40# Tanrı bizi daha mükemmel yaratamaz mıydı? (Kısa)

Diyorlar ki insan gözü geniş açılı göremiyor, geniş açılı da göremiyor. Demek ki Allah üstün bir tasarımcı değildir (Affet Allah’ım).

Böyle diyen kişiler şu muhakemeyi yapmaktan aciz midir? Kafaları mı çalış mı yor? Yoksa maksatları gerçeğe gözlerini yummak mıdır? Şöyle ki;

Allah’ın yarattıklarına baktığınızda daha iyilerini de kolaylıkla yaratabileceğini anlarsınız. Mesela daha keskin gözü kartallarda yaratmış, 360 derece dönen göz bukalemunlarda da var. Oturmadan dinlenen bacaklar atlarda var, hızlı koşan bacaklar çitalarda var. Daha bu örnekleri sayısız uzatabilirsiniz. Bunları yaratıyorsa insanda da yaratabilirdi. Vermemiş ise demek ki insanın şimdiki şekliyle olmasını istemiş. Yani eksik gördüğünüz bir yönümüz var ise bu, yaratıcının güçsüzlüğünden değildir. Bilebildiğimiz ve bilemediğimiz sayısız hikmetlerinden dolayıdır.

Sık sık sorulur: “Dünya mükemmel bir yer ise neden hastalıklar var, neden bozulma, çürüme, kokuşma var?”

Cevap: Dünya sınav için mükemmel bir yerdir ve hastalıkların, aksaklıkların, çürümelerin olmasını gerektirir. Siz hiç okulda zorlanmadığınız bir sınava girdiniz mi? Okullardaki sınavlar çok basit olsa hiç zorlamasaydı, gelişiminize bir katkısı olur muydu?

Cennet ise yaşamak için mükemmel bir yerdir. Orada hastalık yok, dert yok, çürüme ve kokuşma yok. Eğer Cennet’in mükemmelliği Dünya’da olsaydı zaten Cennet’e ihtiyaç kalmazdı. Fakat, Allah’ın yeryüzünde yarattıklarına bakılırsa çok daha görkemlilerini yaratabileceği akıl gözüne kolaylıkla görünüyor.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Perfect-Anatomy-Of-Human-Foot-98-On-t-9-vertebra-with-Anatomy-Of-Human-Foot.jpg

39# OCCAM’IN BIÇAĞI ve TANRI’NIN EVRENE KATTIĞI ANLAM

Occamın bıçağı, felsefik bir görüştür ve anafikri şudur: Bir açıklamanın en basit hali seçilir. Açıklamanın anlaşılırlığına bir şey katmayan kavramlar çıkarılır.

Materyalistlere göre ise Tanrı kavramı evrenin ve hayatın anlaşılabilirliğine bir şey katmadığı için hayatı anlamada gereksizdir.

Peki şimdi her iki durumu değerlendirelim, bakalım:

1) Tanrı olmadan hayat, tesadüflerin ürünüyse içinde bulunduğumuz “hayat otobüsünün” kaptanı yok demektir. Ve insanlık bu hayat otobüsünün içinde hızla bir o yana bir bu yana bir bilinmeze doğru sürükleniyor. Geleceğimiz karanlık.

Düşüncelerim ve bir benliğim var, yani bir ruhum yani bir “ben” var ama ölümden sonra ne olacağını bilmiyorum. Belki evrenin sert kanunları arasında sonsuza kadar sıkışıp acı çekecek bir ruh ve bir “ben”. Zaten Tanrı’sız bir insan için bu Dünya bile yeterince acı verici. Her yanda zulümler ve mazlumlar var ama zalim zulmü ile mazlum acısı ile yaşamaya devam ediyor. Hayatta çok gülenler ve çok ağlayanlar var. Oysa ağlayanları bir gün güldürecek kimse yok.

Birisi 3 çocuklu bir aileyi gizlice acımasızca katletti. Oysa kimsenin haberi olmadı, adam hiçbir zaman hesap vermeyecek. Hem insanlık hassas dengeler içinde evreni anlayabilen çok değerli aklını devam ettiriyor. Tesadüfi mutasyon geçirmiş bir kuvvetli virüs veya serseri bir meteor bu sanatsal varlıkları bir daha gelmemek üzere yok edebilir.

2) Fakat Allah ile yeryüzü birden aydınlanır, her türlü lezzetimiz için donatılmış bir misafirhaneye döner. Evrendeki tüm göz kamaştırıcı güzellikler ve sanatlar bir anlam kazanır. İçimizde duyduğumuz sevgi ve ölümsüzlük arzusu bir mana kazanır. Evrendeki göz kamaştırıcı düzen bir mana kazanır.

Bizler O’nun himayesindeyiz, geçici kaybetmeler varsa da bu evrenin yaratıcısı bizleri daha iyi diyarlarda ağırlamaya da muktedirdir. Hem insanlığın ahlakça en önde olan insanları, Allah’tan mesajlar getirdiler. Bu mesajcıların ahlakının güzelliğine kendi devirlerindeki arkadaşları en büyük şahitlerdir. Yeryüzünün iyiyi kötüden ayıklama yeri olduğunu söylüyorlar. Adaletten ayrılmamamızı, iyilik etmemizi, ölümün yeni bir hayata uyanış olduğunu bildiriyorlar. Evrenin yaratıcısının evreni oluşturan atomlardan oluşmadığını ve bizi sonsuza kadar yaşayacak “benlik” ve “üstün akıl” sahibi varlıklar olarak yarattığını bildiriyor.

Allah ile beraber birinci durumdaki evrende bulunan karanlık perdeler kalkıyor, sis bulutları dağılıyor, varlığımız “boşa geldik boşa gidiyoruzdan” sıyrılıp bir amaç kazanıyor. İnsan rahatlıyor. Madem arkamızda böyle bir güç var o halde acılarımız hafifler, yüzde bire iner. İnsanlığımız değerli bir hal alır, insan olduğumuza memnun olmaya başlarız.

Evet, böyle şefkatli, kudretli, güzeli seven Yaratıcımız kadar evrenimizi aydınlatan, varlığımızı karanlıklardan, başıbozukluktan kurtarıp sonsuz bir huzur veren ve sonsuz ihtiyaçlarımızı karşılayıp insan olduğumuza memnun edecek başka bir gerçek yoktur. Tesadüfler kadar da bizi insanlıktan pişman eden, evrendeki düzeni ve sanatlı yaratıkları açıklamakta aciz kalan bir hatamız yoktur.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Screenshot_2017-06-01-00-24-41-1.png

38# DNA mutasyonları tesadüf eseri mi oluyor? Bu, yaratılış için bir kusur mudur?

Bu yazıda DNA kopyalanması sırasında meydana gelen hataların aslında birer hata sayılmayacağını belirli bir hedefe doğru organizmayı yönlendirmek için kasıtlı değişimler olduğunu göreceksiniz. Yazımı mümkün olduğunca herkes tarafından anlaşılabilir tutmak için kısa önbilgilerle başlatıyorum.

DNA NEDİR?

İnsan vücudu ortalama 100 trilyon hücreden oluşur. Her hücrenin çekirdeğinde DNA denilen genetik kod bulunur. Bu DNA’daki kodlara göre proteinler şekillenir ve sonuçta proteinlerden oluşan hücreler meydana gelir.

DNA’nın yapısında 4 adet nükleotit vardır: Adenin, Guanin, Sitozin ve Timin

Bu 4 nükleotiti DNA’nın harfleri sayarsak değişik sıralarda arka arkaya dizildiklerinde proteinleri kodlayacak kelimeleri ve cümleleri oluştururlar. Örneğin baş harflerini kullanarak;

AAAGCGTGACCTGTGTGCA gibi bir dizilim gösterebiliriz ve İnsan DNA’sı 3 milyar tane bu şekildeki nükleotidin arka arkaya dizilmesinden oluşur. DNA’da her nükleotidin karşısına başka bir nükleotid yerleşir, ama rastgele olmaz “adenin ile timin” ve “sitozin ile guanin” eşleşir. Böylece DNA çift sıra olur. Yani şöyle;

main-qimg-27bccdb14921f269bdf49a8ca659cace-c

Şekil 1: ‘nın çift sarmal yapısında nükleotitlerin karşılıklı dizilmesi

MUTASYON NEDİR?

