onu (Kur’an’ı) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, siz de onun gibi uydurma on sûre getirin.” Eğer size (bu konuda) cevap veremedilerse, bilin ki o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Artık müslüman oluyor musunuz?” Hud 13-14

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

view-of-Earth-atmosphere-from-space-studio023

55#PEYGAMBERLER NEDEN ORTADOĞU’YA GÖNDERİLMİŞTİR?

11 000 yıl önce iklim şimdikinden farklıydı. İnsanlar Avrupa’nın, Asya’nın ve Afrika’nın her yerine yayılmışlardı. Son buzul çağının bitmesiyle ısınan okyanuslarda buharlaşma şiddetinin artışı, toplam yağış miktarını artırarak, bügün çöllerle kaplı olan Ortadoğu topraklarını yarı yağışlı savanalara çevirdi.

Ortadoğu toprakları ve Kuzey Sahra, göletlerle ve yeşil çayırlarla kaplı bir yer haline geldi. Bu durum Ortadoğu’yu diğer bölgelerdeki avcı-toplayıcı kavimleri kendine çekti. Ortadoğu’da doğal ve yabani bir çayır bitkisi vardı. İlkbahar yağışlarıyla yeşeren bir ottu bu ot. Bu ot hepimizin çok yakından tanıdığı ”buğdaydı.”

11 000 yıl önce Ortadoğu’da tarıma geçildi. Tarıma geçilmesiyle bir devir kapanarak insanlığın en büyük atlaması gerçekleşerek, Neolitik Çağ başladı. Artık insanlar göç etmek yerine tarlalarının başında bekliyordu ve yerleşik yaşama geçtiler.

Yerleşik yaşam, mülkiyet kavramını başlattı ve insanlar arasında miras kavramı ortaya çıktı. İhtiyaç fazlası ürünlerin, diğer kavimlerle değiştirilmesiyle ticaret başladı ve kavimler arası izolasyon ortadan kalktı.

İnsanlığın avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçmesi buğdayın Mezopotamya bölgesinde bulunması ve yetiştirilmeye başlaması ile olmuştur. Bu sayede Dünya’nın kalan kısmında insanlar avcı toplayıcılık yaparken bu bölgede yerleşik düzenin doğurduğu Sümerler, Akadlar, Asurlular ve Babilliler gibi ilk medeniyetler peş peşe boy göstermeye başlamıştır.

Medeniyetler ise akraba olmayan insanların da bir arada yaşadığı ve bundan dolayı çok haksızlıkların ve zulümlerin görüldüğü yapılardır. Bundan dolayı “kurallar ve kanunları” medeni olmayan toplumlara göre daha fazla gerektirir. Dünya’da bilinen ilk kanunlarında bu bölgeden çıktığı hatırlanması gerekir; örneğin Hammurabi kanunları gibi.

Demir’in kullanılmaya başlamasıyla Tunç çağının bitip demir çağının başlaması yine bu bölgede olmuştur. Kuran’da “Biz Davud’a demiri yumuşattık” ayeti ile işaret edildiği gibi demir çağı bir peygamber eli ile de başlamış olabilir. Demir çağının başladığı tespit edilen tarihler ve Hz Davud’un yaşadığı kabul edilen tarihler birbiri ile çok yakındır.

Yine tekerleği icat eden, yazıyı ilk kullanan, yılları ve ayları hesaplayan, matematikte dört işlemi ilk kullanan, şehirlerini surlarla çeviren, çanak çömlek yapan vs. ilk uygarlıklar bunlardı. Bilinen ilk imparatorluk ise bu bölgede yaşayan Akadlara aittir.

Yine Mezopotamya sınırları içinde kalan kadim Urfa, Harran ve Hasankeyf gibi şehirler insanlığın ilk tarım yapılan düzenli medeniyetlerine ev sahipliği yaptığı için Mezopotamya vadisinde özel konumları vardır.

@bilimveyaratilisagaci

İnsanlığın en eski tapınağı olarak bilinen Göbeklitepenin burada bulunmasının, yabani buğday formunun geçtiğimiz yıllarda bu bölgede keşf edilmesinin ve bu bölgede yaşamış peygamber öykülerinin nesillerden nesillere anlatmasını yabana atmamak gerekir. Bugün o bölgede onlarca peygamberin yaşadığı dillendirilmekte ve bunlara ait kabirler ziyaret edilmektedir. Bu Anadolu coğrafyasında, Kuran’da adı geçmeyen peygamberlere ait kabirler de inşa edilmiştir (Peygamber Enus, Zennun, Danyal, Hallak gibi).

Paranın bulunması da Ortadoğu bölgesine yakın olan Anadolu topraklarında oldu. Görüldüğü gibi Dünya’nın geri kalanı ilkel kabile hayatları sürdüğü devirlerde medeniyetler bu topraklardan yükseldi. Madem medeniyetler ilk olarak burada doğdu, medeniyetlerin getireceği bozulmuşluğu ve zulümleri önlemek için Allah’ın buralara büyük peygamberler ve kapsamlı kitaplar göndermiş olması neden anlaşılmaz olsun ki?

Buna rağmen Kuran her topluma uyarıcıların (nezir) gönderildiğini yazar. Fakat bunların çoğusu bir kitap ile gönderilen gelen bir «nebi» değildi.

Devlet düzeninde bile daha karmaşık şehirlere daha üst düzey yetkililer atanırken, ilçelere, mahallere, köylere doğru gidildikçe bulabileceğimiz devlet görevlisi karmaşık bir medeniyete tayin edilen ile aynı olmayacaktır. Bu örneği çoğaltarak kabile hayatı yaşayan topluluklardan ziyade, büyük peygamberlere neden medeniyet merkezinin ihtiyaç duyduğunu anlayabilirsiniz.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

building_the_tower_of_babel-w560h371

54# EVRENİMİZE KONULAN İNCE AYAR

Evren’de bilinen dört temel kuvvet vardır:

Kısaca modern fizikteki bu 4 temel kuvvet; elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve kütleçekim kuvvetidir. Bu kuvvetler evrenimizin bugünkü haline gelmesinde hayati derecede öneme sahiptirler.

Bu kuvvetlerin fizikteki “sabit katsayıları” o kadar hassastır ki bu katsayılardaki milyarda bir değişim bile evrenimizin bugünkü haline ulaşamamasına yani muhtemelen maddenin birbirini çekememesinden kaynaklı maddenin dağınık halde olmasına neden olurdu. Bu kuvvetlerdeki en küçük bir değişim bile eğer atomlar oluşmuş olsa bile bu atomların birbirinden bağımsız saçılmış bilyeler gibi olmasına ya da tamamen bir araya toparlanıp yine evrenin şekillenememesine sebep olurdu. Evren de galaksiler, yıldızlar şekillenmezdi, biyoloji diye göz kamaştırıcı bir bilim dalı ortaya çıkmazdı.

Bu konuyu “Evrenin Zarafeti” kitabında tarafsız bir bakış açısıyla anlatan ünlü fizikçi Prof. Brian Green bakın ne diyor:

“Maddenin ve kuvvet parçacıklarının özellikleri bir parça bile değiştirilseydi, evren çok farklı bir yer olurdu. Örneğin periyodik tablodaki yüz kadar elementi oluşturan kararlı çekirdeklerin varlığı, güçlü nükleer kuvvetle elektromanyetik kuvvetin güçleri arasındaki hassas orana dayanır. Atom çekirdeklerinin içindeki protonların hepsi de birbirini elektromanyetik olarak iter; protonların bileşeni olan kuarkları etkileyen güçlü kuvvet, şükürler olsun ki, bu itkiyi yener ve protonları sıkıca bir arada tutar. Fakat bu kuvvetlerin göreli güçlerindeki küçük bir değişiklik bile aralarındaki dengeyi kolayca bozacak ve atom çekirdeklerinin çoğunun çözülmesine yol açacaktır.

Dahası elektronun kütlesi, olduğundan birkaç kat daha büyük olsaydı, elektronlar ve protonlar nötronlar oluşturma eğiliminde olurlar, hidrojen çekirdeklerini yutarlar böylece daha karmaşık elementlerin ortaya çıkmasını engellerlerdi.