Hücre bölünerek kendini çoğaltır, bu bölünme esnasında DNA kendini kopyalar ve 2 ayrı DNA oluşur, böylece her biri birer hücreye gider. Bu kopyalama sırasında A karşısına T gelir ve C karşısına da G gelir. Bu kopyalama işlemini DNA Polimeraz Tip-1 denen bir enzim yapar. Ama bu kopyalama sırasında 100.000’de bir hata yapar, fakat DNA Polimeraz Tip-2 gelip bu eşlenen nükleotidleri kontrol eder ve bu da % 99’luk bir kısmını düzeltir. Böylece hata oranı 10 milyonda bir seviyesine iner [1].  Görüldüğü gibi hücreler tesadüfle açıklanması mümkün olmayan harika bir kontrol sistemine sahiptirler. İşlerini en iyi şekilde yapmaya çalışırlar. Peki ama bu DNA kopyalama hataları neden olur? Bunun yararı nedir?

Cevap: Eğer bu DNA kopyalama hatası olmasaydı, yani mutasyonlar meydana gelmeseydi canlılar çeşitlenemezdi. Yani etrafınızda gördüğünüz ağaçların, bitkilerin, kuşların, böceklerin, hayvanların, insanların oluşması DNA’nın bu çok düşük oranlarda yaptığı hatalarla oluşur. Eğer hata olmasaydı tek tip ilkel bir canlı olurdu ve etrafınızda gördüğünüz renkli kuşlar, balıklar gelişemezdi. Öyleyse bu kadar yararlı bir olayın bir hata olduğunu iddia etmek ancak yetersiz bilgimizin bir ürünü olabilir.

Aşağıdaki resim DNA’nın kendini eşlemesini anlatıyor. Çok sayıda enzim çalışır. DNA polimeraz saniyede 1000 tane nükleotit okuyup çoğaltabilir. Yani sizin bin tane harfin önüne eşleniği olan doğru harfi yazdığınızı düşünün, ne kadar hızlı çalışabilirdiniz. Kusurlu görülmeye çalışılan DNA Polimeraz hücrelerimizde bunu saniyede 1000 tane yapıyor.

image032

Şekil 2: DNA’nın kendini eşlemesi. (Görünenden çok daha kompleks bir olaydır)

ADAPTASYON NEDİR?

Adaptasyon, bir çalının içinde bulunduğu çevre koşullarına uyum sağlamasıdır. Bilindiği gibi canlılar yavaş veya hızlı sürekli bir göç halindedir ve her çevrenin canlı toplulukları bu göçlerle sürekli değişmektedir. Yeni bir çevreye gelen bir “tür” yaşamak için o çevre şartlarına adapte olmak zorundadır. Örneğin develerin ataları ilk defa çöl ortamına geldiği zamanki görüntüsü ile devenin şimdiki görüntüsü aynı olamaz. Çünkü devenin şimdiki yapısı çölde yaşamak için dizayn edilmiştir. Örneğin kum fırtınalarına karşı kirpikleri uzun ve örtücüdür. Kumların içine batmaması için ayakları paletlidir. Uzun süre susuzluğa ve açlığa dayanacak şekilde dizayn edilmiştir. Bu özellikler ancak çöl şartlarında ona bir avantaj sağlar. Canlılığın sürekli değişim halinde olduğu artık yapılan bilimsel çalışmalarla iyice anlaşılmıştır. Kişilerin inançlarından bağımsız olarak insanlar bunu kabul ederler. Bu değişimi, inançlı insanlar Allah’ın Yaratma sanatı olarak görürken, inançsız insanlar daha çok tesadüfen olduğu görüşünü savunmaktadırlar.

FAYDALI MUTASYONLAR

Son yapılan araştırmalar göstermiştir ki mutasyonlar rastgele olmamakta canlıyı çevresel etkenlere adapte etmek için ortaya çıkmaktadır. DNA’nın yapısını ilk olarak detaylı açıklayıp Nobel ödülü kazanan Watson ve Crick mutasyonların oluş mekanizması için şunu önermişlerdi: Nükleotidler mutasyon oluşması için diğer nükleotidleri taklit ediyor ve böylece DNA polimeraz enzimi bunları yanlış okuyup yanlış bir nükleotid bağlayabiliyorlar. Genetik metodların henüz iyi gelişmediği zamanlarda yapılan bu tahminin doğruluğu ise Dr. Hashim M. Al-Hashimi tarafından Duke Üniversitesindeki laboratuvarında ispat edildi. Araştırmaya göre nükleotidler DNA kopyalaması sırasında saniyenin binde biri kadar kısa bir süreliğine şekil değiştirip diğer bir nükleotidi taklit edip DNA Polimeraz enzimini yanıltıyor ve böylece mutasyonlar ortaya çıkıyor. Buna quantum-jitters deniyor  [2,3].

Görüldüğü gibi DNA’da yanlış eşleşme olması ve böylece mutasyonların ortaya çıkması DNA Polimeraz enziminin hata yapmaya yatkın olmasından değil, henüz bilinmeyen bir mekanizmanın bu enzimi bu şekilde yönlendirmesinden kaynaklanıyor. Bu da mutasyonların tesadüfi olmadığını gösteriyor.

ZARARLI MUTASYONLAR

Kanser yapıcı bazı zararlı mutasyonlara gelince, insanoğlu tarafından doğanın dengesini ve kendi biyolojik yapısını değiştirmesinden oluştuğunu tıp beyan ediyor ve yaygın bilinen bir olgudur. Yani insanın sanayi devrimi ile birlikte getirdiği kimyasal ve radyolojik maddelere bir insan ne kadar çok maruz kalırsa o kadar fazla kansere yakalanma ihtimali artıyor. Bugün artık fabrika artıklarının nehirleri nasıl kirlettiğini bu nehirlerin tarım topraklarına akıtıldığını ve böylece doğal sandığımız ürünlerin bile bize kansere yol açan mutasyonları oluşturan yiyecekler olarak sofralarımıza geldiğini biliyoruz. Veya hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz elektrikli aletlerimizin ne kadar radyasyon yaydığını, ömrümüz boyunca ne kadar radyasyona maruz kaldığımızı iyi biliyoruz. Tabi bu radyasyonun da kanserin temel etkenlerinden biri olduğu da bilinen bir gerçektir. İnsanın atmosferi kirletmesinin bir sonucu olarak ozon tabakasını incelttiğimiz ve bazen deldiğimiz, bunun sonucunda güneşin radyasyon barındıran UV ışınlarına çokça kendimizi maruz ettiğimizi de biliyoruz. Hatta bu doğal olmayan yaşama alışkanlıklarımızın oluşturduğu zararlı mutasyonlar sadece bizi değil, gonad hücreleri yolu ile çocuklarımızı da etkilemekte yani istenmeyen genetik mutasyonlara yol açmaktadır. Öyle ise zararlı mutasyonların hemen hepsini biz insanlık kendi elimizle oluşturmuş görünüyoruz. Üstelik bu doğada yol açtığımız bozunumun sonuçlarını sadece insanlık olarak çekmiyoruz, aynı zamanda hayvanlara ve bitkilere de çektiriyoruz. Evet, onlarda meydana gelen kanser vakaları da insanın doymaz iştahı sonucunda doğayı tahrip etmesinin bir sonucudur. Yine de kanserojenik maddelerin oluşturduğu mutasyonları da hücre içinde onaran mekanizmalar var. Bunların ancak binde birinden daha az bir kısmı kalıcı hale geçebiliyor. Bunlar ise kontrolsüz mutasyonlar olup çoğu zararlıdır [4].

Muhtemelen sanayi devriminden önce insanların maruz kaldığı en önemli kanserojenik madde fazla kızartılmış etler, ateşin dumanında fazla kalmak veya uzun süre kabızlık problemi yaşamaları sonucu bağırsaklarında oluşan doku tahripleri gibi nedenlerdi. Yine bu etkenlerde insanlık tarihi kadar eski mutajenik ve kanserojenik etkenlerdir ama insanoğlunun doğasıyla uyuşmadığı açıktır. Çünkü insan vücudu dumanda kalmayı doğal karşılamaz, öksürük ile, nefes tıkanması ile yanıt verir. Devam ederseniz akciğer hastalıkları ile sizi uyarır. Sonra ateşte pişirilirken yanmış bir yiyeceği yemek isterseniz en başta bunu damağınız reddedecektir. Tadından hoşlanmayacaktır. Fazlaca yerseniz, mideniz kabul etmeyecektir, kusma mekanizmalarını tetikleyecektir. Demek ki aslında doğal olmayan her maddeye karşı vücudumuzda bizi uyaran bir erken uyarı mekanizması var. Buna rağmen bu alışkanlıklara devam edilmesi ise insanın kendi tercihi ile hem vücut hücrelerinde mutasyona neden olup kanser oluşturabilmekte, hem de gonad hücrelerinde (sprem ve ovum) zararlı mutasyonlar oluşturup sonraki nesillere aktarmaktadır.

Bütün bunlar düşünüldüğünde, doğada kendiliğinden bir zararlı mutasyon ortaya çıkmayacağı, sadece insanın yanlış uygulamalarının sonucunda kendisine veya çevresindeki diğer canlılara zararlı mutasyon deneyimini yaşatabileceği sonucu çıkıyor. DNA eşleşmesi sırasında oluşan mutasyonlar ise kanserojenik bir etkene bağlı değilse yani bir hücre patolojisinden ortaya çıkmamışsa masum gibi görünüyor. Bu tezi destekleyen kanıtlardan bir tanesi ise canlıların genlerindeki baz dizilimlerinin en hayati noktalarında mutasyonlar oluşmaması. Durumu çözümlemek için şöyle bir soru sormamız gerekiyor; Mutasyonlar tamamen tesadüf ise neden genlerin hayati bölgelerinde mutasyon olmuyor ve bu bölgeler korunuyor? Moleküler biyoloji literatüründe bu bölgelere korunmuş bölgeler “conserved sequence” adı veriliyor. Bu bölgelerdeki mutasyonlar genleri işlevsiz yapabilecek derecede ciddi sıkıntılar doğurabilir. Farklı türlerin bu kısımları iyi korunduğundan dolayı bu bölgeler birbirine çok benzer. Fakat kuvvetli bir mutajenik maddeden etkilenebilirler, böylece hücrede işlev yitimine ve kansere neden olurlar. Yani mutasyonların mekanizması incelendiğinde kendi kendine oluşan mutasyonların genetik hastalıklara veya kansere yol açmadığı, tersine hayatın çeşitlenmesine ve güzelleşmesine yol açtığı görülebilir. Genetik hastalıklara ve kansere yol açan mutasyonların kaynağı ise insandır. Evet insandan başka hiçbir canlı doğaya mutajenik madde yaymaz. Doğayı yaşanmaz hale sokmaz. Doğanın dengelerini bozan insandır ve doğada ona hastalıklarla yanıt vermektedir.

YÖNLENDİRİLMİŞ MUTASYON İLE İLGİLİ ÇALIŞMALAR

Darwinizm’de mutasyonların belirli bir amacı ya da planı olmadığı, genellikle rastgele olması gerektiği varsayılmıştır. Yani organizma ihtiyaç duyduğu için mutasyonlar oluşmaz. Mutasyonların amaçlanan veya kasıtlı bir avantajı olamaz. Mutasyonlar organizmanın özelliklerini rastgele değiştirecektir ve doğal seçilim ise değişmiş özelliğin organizma için yararlı olup olmadığını belirleyecektir. Bu, klasik neo-Darwinizmdir.

Rastgelelik varsayımı Darwin’in teorisini Lamarck’ın teorisinden ayıran önemli bir özelliktir. Darwin ile aynı zamanlarda evrim teorisi geliştiren Lamarck’a göre ise değişimler çevresel faktörlerden kaynaklanır, yani çevreye uyum sürecine göre değişim meydana gelir. Dolayısıyla Lamarck’ın teorisinde bir rastgelelikten ziyade değişimin bir program dahilinde olması gerektiği sonucu çıkar. Tabi bu iki görüşte kendi zamanlarında birer felsefik görüş olmaktan öteye gitmemiştir, çünkü bunun kanıtlanabileceği bir bilimsel ortam yoktur.

Fakat modern bilimsel çalışmalar DNA üzerinde mutasyonların her noktada eşit şansta çıkma olasılığının olmadığını [5] bazı bölgelerde diğerlerinden çok daha fazla mutasyon görüldüğünü keşf etmiştir. Bu noktalara “hot spot” denir [6].

 Bazı bölgeler ise tam tersine çok nadir mutasyon geçirir. Böyle bölgelere ise korunmuş bölgeler denir [7]. Bu korunmuş bölgelerin ise yaşamın devam etmesi için hayati önemi olan genlerde görülmesi ise tesadüf değildir.  Özellikle yüksek gen ekspresyonu yani yüksek miktarda protein oluşturan genler üzerindeki mutasyonlar çok nadirdir [8].

Mutasyonların rastgele mi yoksa ihtiyaç halinde mi ortaya çıktığı uzun zamandır araştırmacıların zihinlerini meşgul etmiştir. Bunu tespit edebilmenin en kolay yolu da yeni jenerasyonların en hızlı üretilebildiği canlılar olan bakteriler ve mayalar gibi mikroorganizmalar üzerinde çalışmakta bulmuşlardır [9].

 Bakteriler üzerindeki bulgular ise mutasyonların gerektiği zamanlarda ortaya çıktığını göstermektedir. Çalışmalar bu yararlı  mutasyonların gerektiği şekliye zincirleme olarak meydana çıktığını göstermiştir [10].

Bazı araştırmacılar bu mutasyonları klasik neo-Darwinist görüşlerle açıklamaya çalışmışlardır [11].

 Ama kendi hesaplamaları bile, bu mutasyonların rastgele mutasyonel bir olgu gibi açıklanması  ihtimalinin çok düşük olduğunu ortaya koymaktadır [12].

Başlangıçta yönlendirilmiş mutasyonlar olarak adlandırılan bu fenomene artık adaptif mutasyonlarda denmektedir. Anlaşılacağı gibi, kavram şu anda son derece tartışmalıdır. Çünkü henüz aydınlatılması gereken çok eksik bilgi var. Örneğin doğal şartlar altında zararlı bir mutasyonun ortaya çıkmayacağı hep organizmanın ihtiyaç duyduğu mutasyonların oluşacağı ifade ediliyor. Zararlı mutasyonların ise ancak kanserojenik maddelere zaman içinde maruz kalıp hücrenin düzenini bozacak proteinlerin yeni zararlı mutasyonları tetiklemesi olduğu belirtiliyor. Bu teori yeni çalışmalarla kuvvetlendikçe mutasyonların rastgele olması ihtimali tamamen çöpe atılacaktır ve bu mutasyonlar arkasında da akıllı bir yönlendirmenin olduğu belli olacaktır. Bu eksik bilgiler önümüzdeki süreçlerde aydınlandıkça mutasyonların neden DNA’nın her bölgesinde eşit miktarlarda ortaya çıkmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Yine de şu an için mutasyonların rastgele oluşmadığına dair çok sayıda kanıt vardır [13].

Bazı çalışmalarda farklı bakteri popülasyonlarının çevresel şartlara karşı birbirlerinden bağımsız olarak aynı mutasyonu geliştirdikleri keşf edilmiştir [14].

Ayrıca gereklilik halinde bazı antikorların oluşması için belirli mutasyonların da oluştuğu gözlenmiştir [15].

Bazı çalışmalarda da hücrelerin çevresel etkilere karşı kromozomal yapılarını değiştirdiği ve adaptasyon sağlamak için metilasyon mekanizmasını kullandığı belirlenmiştir [16].

Bazı enzim gruplarının ise mutasyon yerini belirlemede rol oynadıkları ortaya çıkan bir başka gerçektir [17].

Martincorena ve arkadaşları 34 adet Escherichia coli bakterisi suşuna ait 2.659 geni kapsayan 120.000 adet tek nokta polimorfizm (SNP) mutasyonu üzerinde detaylı bir araştırma yapmışlardır. Araştırmanın konusu ise mutasyonların rastgele mi yoksa bir plan dahilinde mi ortaya çıktığıdır. Dünya’nın en saygın bilimsel dergisi olan Nature’da yayınlanan makale de araştırmacılar şu sonuçlara varmışlardır:

Bizim bulgularımız mutasyonların tesadüfi olarak ortaya çıkmadığı ve zararlı mutasyonları engelleyecek şekilde düzenlendiği yönündedir. Mutasyon mekanizmaları için çok daha ileri mekanizmalar vardır ki şu anki bilgi seviyemizin üzerindedir. Mutasyon oranları 3 seçici güç tarafından idare ediliyor: Zararlı mutasyonları durdurmak, Ortama adaptasyon sağlama ihtiyacı, DNA eşlenmesi ve tamirine bağlı kalmak [18].

Ayrıca çok ilgi uyandıran bir çalışmadan söz etmek istiyorum. Harvard Üniversitesindeki laboratuvarında Michael Desai evrimi iş başında gözlemlemek için bir çalışma yaptı. Dünya’nın en hızlı üreyen mayaları üzerinde çalışan araştırmacı, bu mayalardan birbirinden bağımsız 640 adet farklı popülasyon oluşturdu. Bunları 500 jenerasyon boyunca büyüttü ve robot asistanı her popülasyondan her jenerasyonda yaşama en uyum sağlayan mayayı tutup diğerlerini ise ekarte etti. Böylece doğadaki doğal seleksiyon olayını gerçekleştirmiş oldu. Bu araştırmasında evrimin programlanmış olup olmadığını ve mayaların aynı şekilde değişip değişmediğini araştırıyordu.