Yıldızlar kararlı çekirdekler arasındaki füzyona dayanır. Kütle çekimi kuvvetinin gücü yıldızların oluşumunda da rol oynar. Bir yıldızın merkezinde bulunan çekirdekteki maddenin ezici yoğunluğu, yıldızın nükleer ocağını besler ve sonuçta yıldızın ışığının oluşmasına yol açar. Kütle çekimi kuvvetinin gücü artsaydı, yıldız kümelenmesi daha sıkı bir biçimde birbirine bağlanır, bu da nükleer tepkimelerin oranında ciddi bir artışa neden olurdu. Fakat tıpkı parlak bir alevin yakıtını, ağır ağır yanan bir muma nazaran daha hızlı tüketmesinde olduğu gibi, nükleer tepkime oranındaki bir artış da Güneş gibi yıldızların daha hızlı yanıp tükenmesine yol açardı ki, bunun da bildiğimiz biçimiyle hayatın oluşumu üzerinde yıkıcı bir etkisi olurdu.

Öte yandan kütle çekimi kuvvetinin gücü az olsaydı, madde bir arada kümelenmezdi, bu da yıldızların ve galaksilerin oluşumunu engellerdi.”

Görüleceği gibi evrende canlılığın ortaya çıkması için matematiksel çok ince bir ayar var. Evrenin kompleksliği içinde bir düzen oluşturması, çözülecek çok sayıda sırlar ve düzenler barındırması, evrenin tasarlanmış olduğunun bir kanıtıdır. Bunu kabul etmeyen biri mecburen bütün bu olağanüstü ince ayarların bir tesadüf olduğunu varsayacaktır ki akılları hayrete sevk eden düzenler için akılla bağdaşmayan bir iddiadan öteye de geçemeyecektir.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Resim1.jpg

53# Allah Neden Peygamber Göndermiştir?

Allah, topluluk halinde yaşayan canlılara bir lider belirleme içgüdüsü vermiştir. Topluluk halinde yaşayan aslanlardan karıncalara, arılardan bizonlara, kuşlardan maymunlara kadar bütün canlı topluluklarının sosyal düzenleri bir lider tarafından dengede tutulur. Böylece bu topluluklarda adaletin sağlanması, çalışmanın teşvik edilmesi, haksızlıkların ve aşırılıkların önlenmesi, dış tehditlere karşı organize olunması, yardımlaşarak daha iyi hayatta kalma olasılığının artması sağlanmış olur.

Böyle bir liderlik mekanizmasının ise işin ehlinde bulunması yani adaletli, akıllı, mücadeleci, cesur, dürüst, fedakar bir liderin elinde bulunması ise o topluluğun huzuru ve refahı açısından önemlidir.

İnsanı iyilik etme ve kötülük etme potansiyeli ile yaratan ve insanın iradesine sınır koymayan Allah’ın ise insanı yarattıktan sonra başıboş bırakması düşünülemez. Böyle bir şeyin kabul edilmesi ise (hâşâ) O’nun adaletsiz olmasını, insanı sevmemesini ve değer vermemesini gerektirir. Oysa bu, insana ettiği bütün iyiliklerin manasız olmasına yol açar ve Allah açısından büyük bir eksiklik olurdu. Kullarıyla ilgilenme gücü varken ilgilenmemek ise;

ya umursamazlıktan olurdu ki bu bencillikten doğar. Allah’ın ise bencilliğe ihtiyacı yok. Çünkü karşısında bencil olmasını gerektirecek kendi cinsinden kişiler yok, karşısında ancak zayıf kullar var. Öyle ise umursamazlık veya bencillik söz konusu olmamalıdır.

Ya da gücü yetmemesinden olurdu ki bu düşüncenin de elle tutulur tarafı yok. Çünkü evrene bakıldığı zaman sonsuz bir kudret olmazsa, sonsuz bir ilim olmazsa hiçbirşeyin düzen oluşturmayacağı açıktır. Daha önceki bir yazımızda açıkladığımız gibi evrende ise her an devam eden akıl almaz bir düzen sürekli kendini yenileyerek devam etmektedir. Öyleyse vücudumuzdaki 100 trilyon hücreyi bir fabrika gibi idare ettiren Allah’ın bizim sosyal düzenimizi başıboş bırakması beklenemez. Şu halde yeterli kudreti ve ilmide vardır.