Birçok biyolog mutasyonların şansa bağlı olduğunu ve hayatın hiçbir zaman aynı yönde gelişemeyeceğini düşünüyordu. Onlara göre hayatın başlangıcındaki farklı tek bir mutasyon bile şu andaki hayatı tamamen farklılaştırabilirdi. Desai ise bu soruyu masaya yatırdı. Çalışmanın sonucu ise ilginçti. Bütün popülasyonlar hangi genetik değişim yolunu tutmuş olurlarsa olsunlar sonunda bütün hepsi aynı noktaya ulaşıyor ve birbirlerine benziyorlardı. Yani başlangıçta birbirlerinden farklı oluşan mutasyonlar canlının son halini etkilemiyordu ve hepsi zorunlu bir genetik yapıya doğru ilerliyorlardı. Bu çalışma bilime şunu kazandırdı, mutasyonlar rastgele oluşuyormuş gibi görünse de aslında hiç te rastgele olmadıklarını tam tersine programlı bir değişime göre düzenlendiklerini göstermiştir [19]. Mutasyonları rastgele diye tanımlamamız neye göre oluştuklarını tam olarak keşfedemeyişimizdendir.

Moleküler biyolog James Shapiro, değişim sürecinde rastgele mutasyonların görülmediğini ve bir program ile gerçekleştiğini belirtir [20].

Araştırmacı Perry Marshall bu yönlendirilmiş mutasyon gerçekliğini Darwinizm ile bağdaştırmak isteyen kişilerdendir [21]. Yönlendirilmiş mutasyonun keşfini Darwinizm’in yeni versiyonu olarak, yani Dawrinizm 2.0 olarak açıklamaktadır. Darwinizm 2.0 fikrini organizmanın çevresel etkenlere adapte olabilmesi için ani ve büyük değişiklikler yapması olarak tanımlamaktadır. Bu programlanmanın ise hayatı yaratıcıya bağlamaya götürdüğünü söylemiştir.

Chandra Wickramasinghe ise New Scientist dergisinde tesadüfi mutasyonların hayatı bu şekle getirme ihtimalinin, bir tayfunun bir Boeing 747 uçağı yaratabilme olasılığından farksız olduğunu belirtmiştir [22].

SONUÇ

Sonuç olarak DNA kopyalanırken oluşan mutasyonlar canlılığın çeşitlenmesini sağlıyor. Canlıların sürekli değiştiği muhakkak, fakat bu değişimler tesadüfi mutasyonlarla olmuyor. Adaptif veya yönlendirilmiş mutasyonlar dediğimiz, ihtiyaca göre şekillenen mutasyonlarla oluşuyor. Bu da, DNA kopyalaması sırasında ki hatalı eşleşme dediğimiz durumların aslında bir hata olmadığını, tersine planlı bir sistemin bir parçası olduğunu gösteriyor.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

KAYNAKLAR

  1. https://www.nature.com/scitable/topicpage/dna-replication-and-causes-of-mutation-409
  2. “Visualizing Transient Watson-Crick Like Mispairs in DNA and RNA Duplexes,” Isaac J. Kimsey, Katja Petzold, Bharathwaj Sathyamoorthy, Zachary W. Stein, and Hashim M. Al-Hashimi. Nature, March 12, 2015. DOI: 10.1038/nature14227
  3. https://phys.org/news/2015-03-quantum-jitters-basis-evolution-cancer.html#jCp
  4. Martincorena, I., & Campbell, P. J. (2015). Somatic mutation in cancer and normal cells. Science349(6255), 1483-1489.
  5. Michael R. Garvin and Anthony J. Gharrett, “Evolution: Are the Monkeys’ Typewriters Rigged?,” Royal Society Open Science 1, no. 2 (2014): 140–172, doi:10.1098/rsos.140172; and Iñigo Martincorena, Aswin S. N. Seshasayee, and Nicholas M. Luscombe, “Evidence of Non-random Mutation Rates Suggests an Evolutionary Risk Management Strategy,” Nature 485, no. 7396 (2012): 95–98, doi:10.1038/nature10995.
  6. Igor B. Rogozin and Youri I. Pavlov, “Theoretical Analysis of Mutation Hotspots and Their DNA Sequence Context Specificity,” Mutation Research/Reviews in Mutation Research544, no. 1 (2003): 65–85, doi:10.1016/S1383-5742(03)00032-2.
  7. Wilson, B., Marslen-Wilson, W. D., & Petkov, C. I. (2017). Conserved sequence processing in primate frontal cortex. Trends in neurosciences40(2), 72-82.
  8. Martincorena et al., Evidence of non-random mutation rates suggests an evolutionary risk management strategy, Nature, 2012/04/22/online, 485, http://dx.doi.org/10.1038/nature10995
  9. John Cairns, Julie Overbaugh, and Stephan Miller, “The Origin of Mutants,” Nature335, no. 6186 (1988): 142–145, doi:10.1038/335142a0.
  10. Barry G. Hall, “The EBG System of  Coli: Origin and Evolution of a Novel β-Galactosidase for the Metabolism of Lactose,” Genetica118, no. 2 (2003): 143–156; and Barry G. Hall and Daniel L. Hartl, “Regulation of Newly Evolved Enzymes. I. Selection of a Novel Lactase Regulated by Lactose in Escherichia coli,” Genetics 76, no. 3 (1974): 391–400.
  11. John R. Roth, Elisabeth Kugelberg, Andrew B. Reams, Eric Kofoid, and Dan I. Andersson, “Origin of Mutations Under Selection: the Adaptive Mutation Controversy,”  Rev. Microbiol60 (2006): 477–50, doi:10.1146/annurev.micro.60.080805.142045.
  12. Georgia Purdom and Kevin Anderson, “Analysis of Barry Hall’s Research of the  coli ebgOperon: Understanding the Implications for Bacterial Adaptation to Adverse Environments,” Proceedings of the Sixth International Conference on Creationism, Pittsburg, PA: Creation Science Fellowship, 2008.
  13. Paulien Hogewoge, “Non-Random Random Mutations: A Signature of Evolution of Evolution (EVOEVO),” Proceedings of the European Conference on Artificial Life(2015): 1, doi:/10.7551/978-0-262-33027-5-ch001 .
  14. Matthew D. Herron and Michael Doebeli, “Parallel Evolutionary Dynamics of Adaptive Diversification in Escherichia coli,” PLoS Biol11, no. 2 (2013): doi:10.1371/journal.pbio.1001490.
  15. Darryll D. Dudley, Jayanta Chaudhuri, Craig H. Bassing, and Frederick W. Alt, “Mechanism and Control of V(D)J Recombination versus Class Switch Recombination: Similarities and Differences,” Advances in immunology86 (2005): 43–112, doi:10.1016/S0065-2776(04)86002-4.
  16. Bernard Angers, Emilie Castonguay, and Rachel Massicotte, “Environmentally Induced Phenotypes and DNA Methylation: How to Deal with Unpredictable Conditions until the Next Generation and After,” Molecular Ecology 19, no. 7 (2010): 1283–1295; and Jiang Zhu, Mazhar Adli, James Y. Zou, Griet Verstappen, Michael Coyne, Xiaolan Zhang, Timothy Durham et al., “Genome-wide Chromatin State Transitions Associated with Developmental and Environmental Cues,” Cell152, no. 3 (2013): 642–654, doi:10.1016/j.cell.2012.12.033.
  17. Yishay Pinto, Orshay Gabay, Leonardo Arbiza, Aaron J. Sams, Alon Keinan, and Erez Y. Levanon, “Clustered Mutations in Hominid Genome Evolution are Consistent with APOBEC3G Enzymatic Activity,” Genome Research 26, no. 5 (2016): 579–587, doi:10.1101/gr.199240.115.
  18. Martincorena, I., Seshasayee, A. S., & Luscombe, N. M. (2012). Evidence of non-random mutation rates suggests an evolutionary risk management strategy. Nature, 485(7396), 95.
  19. http://science.sciencemag.org/content/344/6191/1519?sid=35505519-2592-4b91-ab02-ae3aafdb1eb2
  20. James Alan Shapiro. Evolution: a View from the 21st Century (Pearson Education, 2011).
  21. Perry Marshall, Evolution 2.0. Breaking the Deadlock between Darwin and Design(Benbella Books, 2015).
  22. New Scientist, 21 January 1982, s 140

37# ALLAH’IN BİLDİRMEDİĞİ ÖZELLİKLERİNİ DÜŞÜNEREK ANLAYABİLİR MİYİZ?

Bu soruyu bir örnekle yanıtlamak istiyorum. Şimdi bir bilgisayar programı düşünün. Programın içinde insan ve hayvan figürleri var ve programın geliştiricisi insan karakterlerinin zeki olmasını sağladı. Çevresindeki olayları çözümleyebiliyor, kendini ve oyunun içindeki diğer nesneleri tanıyabiliyor. Programın içinde iken iradesi özgür ve kendi istediklerini yapabiliyor. Arada bir, programın tasarımcısından onlara çeşitli talimatlar geliyor. Bu talimatlar programın düzeninin bozulmadan devam edebilmesi için insan figürlerinin dikkat etmesi gerekli kuralları içeriyor. Çünkü talimatların dışına çıktıkça figürler kendine ve programın diğer bileşenlerine zarar veriyorlar ve bazen yok ediyorlar. Tasarımcı ise bunun olmasını istemiyor. Tasarımcı bu programı yaparken kendi hünerlerini ortaya koydu. Buradaki programdan daha mükemmel bir program daha yaptı fakat o programa sadece buradaki en uyumlu karakterlerin geçmesini istiyor. Yani ilk bulundukları programı aslında figürler için bir deneme alanı yaptı. Kim programla uyumlu hareket edecek? Ve kim programın talimatlarına aykırı hareket edip bozulmasına ön ayak olacak?

Şimdi düşünelim! Böyle bir program içindeki figürler tasarımcısının neye benzediğini anlamak isterlerse anlayabilirler mi? Akıllarının sınırları ancak kendi çevresinde gördükleriyle sınırlı kalacağı için, tasarımcılarını da kendileri gibi bir dijital figüre benzetecekler. Belki biraz daha büyük olacak, programın her yerinde olacak vs. Ama aslında tasarımcılarının, dijital Dünya’nın haricinde gerçek bir vücuda sahip, organları olan; organları hücrelerden oluşan, hücreleri DNA tarafından kodlanan, proteinler üreten, proteinler karşılıklı yardımlaşarak hücreyi müthiş bir şehir şeklinde devam ettiren kanlı, canlı, yiyen içen bir tasarımcıyı düşünemeyecekler. Ne kadar zihinlerini zorlarlarsa zorlasınlar hayalleri gördüklerinden öteye geçemeyecek ve bir gün tasarımcıları kendisini bu figürlere gösterince tasarımcılarının güzelliğine ve muhteşemliğine aşık olacaklardır.

Aynı bu örnek gibi, biz de tasarımcımızı yani Rab’bimizin vücudunu düşünmeye çalışsak uzaktan yakından yanına bile yaklaşamayız. Zihnimizi zorlasak, çevremizdekilere veya atomlardan oluşan yapılara benzetmekten öteye geçemeyiz. Zaten insanın Rab’binin vücudunu düşünmesi çağlar boyunca, O’nu insanlara benzetmesini beraberinde getirmiştir. Putperestlikte böyle doğmuştur. Putperestliğin bittiğini sanmayalım, Allah’ın vücudunu ve nasıl olduğunu düşünmek en modern toplumlarda bile yeni batıl inanışlar ve yeni putlar doğurur. Kendini Vacib-ül Vücud olarak tanıtan Rabbimizi görmek için emirlerine uyup sabredip bekleyeceğiz.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

tanri_insan.jpg

36# Orucun (açlığın) faydasının keşfi Nobel ödülü kazandırdı.

Japon bilim adamı Dr. Yoshinori Ohsumi’nin kazandığı 2016 Nobel Tıp Ödülü, otofaji denilen hücre mekanizmasını keşfetmesiyle gelmişti.

Otofaji kendi kendini yemek anlamına gelir. Kansere meyilli hücreler fazla miktarda enerjiye ihtiyaç duyar ve 12 saatlik açlıktan sonra kendi kendilerini yemeye ve eritmeye başlarlar. Otofaji hücrenin ve vücudun sağlığını koyan bir mekanizmadır.

Otofaji sürecinde kanser, nörolojik bozukluklar, tip-2 diyabet ve alzaymır gibi diğer yaşa bağlı hastalıkların gelişim riski azaltılır.

Hücre otofaji sırasında hasarlı, ölü, onarılmamış, hastalıklı olan parçaları enerji üretmek için geri dönüşüme sokar.

Otofaji, hücresel bileşenlerin yenilenmesi için hücreye hızla yakıt sağlar. Enfeksiyondan sonra, otofaji istilacı bakterileri ve virüsleri ortadan kaldırır. Otofaji embriyo gelişimine de katkıda bulunur. Hücreler ayrıca, hasarlı proteinleri ve organelleri ortadan kaldırmak için otofajiyi kullanırlar, bu da yaşlanmanın olumsuz sonuçlarını önlemeye yardımcı olur.

Hücredeki otofajinin başlatılmasını tetikleyebilir miyiz?

Nobel ödüllü Dr. Yoshinori Ohsomi, otofajinin açlık tarafından başlatılacağını gösterdiği için 2016 tıp Nobel ödülünü kazandı.

 Otofaji, ortaya çıkması için doğru koşulları gerektirir. Aç kalmak, otofajinin kilit mekanizmasıdır. Oruç tutulduğu zaman, beyne yeterli yiyecek bulunmadığını ve vücudun depolanmış yiyecekleri aradığını bildirilir. Otofaji aktive edilir ve hücreler vücuttaki eski ve hasarlı proteinleri parçalar. Bu süreçte en ufak miktardaki gıda alınması bile beyne otofajiyi durdurma sinyali gönderir. Müslümanların orucunun tipik süresi olan en az 12 saat boyunca yemeklerden tamamen uzak durmak otofajiyi en iyi ilaç yapar.

Kaynak:

Kuma, A., Hatano, M., Matsui, M., Yamamoto, A., Nakaya, H., Yoshimori, T., … & Mizushima, N. (2004). The role of autophagy during the early neonatal starvation period. Nature432(7020), 1032.

Screen-Shot-2017-06-18-at-12.53.29-PM-1.png

35# Dağlar yeryüzünü sarsılmaktan mı koruyor?

Kuran’ı Kerim’de şöyle bildirilir:

“Hem dünya hareketiyle sizi sarsmasın diye, yeryüzüne sabit dağlar koydu. Amaçlarınıza ermeniz için ırmaklar, geçitler yerleştirdi.” (Nahl, 16/15)

“Yerin insanları sarsmaması için oraya dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ermeleri için orada geniş yollar, geçitler yaptık.”(Enbiya, 21/31).

“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik.”(Lokman, 31/10).

Dağları da bir kazık yapmadık mı?” (Nebe 7)

YERYÜZÜ PLAKALARI

Dağların neden yeryüzünde denge unsuru olduğu ve bizi sarsmaması görevlerini yerine getirdiğini anlayabilmemiz için, izostasik denge (Isostatic Equilibrium) kavramını ve dağların oluşumunu bilmemiz gerekiyor.

Yeryüzü 15 büyük tektonik plakadan oluşur. Bu plakalar birbirinden bağımsızdır ve dar alanda hareket eden çarpışan arabalar gibi birbirleriyle çarpışırlar, birbirlerini iterler. Bu hareketleri kısa zaman aralığında olmaz yüz milyonlarca senede meydana gelir. Aşağıdaki şekilde yeryüzünü oluşturan 15 tektonik plakanın sınırları gösterilmiştir (West, 2009).

Ekran Alıntısı3.JPG

Dünya’mızın içini henüz göremedik ama çok komplike olduğunu ve aşağıda gösterildiği gibi çok dinamik bir yapısı olduğunu biliyoruz (West, 2009).

Ekran Alıntısı4.JPG

Dünya’nın içindeki bu dinamik yapıya iç kuvvetler adı verilir ve kıtaların sürekli hareket etmesini, şekil değiştirmesini, dağların oluşmasını, depremlerin oluşmasının sebebidir. Dünya üzerinde her yıl çok sayıda irili ufaklı deprem yaşanır. Her 30 saniyede bir yer mutlaka sallanıyordur. Örneğin Alaska’da yılda 22.000 küçük çaplı sallantılar olduğu bildirilmiştir (Prager, 2009).  Depremlerin çoğu ise tektonik plakalar sınırlarında meydana gelir. İç kısımlarda meydana gelen toprak kırılmalarına ise fay hatları denir ve bunlarda depremlerin oluşmasını sağlar (Prager, 2009).