Yediklerimize, içtiklerimize ve Dünya’da büyük medeniyetler kurmamız için önümüzde hazır ettiği bütün imkânlara bakarsak Allah’ın insanlar üzerinde büyük bir rahmeti de vardır. Rahmetini Dünya’nın her yanına serpiştirmiş olan Yaratıcı ise insanın eline sınırsız hayır ve şer kabiliyeti verdikten sonra onu başıboş bırakmaz. Sosyal düzenin sağlanması için, insanlara kim olduklarını öğretmeleri için, insanları doğruya yönlendirecek liderleri, Allah sonsuz ilmi ile tayin eder. İnsanlar içinden en dürüstlerini, en akıllılarını, en cesurlarını bilir ve onları liderler olarak insanlara yol göstermesi için seçer.

Peygamberlerin genellikle toplumda beşeri münasebetlerin bozulduğu; yani ahlaki bunalım dönemlerinde gönderildiğini hatırlayacak olursak; risaletin, toplum birimlerindeki ahlaki bozuklukları düzelterek, insanları birlik, beraberlik, adalet, huzur ve güven içinde yaşamaya dair bilgilerden oluştuğunu görürüz.

Bakara 213: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah (onlara) müjdeleyen ve korkutan peygamberler göndermiş, onlarla birlikte insanlar arasında, ayrılığa düştükleri hususlarda kendisiyle hükmetmek için hak olan Kitab’ı da indirmişti.”

Bakara 151: “Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.

Peygamberlikte de değişik kısımlar vardır. Kitap alanlar veya almayanlar, vahyi Cebrail yoluyla alanlar veya ilham ve rüyalarla anlar gibi. Kuran bu peygamberler için nebi, resul, nezir gibi kavramlar kullanır. Nebi kendisine kitap verilen peygamberlerdir. Resul ise kitap gönderilmeyen ama uyarıcı rolleri olan peygamberleri de kapsar. Böylece her nebi resuldür ama her resul nebi değildir diye âlimler kabul etmiştir. Bir de nezir kavramı vardır. Bu ise halka yoldaş olan ve aralarında bulunan, Allah’ın görevli has kullarını ifade eder. Nezir her millette mutlaka bulunmuştur.

Fatır 24: “Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı (nezir) geçmiş olmasın.

Sadece Resul veya Nezir olanların Allah’tan nasıl haber aldıklarını tam olarak bilemeyiz. İlham ile de olabilir, rüyalar ile de olabilir, yakaza halinde de olabilir.

Bunun yanında, aralarında Resul bulunmayan milletlerin, aşırılıklarından dolayı helak olmayacakları da Kuran’da bildirilmiştir.

İsra 15: “Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.”

 Allah, medeniyet kurma seviyesine gelmiş her millete ihtiyaca göre peygamber göndermiştir, bu peygamberler ise birer liderdi, tarihin uzun zaman dilimlerinde adları unutuldu veya insanoğlunun yozlaşmasından nasibini alıp birer puta veya Tanrı’ya dönüştürüldü. Çok sayıda şahıslar vardır ki onların adları bizlere birer mitolojik kahraman gibi ulaşabilmiştir veya toplum genel olarak inanmamaya meyilli ise bir resul olduğu bile anlaşılmamıştır. Örneğin Sokrates, Yunan Tanrılarına inanmayıp gençleri etrafında topladığı ve onlara evren ve bir Yaratıcı hakkında düşünmeye teşvik ettiği için mahkeme kararı ile öldürülmüştür. Sokrates diyor ki: “Benim gözüme bazı şeyler görünüyordu –Halüsinasyon olabilir–. Bana insanlığın irşadı için bir şeyler telkin ediyorlardı. Çocukluğumdan beri, bütün insanlara, Tanrı fikrini telkin etmek, onları Tanrı’ya yönlendimek için vazifeli bir insan olacağımı biliyordum…” (Sokratesin savunması- Platon). Bunun gibi tek bir Yaratıcıya yönelten nice tarihi örnekler vardır ki bu insanların da Allah’tan birer görev taşıdıklarını düşünebiliriz.