DAĞLARIN OLUŞUMU

Dağların oluşumu birkaç farklı mekanizma ile gerçekleşir:

  • Kırılma: Bu tür etkiler kıtaların sıkışması sonucu sert kayalık yerlerde meydana gelir. Kayalarda büyük kırılmalar oluşur. Zaman içinde bu kırılan parçalar, sıkışan kıtaların etkisi ile yeni dağlar olarak yükselir.

the-formation-of-mountains-9-638

  • Volkanik dağlar: Yerkabuğu altındaki magmanın lav olarak yeryüzüne çıktığı noktalarda bu tür dağlar oluşur.
  • Kıvrılma: Tektonik plakaların birbiriyle çarpışması ile temas hattı boyunca büyük dağ sıraları oluşur. Bu plakalardan ağır olanı hafif olanının altına girer ve hafif olan ise dağın görünen kısmı olarak yükselir, ağır olan ise dağların yerin altında kalan ağır kısımları olarak devam eder. Bu dağlara örnek olarak Everest’in de içinde bulunduğu Himalayalar ve Alp dağları verilebilir. Dağların bu oluşumuna ve yer altında kalan köklerine ilişkin aşağıdaki şekle bakabilirsiniz.

5205f4cf6b1510a3dfa129e236918ff935890690

Kıvrılma dağ oluşumu sadece iki levha sınırında gerçekleşmez. Çarpışma noktasından uzaklaştıkça azalan bir kuvvet geniş alanların kıvrılmasına ve irili ufaklı dağların oluşumuna neden olur. Bu kıvrılmalar izostatik dengeyi sağlar. İzostatik denge ise depremlerle yakından ilişkilidir.

PEKİ NEDİR İZOSTATİK DENGE?

Yerkabuğu tek bir parçadan oluşmamaktadır, çeşitli parçalara ayrılmıştır. Bu parçaların her birine tektonik plaka (levha) adı verilir. Bu parçaların bileşimleri, yoğunlukları, derinlikleri ve kalınlıkları birbirinden farklı özellikler gösterirler. Kalınlıkları, bileşimleri ve yoğunlukları farklı olan bu çok çeşitli bloklar, yerin derinliklerinde bir denge halinde bulunmaktadır. Bunun için yerin hafif maddelerden oluşan kısımlar direk gibi yükselir, yani dağları oluşturur, böylece bu bölgelerin yoğunlaşır ve diğer bölgelerle eşit yerçekimi alanı ve basınç oluşturur. Bir diğer ifadeyle, bu blokların manto içinde uygulamış oldukları basınç belli bir derinlikte dengelenmekte veya eşitlenmektedir. İşte bu dengeye İzostatik denge adı verilir (Arslan, 2016) aşağıdaki şekilde izostasi etkisi ile dağların bazı bölgelerde oluşumu ve bunların yer altındaki kökleri sayesinde oluşturdukları eşit ağırlık ile manto sıvısı üstünde dengede yüzdüğü görülmektedir..

1471257492

İzostasik dengeye göre, yerkabuğunun her yerinde eşit madde yoğunluğu ve eşit yerçekimi oluşması gerekir. Dağların oluşması için değişik mekanizmalar var olmasına rağmen, yeryüzünde bulunan dağların birçoğu bu mekanizma ile oluşur.

George Everest’in Hindistan’daki öncü jeodezik çalışmaları, izostasi ilkesinin keşfine yol açmıştır. Airy [1855] ve sonra Pratt [1855] Everest’in kuzey Hindistan’daki Himalaya dağlarının derinlerde nasıl desteklendiği sorusunu ele almak için dikey verileri kullandı. Airy’nin Himalaya’nın derin bir yer kabuğu “kökü” tarafından desteklendiğine dair hipotezini savunan Fisher [1881], Dünya’nın kabuğunun hidrostatik bir dengede olduğu ve akışkan alt tabakada, deniz suyundaki bir buzdağı gibi yüzdüğü sonucuna vardı. Aşağıdaki şekilde yer kabuğunun İzostatik dengeye gelmek için oluşturduğu girinti ve çıkıntılar görülebiliyor (Watts, 2011).

Ekran Alıntısı

Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır. Peki izostatik denge ile dağlar ve yer kabuğunda ki kökleri oluşmasa idi ne olurdu. Yerin hafif, ve daha az yoğun kısımlarında bükülmeler, kırılmalar ve faylar meydana gelirdi (Meinesz, 1931). Yerkabuğunun zayıf noktalarının dağlar ile kalınlaşarak dengelenmesi sayesinde tektonik plakalar üzerine binen stres dengelemektedir, yer kabuğunun zayıf kaldığı durumlarda ise bu durumda fay hatları ve depremler olmaktadır (Watts, 2011). Ayrıca eğer yer kabuğunun manto tabakasının üzerine uyguladığı basınç belirli bir seviyeden itibaren eşitlenmemiş olsaydı, tektonik plakalar, hafif ve ağır uçlarından dolayı mevcut durumdan daha fazla dalgalanmalar yaşayacak, dengede yüzemeyecekti. Böylece deprem ve sarsıntılar çok daha artacaktı (Eakin, 2018).

Jeolojistler yeryüzünün yerçekimi haritasını çıkararak kabuk kalınlıklarını hesaplarlar (Mishra, 2011). Yeryüzünde bazı noktalarda yerçekimi kuvveti çevresiyle dengede değildir. Böyle ortamlarda değişim daha hızlı devam etmektedir. Yani yeni dağ oluşumları oluşmaya devam eder. İzostatik dengenin sağlanmadığı yani yerçekimi dengesizliğinin olduğu böyle yerlerde depremler daha fazla yaşanır (Tsubol, 1940).

Buzulların toprağı aşındırması, yeni volkanların oluşumu, dağların eskiyip ufalanması gibi yeryüzüne etki eden iç ve dış kuvvetlerle yeryüzü yapısı sürekli değişir, buna uygun olarak izostatik dengeyi sağlamak üzere yeni dağlar oluşturacak şekilde yeryüzü yeniden düzenlenir. Bu dağların oluşumu milyonlarca yıl süren bir süreçtir.

İzostatik dengenin sağlanması depremleri azalttığı gibi, volkanik dağ oluşum mekanizmaları da yer sarsıntılarının azaltılmasında ve absorbe edilmesin de etkilidir. Volkanik dağlar, yer altında sıkışan ve yer kabuğuna basınç uygulayan magmanın dışarı çıkmasını sağlayarak basıncı hafifletir. Yani bir sübap görevi görür ve sarsıntıları azaltır (Segall, 2010; Hill, 2002).

Ayrıca aynı kutup denizlerindeki buz dağlarında olduğu gibi, karadaki dağlarında görünen kısmının 9-10 katı uzunluğunda kökleri vardır ve bu köklerle ayette belirtildiği gibi toprak içerisine çakılmış birer kazık gibi dururlar. Daha önce verilen şekillerde bu durum görünmektedir.

ATEİST MANTIĞI İLE DAĞLAR

Görüldüğü gibi dağlar yeryüzünde büyük bir denge unsuru olarak görev yapmakta ve sasıntıları azaltmaktadırlar. Yerçekimi dengesizliği olan bölgelerde daha fazla bulunurlar, böylece oralarda meydana gelebilecek büyük sarsıntılar dengelenmiş olur. Bu gerçeklere rağmen dağların bu görevini sırf Kuran’da geçiyor diye kabul etmek istemeyip lafebeliği yaparak saptırmak isteyen bazı ateistler bu konuda bilime ve mantığa ters şu şekilde bir yorum yaparak gerçeği gizlemeye çalışırlar. Derler ki;

-Eğer dağların sarsıntı önleyici rolleri olsaydı, neden Japonya gibi dağlık bölgelerde depremler çok oluyor da, Arabistan gibi düz bölgelerde depremler daha az görülüyor.

Bunun sebebini bu yazımızı okuyanlar kolayca verecektir. Çünkü dağlar izostatik dengeyi sağlamak için depremlerin olduğu bölgelerde daha fazla yükselir ve görevleri denge sağlayıp depremi azaltmaktır. Bu yüzden Japonya gibi yer kabuğunun dengede olmayıp çok sayıda fay kırığı oluşturduğu bölgelerde daha fazla yükselirler, buna karşın yer kabuğunun daha fazla dengede olduğu ve depremlerin daha az görüldüğü bölgelerde daha az yükselirler.

Aslında kurdukları mantık şuna benzer; “İstanbul’da her yerden daha fazla güvenlik güçleri olmasına rağmen en yüksek suç oranları da yine buradadır. Bu demektir ki güvenlik güçlerinin suç önleme ile bir alakası yok.” Kuran’ın ayetini geçersiz kılmak için akıl ve bilimden böyle uzaklaşırlar işte. Bunu, bilimle alakası olmayan ateistler böyle savunduğu zaman çok fazla garipsemezsin, kendi inanışlarını savunmadaki taassubuna verirsin ama bir jeoloji profesörü de yukarıda anlatılan gerçekleri anlatmayıp durumu diğerleri gibi akıl oyunlarıyla perdelemeye çalışırsa bunu garip bulurum. Çünkü o zaman iki durumdan birine karar verilir;

Ya bu profesör, gösterildiği kadar bilgili değildir, o profesörlük unvanını hak etmiyor, ya da ateistlikten gelen taassuplarını bilime karıştırıp onu kirletiyor. Bilimin işine gelmeyen yerlerini çıkarıp veya yanlış yorumlayarak unvanını ve bilimsel kimliğini kötüye kullanıyor.

İnançsızların ikinci olarak öne sürdükleri nokta ise dağların yeryüzünün direkleri olmaları ve sarsılmayı önlemelerinin Kuran’dan daha önce Tevrat’ta, Çin kaynaklarında ve başka kaynaklarda da geçmesidir. Evet, geçebilir, hatta geçmelidir. Çünkü Allah birdir ve bu tür nimetlerini daha önceden değişik toplumlara peygamberler aracılığı ile bildirmesi ve öğretmesi beklenen bir durumdur. Kuran’da Allah’ın bunları ilk defa insanlara açıkladığı diye bir şey yazmaz. Kuran açısından önemli olan, evren hakkında verdiği bilgilerin hiçbirinin bilimle herhangi bir çelişkiye düşmemesi ve anahtarın kilide uyduğu gibi her seferinde uymasıdır.   Ateistlerin buradaki duruma benzer olarak konuyu yanıltmacalarla sanki Kuran’da bilimsel çelişki varmış gibi göstermeye çalıştıkları ayetleri sitemizde (ateizmdenkurtul.wordpress. com) detaylı ve bilimsel kanıtlarıyla açıkladık. Öyleyse 1400 sene önce yazılmış ve evrenin birçok olayından haber veren bir kitabın içinde çelişki bulunmaması elbette ki Kuran’ın erişilemez bir mucize olduğunu gösterir. Ateistlerin çelişki çıkaracağım derken Kuran’ın manasını ve bilimi nasıl tahrif ettiklerini anlamak isteyenleri sitemizdeki yazıları okumaya davet ediyoruz.

KAYNAKLAR

Arslan, S. (2016). Türkiye Jeofizik Rejyonal Gravite Haritaları Ve Genel Değerlendirilmesi. Bulletin Of The Mineral Research and Exploration, (153), 203-222.

Eakin, C. M., & Lithgow‐Bertelloni, C. (2018). An Overview of Dynamic Topography: The Influence of Mantle Circulation on Surface Topography and Landscape. Mountains, Climate and Biodiversity, 37.

Fermor, L. L. (1914). III.—The Relationship of Isostasy, Earthquakes, and Vulcanicity to the Earth’s Infra-Plutonic Shell. Geological Magazine1(2), 65-67.

Hill, D. P., Pollitz, F., & Newhall, C. (2002). Earthquake-volcano interactions. Physics Today55(11), 41-47.

Mishra, D. C. (2011). Gravity and magnetic methods for geological studies. Hyderabad: BS Publications.

Prager, E. J. (2009). Earthquakes and volcanoes. Infobase Publishing.

Segall, P. (2010). Earthquake and volcano deformation. Princeton University Press.

TSUBOI, C. (1940). Isostasy and maximum earthquake energy. Proceedings of the Imperial Academy16(9), 449-454.

Vening Meinesz, F. A. (1931), Une nouvelle methode pour la reduction isostatique regionale de l’intensite de la pesanteur, Bull. Geodesique, 29, 33-51.

Watts, A. B. (2011). Isostasy. In Encyclopedia of solid earth geophysics (pp. 647-662). Springer, Dordrecht.

West, K. (2009). Layers of the Earth. Infobase Publishing.

34# İSLAM ve AY TANRI’SI

Ay tanrısının adının Al-İlah olması iddiası ateistler tarafından dillendirilmeye çalışılan konulardan biridir. Birkaç sitede rastlamıştım, herşeyi detaylı vermedikleri için okuyanın kafasını karıştırıyorlar, zamanım olmadığı için detaylı araştıramamıştım. Sonra bu soru kafamın içinde beni rahatsız etmeye başlayınca oturup iddialarını detaylı okudum. Fakat bu iddialarında da diğer iddialar gibi ayrıntılardan bahsetmeyip, düşük çözünürlüklü bir profil çizerek göz ve akıl aldatmacası yaptıklarını gördüm. Carleton S. Coon tarafından ortaya atıldıktan sonra (1), Amerikan evanjelistleri tarafından sahip çıkılmış bir görüştür. Yazar, Allah isminin ay Tanrısı “Sin” için kullanıldığını, Hz Muhammed’in ise bu ismi devam ettirdiğini yazmış. “Sin” isminin ay Tanrı’sı için Güney Arabistan devletlerinde M.Ö. 2000’li yıllarda yaşayan uygarlıklar tarafından kullanıldığından bahsetmiştir. Fakat antik çağlarda Güney Arabistan’da “Sin” diye bir put olduğunu, böyle bir putun arkeolojik kazılarda bulunduğunu bildirmesine rağmen, “Allah” ismi ile “Sin” ismini bağdaştıran herhangi bir kaynak vermemiştir. Yani bu tamamıyla kendi yorumu olup, herhangi bir yazılı kaynağa isnat ettirmemiştir. Müslüman bazı ülkelerde Camilerin üzerlerine Hilal sembolü konulması ve Hristiyanlık Dünya’sında da İslamiyet Hilal ile bilinmesi yazarın hayal gücünü kullanmasına neden olmuş, eğer İslamiyet pagan kültürüne sahip bir toplumdan ortaya çıktı ise ve Mezopotamya bölgesinde Ay tanrısı Sin var ise ve Müslümanlar hilal kullanmaya hala devam ediyorlarsa, bu Sin inanışı devam ediyor olmalıdır diye bir çıkarım yapmıştır. Aslında Allah diye inandıkları da Sin olmalıdır diye hayal gücünün karanlığında bir çıkarım yapar. Ateistlerin iddiaları da tamamen bu zorlamalı çıkarım üzerinedir, herhangi bir yazılı açıklayıcı kaynağa dayanmamaktadır. Bir de arapların ay takvimini kullanmalarını dayanak gösterirler. Yani kullandıkları temel argümanlar bunlardır (2). Bu çıkarımlarını ise gerçek bir bilgi gibi sunarlar. Fakat “Allah” veya Al-İlah’ın” “Sin” olarak kullanılmasını o döneme tanıklık etmiş bir kaynağa bağlayamaz, ispatlayamazlar. Bu zorlamalı çıkarımlarla, bazı gerçekleri yarım vererek bazısını ise gizleyerek Allah ismini kıymetten düşürmeye çalışmışlardır. Burada Ay Tanrısı Sin’in isminin Al-İlah olduğunu söylerler, ama minarelerin başında Güneş sembolü olsa idi, aynı mantıkla şöyle dememeleri için hiçbir sebep yok; “Al-İlah güneş Tanrısı –Menaf- demektir. Müslümanların camilerinde güneş kullanmaları Allah isminin kökenini gösterir. Öyleyse Allah veya Al-İlah güneş tanrısı – Menaf – olmalıdır.” Aslında Menaf daha tutarlı bir iddia olurdu. Çünkü Hz Muhammed devrinde “Sin” diye bir ay Tanrı’sının olduğuna dair bir kayıt bile yoktur, fakat güneş Tanrı’sı Menaf kayıtlarda geçer. “Sin”in o dönemde varlığına ilişkin bir kayıt olmadığı gibi, bunun “Allah” yerine kullanıldığına dair hiçbir kayıtta yoktur. Yani iki karanlık perde arkasından hayal gücünün zorlamalı bir çıkarımından öteye gitmez. Evet Sin’in Al-İlah olduğunu arkeolojik veya pagan zamanlarında yazılmış bir kaynağa götüremezseniz, iddianız dini taassupların ürünü olduğu belli olur. Böylece iddianızı istediğiniz puta da uyarlayabilirsiniz demektir.

ARAPLARDA AY TANRISI

Mekke ve civarı araplarında ay Tanrısının adı “Sin” değil Hubel’di. (3) Lat, Uzza ve Menat aynı zamanda erkek bir ay tanrısı olan Hubel’in kızları olarak bilinirdi.