Son söz:

Arıyı ve karıncayı başsız bırakmayan Allah, insanı başsız yol göstericisiz bırakır mı?

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

383.jpg

52# Allah, neden genetik hastalıklarla birlikte doğan çocuklar yaratır?

Merhabalar arkadaşlar, birçok insanın kafasını karıştıran bir soru ile yine desteğimizi sürdürüyoruz. Bu yazımızı okuduğunuz da hayata bakışınızın bir kat daha anlam bulacağını göreceksiniz. Mümkün olduğunca herkesin anlayacağı dille anlatmaya çalıştık. Soru şu;

“Genetik hastalıklar Yaratıcının yaratma sanatında bir kusur mudur? Yaratıcı, genetik hastalıklarla birlikte doğan çocukları neden yaratır?

Cevap: Önce DNA’mızda meydana gelen ve genetik değişime yol açan mutasyonları 3’e ayırarak başlayalım:

Yararlı mutasyonlar: Bu mutasyonlara “adaptif mutasyonlar” dendiğini ve canlının belirli bir ortama uyum sağlaması için vücud hücrelerine konulan son derece akıllı bir sistem tarafından düzenlendiğini ve bu akıllı mutasyonlar sonucunda canlıların çeşitli şekillerde değiştiğini bilimsel kaynaklarıyla daha önce paylaşmıştık.

Zararlı mutasyonlar: Bu tip mutasyonlar, doğanın normal işleyişinin bozulması ile ortaya çıkar. Bu zararlı mutasyonlar eğer cinsel hücrelerde oluşursa sonraki nesillere aktarılıp onların genetik bozuklukla doğmasına yol açar. Eğer vücut hücrelerinde meydana gelirse kanser ve tümör oluşumuna neden olur.

Nötr mutasyonlar: Bu tür mutasyonlar ise herhangi bir zararını veya faydasını tespit edemediğimiz mutasyonlardır.

Yararlı mutasyonların oluşması için herhangi bir dış etken gerekmemekte, ihtiyaç halinde gerekli enzimler aracılığı ile akıllı bir sistem tarafından oluşturulmaktadır demiştik daha önce. Peki;

Zararlı mutasyonların sebebi nedir?

Zararlı mutasyonlara yol açan sebepleri dış sebepler ve iç sebepler olarak ikiye ayırırız.

Dış sebepler ise X ışınları, Gama ışınları ve kozmik ışınlar gibi radyasyon yayıcı ışınlardır. Özellikle ozon tabakası olmak üzere atmosfer, Dünya’yı bu ışınlardan korur, fakat insanoğlu atmosferi kirletip tahrip ederse bu ışınlara hepimizin maruz kalması kaçınılmazdır ve şu anda bunu yaşıyoruz.

İç sebepler ise hücrelerimizde her an gerçekleşen iyilik ve kötülük savaşının, kanserojen maddeler ile dengesinin bozulmasıdır. Nedir hücrelerimizde her an yaşanan bu iyilik ve kötülük savaşı? Hücrelerimizde her an oksidanlar üretilir, bunlar eğer üretilen antioksidanlar ile dengelenmezse DNA hasarı ve mutasyon meydana getirirler.

Normal olarak, üretilen oksidanlardan dolayı sağlıklı insan kalmaması ve herkesin kansere yakalanması veya genetik hastalıklarla doğması gerekirken, antioksidanların bu oksidanlarla savaşması ve onları dengelemesi sonucu, çoğu insan bu savaşın hiçte farkında olmadan normal hayatlarını sürdürürler. Kanser yapıcı kimyasalları yeme içme veya soluma ise vücuttaki bu dengeyi bozar. Bu zararlı maddeler ise hazır olarak tüketmeye alıştığımız ve kapitalist dünyanın bize sunduğu hazır paketlenmiş gıdalar içinde fazlasıyla vardır.

İnsanlar doğal olmayan maddeleri yemek içmek suretiyle tüketmeye başladığında bu denge kötülük lehine değişir, yani oksidan üretimi artar, bu ise hücrelerde DNA hasarı ve zararlı mutasyonlar ile sonuçlanır. Yani, hücrelerimizdeki oksidan-antioksidan dengesi eğer bizlerin kanserojen maddeler tüketme gibi zararlı alışkanlıkları olmazsa kolay kolay bozulmuyor. Yapılan araştırmalar da göstermiştir ki bugünün insanları “dış sebeplerden” daha çok “iç sebeplerden” yani bu kanserojen maddelerden dolayı zararlı mutasyonlara uğramaktadır.[1-3] Down sendromu gibi kalıtsal hastalıkların da bu oksidanlarla alakalı olduğu bilimsel araştırmalarla gösterilmiştir.[4-6]

İnsanlar, şu an içinde yaşadıkları post modern medeniyetin süslü fakat zehirli hediyeleri ile beslenmeye devam etmektedirler. Yediğimiz paketli gıdalar kanser ve genetik hastalıklar saçıyor, kullandığımız elektrikli eşyalar radyasyon saçıyor, soluduğumuz hava kirli, içtiğimiz su doğal değil. Durum böyle olunca da insanlar kendi elleriyle kendilerini hasta ediyorlar, kendi genlerini bozuyorlar ve sonraki nesillere aktarıyorlar.

Oysa bakın Allah insanoğlunu nasıl uyarmıştı:

Rum suresi 41: “İnsanların bizzat kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulmalar olmuştur. (Bozgunculuktan) dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) insanlara tattıracaktır.”

İşte şimdi insanoğlunun aslında kendi kendini hasta ettiğini anlayabiliyor musunuz, bunların sebebinin Allah değil de insan olduğunu. Sonra yine Allah uyarmamış mıydı bizleri;

Enfal 25: Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz (herkesi bulur) ve bilin ki Allah’ın ıkabı şiddetlidir”

Evet, bizi uyarmıştı, insanlığın kendi elleriyle doğada oluşturdukları, sosyal hayatta oluşturdukları her türlü bozgunculuk (fitne) sel olur ve sadece zalimleri bulmaz, herkesi bulur. Peki, soralım kendimize, insanoğlu her geçen gün kapitalist hırsları uğruna dünya’yı ve doğayı ve sağlığımızı tahrip ederken biz buna karşı koyduk mu? Bu bozulmayı engelleyebildik mi? Eğer el birliği yapıp bu bozulmayı engelleyemediysek doğanın bize verdiği reaksiyonlara hep birlikte şahit olacağız. Kanser artacak, genetik hastalıklarla doğan çocuklar artacak. Ve ayetin belirttiği gibi, bu fitne masum-zalim demeden insanlara ulaşacak.

İnsanoğlu doğanın mekanizmasını bozup ta genetik hastalıklara maruz kalınca “Allah bunu neden yaptı” demek ile bir çiçeğin üzerine tuz ruhu döküp “Allah bu çiçeği ve tomurcuklarını neden kuruttu?” demek arasında fark yok.

Fakat insanlığın kendi elleri yüzünden yaptığı sonuçlar, karşısına geldiği zaman bunun sebebinin Allah değil de kendi de dahil topyekün insanlık olduğunu kabul etmeli ve kulluktan kopmamalı, haline sabır göstermelidir. Bu Dünya’nın sonsuz hayatımızın yanında bir nokta kadar değeri olmadığını, geçici olduğunu hatırlamalı ve insanlar için “İyilikler Yaratan” Rabbine karşı asi olunmadığı zaman Allah’ın insanın her türlü derdini sonsuz hayatta unutturacak kadar ona ikramlar edebileceğini unutmayın. Evet, başımıza gelen bütün iyiliklerin sebebi Allah’tır, bütün kötülüklerin sebebi ise kendimiziz. Son söz:

Enfal 25: Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz (herkesi bulur), ve bilin ki Allah’ın ıkabı şiddetlidir”

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR:

  1. Pollycove, M. and L.E. Feinendegen, Radiation-induced versus endogenous DNA damage: possible effect of inducible protective responses in mitigating endogenous damage. Human & experimental toxicology, 2003. 22(6): p. 290-306.
  2. Epe, B., Role of endogenous oxidative DNA damage in carcinogenesis: what can we learn from repair-deficient mice? Biological chemistry, 2002. 383(3-4): p. 467-475.
  3. Jackson, A.L. and L.A. Loeb, The contribution of endogenous sources of DNA damage to the multiple mutations in cancer. Mutation Research/Fundamental and Molecular Mechanisms of Mutagenesis, 2001. 477(1): p. 7-21.
  4. Busciglio, J. and B.A. Yankner, Apoptosis and increased generation of reactive oxygen species in Down’s syndrome neurons in vitro. Nature, 1995. 378(6559): p. 776.
  5. Arbuzova, S., T. Hutchin, and H. Cuckle, Mitochondrial dysfunction and Down’s syndrome. Bioessays, 2002. 24(8): p. 681-684.
  6. Ishihara, K., et al., Increased lipid peroxidation in Down’s syndrome mouse models. Journal of neurochemistry, 2009. 110(6): p. 1965-1976.

storingdatai.jpg

51# İYİLİKLER ALLAH’TAN KÖTÜLÜKLER NEFSİNİZDEN Mİ, YOKSA HER İKİSİ DE ALLAH’TAN MI?

Kuran’da bir ayette iyiliklerin ve kötülüklerin Allah’tan geldiğinden bahsedilirken, başka bir ayette ise iyiliklerin Allah’tan kötülüklerin ise insanın kendisinden olduğunu yazar. Bunu açıklar mısınız?

Cevap: Bu iki ayet Nisa suresinde peş peşe gelmektedir.

Nisa suresi 78: Nerede olursanız olun, (hattâ) yüksek kalelerde bile olsanız, ölüm size yetişir. Hâlbuki onlara (münâfıklara) bir iyilik gelirse: ‘Bu, Allah katındandır!’ derler. Ama onlara bir kötülük gelirse: ‘Bu senin yüzündendir!’ derler. (Onlara) de ki: ‘Hepsi Allah katındandır’ Böyleyken, bu kavme ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar!

Nisa suresi 79: Sana isâbet eden her iyilik Allah’dandır; sana isâbet eden her kötülük ise nefsindendir. (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. (Buna) hakkıyla şâhid olarak ise, Allah yeter!

Bu ayetlerin peşpeşe gelmesi ise bir kasıt taşıdığını gösterir. Yani Allah kasıtlı olarak bize bir “Yaratıcı iradesi-Kul iradesi” dersi veriyor. Buna, kader-1 paylaşımımda hatırlarsanız “başlatıcı tercih-oluşturucu tercih” adını vermiştim. Ayetler ne demek istiyor bir örnekle açıklayalım.

Bir meyve bahçeniz olsun, bu bahçeye ulaşan bir su arkı var. Siz her gün bu arkın önünü açıp ağaçlarınızı suluyorsunuz. Ağaçlarınız büyüyor meyve veriyor. Fakat arkın önünü açmayı bir gün bıraktınız, su gelmedi ve ağaçlarınız kurudu.

Şimdi bu ağaçları, su verdiğiniz zaman büyüten kimdi, siz mi? Hayır, bahçivan ağacın biyolojisini bilmez, onları büyütüp meyve verdiren Allah’tı. Peki, siz kendi iradenize taalluk eden arkın önünü açma gibi küçük bir görevi yapmayınca ağacın kurumasına kim sebep oldu? Cevap: Siz sebep oldunuz. Bu durumda iyiliklerin sebebi Allah oldu kötülüklerin sebebi ise nefsimiz oldu. Bunu hayatın tamamına uygulayabilirsiniz.

Konuyu toparlayalım.

Fiili yaratma açısından, iyilikleri de yaratan, kötülükleri de yaratan yine Allah’tır, yani iyilikler de kötülükler de Allah’tandır.

Sebep olma açısından, iyiliklerin sebebi Allah’tır, kötülüklerin sebebi ise insanın kendisidir.

Konu net ve anlaşılır ama inanmamak için bahane arasanız gözünüzü kapatıp hani güneş yok diyebilirsiniz.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

15007105830.70269200