“Lat” ile ilgili şunlar kaynaklarda mevcuttur: Arap müşrikleri, kâinatın yaratıcısı olan Allah’a inanıyorlardı. Putları ise ona ortak koşuyorlardı. Putlarına şeref kazandırmak için onların adlarını Allah’ın isimlerine benzetmeye çalışıyorlardı. Bunun en tipik örneği, “Lat” ile “Uzza” putlarının isimleridir. “Lat” ismini Allah ismi arasında bir ilişki kurmak için bu ismin son harfleri olan “LahH” kelimesine benzetmişler. Son harfi “ha”yı ise, “ta”ya değiştirmiş ve “Lat” demişlerdir. (4)

“Allah” isminde olduğu gibi, el takısını kullanarak “El-lat” kelimesini türettiler. (5)

Yine “Uzza” putunun adını, Allah’ın “Aziz” ismine benzetmişlerdir. Bazı alimlere göre, Uzza kelimesi Eazz kelimesinin müennesi (dişili) dir. Eaz, daha önce bazı müşrik kavimlerin taptığı bir ağacın ismidir. Araplar da bunu kendi putlarına ad olarak kullanmışlardır. (6)

ALLAH’IN AY TANRISI İLE ALAKASININ OLMADIĞININ DELİLİ

İddia sahipleri o döneme ait yazılı bir delil getiremezken, biz burada Allah’ın neden ay Tanrı’sı olamayacağına dair o dönemde yazılmış bir delil getireceğiz. Şöyle ki; Bilindiği gibi Kuran’da yazılı ayetler o dönemin yaşanmışlıkları için en kuvvetli delillerdir. Örneğin, Kuran herkesin bildiği bir savaştan mesela Bedir savaşından bahsediyorsa bu savaş olmuştur. Materyalist bakış açısı ile dahi bu inkâr edilmez. Çünkü Kuran’da yazıldığı zaman o dönemin bütün insanları bu savaşa şahit tutuluyor. Bunu dikkate alarak şu ayete bakalım;

Müminun 86-87: De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi ve arşil azîmin Rabbi kimdir?” Allah’ındır diyecekler. Şu halde siz Allah’tan korkmaz mısınız?

 Bu ayete göre o zamanki Arap toplumu, müşrikler dahil Allah’ı herşeyin Rabbi olarak biliyorlar ve değil ayın güneşin, yedi kat göklerin, hatta bunların üzerinde arşında sahibi olarak tanıyorlar. Yani Allah diye tanıdıkları kendisine ulaşılamayan varlık olarak gördükleri Tanrı, diğer Tanrı’lar değildir. Ay Tanrısı, Güneş Tanrı’sı, Hava Tanrı’sı, diğer bütün putlar vs. ise kendisine ulaşılamayan Allah’a götürecek vesilelerdir.

Enam suresinde ise Hz İbrahim’in Allah’ı ilk önce kendi başına nasıl bulduğunu anlatırken kendi kendine yaptığı şu konuşmalardan haber verir:

Enam 76 – Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:”Rabb’im budur” dedi. Yıldız batınca da:” Ben batanları sevmem” dedi.

77 – Ay’ı doğarken gördü: “Rabb’im budur” dedi. O da batınca: “Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum” dedi.

78 – Güneş’i doğarken görünce: “Rabb’im budur, bu hepsinden büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım”.

79 – “Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim”.

Görüldüğü gibi buradan da Güneşin, ay ve yıldızların, Allah’ın yaratıkları olduğu ve Allah’ın bunlardan ayrı olduğu anlaşılıyor.

Devam edelim;

Ankebut 61: Andolsun ki, onlara: «Gökleri ve yeri yaratıp, güneş ve ayı emri altında tutan kimdir?» diye sorsan elbette şüphesiz «Allah» derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?

Bu ayette ise açık açık, bildikleri Allah’ın ay Tanrısı değil, ay’ı da, güneşi de yöneten büyük Allah olduğu belirtiliyor. Yani arapların inancı bu idi. Allah, ay Tanrısının ismi değildi. (7)

Fakat Kuran’da birçok ayette ay’ın Allah’ın sadece bir yaratığı olduğundan bahsedilmesi, emir altında olmasından bahsedilmesi gerçeği üzerine ateistler, karalama kampanyalarına hayal güçlerinin sihirli aldatmacalarıyla devam ediyorlar. Diyorlar ki; “Efendim, Allah dedikleri ay Tanrı’sı idi ve Muhammed (a.s.) bu ay Tanrı’sı fikrini çürütmek için ay’ı yardığını söyledi.” Gördüğünüz gibi, hiçbir dayanağa, yazılı kaynağa dayanmayan ve 1450 sene öncesinin niyet okumalarını bir düşman gözüyle gerçekleştiren, bilimsellikten ve kanıtlardan uzak bu tür iddialar ateistlerin çaresizlikten herşeyi nasıl yanıltma yoluna gittiklerini gösteriyor. Şimdi bu niyet okuyucu ateist arkadaşlarıma soruyorum;

Kuran neden ay Tanrı’sının ismini kullanıp sonra da bu ay Tanrı’sı inancını kaldırmaya çalışsın. Söylediklerini zaten tasdik eden Müslümanlara neden savaş açtığı bir putun ismini Tanrı’nın ismi olarak öne sürsün. Putperestlik inançlarını yıkmaya ve izlerini dahi silmeye çalışan biri neden Tanrı’ya bir putun ismini versin. Hz İbrahim zamanından beri bilinen herşeyin yaratıcısı olan Allah’a vesileler bulmak için uydurulan putların adını neden kullansın. Yani ateistlerin bu mantık katliamı içindeki tutarsızlıklarını saymakla bitiremeyiz. Arapların Mekke’nin kurucusu olan Hz İbrahim devrinden beri iyi bildikleri ve yaşattıkları herşeyin yaratıcısı olan Allah’a yakınlık kurmak üzere uydurulmuş ufak İlah’ların hiçbiri Allah değildir. Evet bu tür Tanrı’ların hepsine İlah derlerdi fakat Allah ismini sadece herşeyin yaratıcısı kendisine ulaşılamayan, görülmeyen Tanrı için kullanırlardı. Putlara takılan İlah kelimesi ise Hz İbrahim tarafından öğretilen Allah isminden türetilmiş bir kelimedir ve çoğul olarak ta kullanılır. Yani İlah’larımız derlerdi, Türkçe’deki karşılığı ise Tanrı kelimesidir. Fakat Allah ismi tek bir Tanrı’yı bildirdiğinden dolayı Allah’lar diye kullanmazlardı. Allah ismi yine Hz Muhammed’den önce Hristiyan araplar arasında (8) ve monoteist olan Hanif dinine mensup araplar arasında da (9) kullanılırdı, bu ise yine Allah’ın herşeyin Rabbi olarak kullanıldığını ve ay Tanrı’sı olmadığını gösterir.

AY TAKVİMİ

Çıkarımlarına dayanak yaptıkları bir diğer manasız delil ise ay takvimidir. Araplar ay takvimini kullanırdı, çünkü ay takvimi bedevi koşullarda defter ve kitap kullanmaksızın insanların birbirleriyle zaman konusunda sözleşebilecekleri en kolay takvim metodudur. Örneğin, iki bedevi birbirleriyle, dolunayda hayvanlarını getireceğim, ikinci hilalde falanca yerde buluşalım gibi kolay bir şekilde defter kayıtlarına ihtiyaç duymadan vakitlerini tayin edebilirlerdi. Güneş takvimi ise özellikle tarım toplumlarına, yani mevsimlere bağlı ve yerleşik düzeni bulunan, yılın hangi gününde olduğunu her gün kaydedip tekip eden toplumlara uygun olduğunu görünüyor. Örneğin Nil havzasında tarım yapan mısırlılar gibi. Bu demek oluyor ki Arapların ay takvimini kullanmaları, yaşam koşulları için bir zorunluluk olduğundandı.

Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) “Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (39 Zümer Suresi – 3)

HİLALİN ORTAYA ÇIKIŞI

Hilal kullanımı İslam’ın ilk zamanlarında, yani Hz. Muhammed ve halifeler devrinde yoktu. Bayraklarında hilal taşımazlardı ve mescidlerine hilal koymazlardı. Bu kullanımın başlaması orta çağın sonlarını bulur. Franz Babinger hilal’in bir orta asya Türk geleneği olduğunu ve Türk’lerden diğer Müslümanlara geçtiğini bildirir. Türk tarihçi Mehmed Fuat Köprülü, Asya’daki ilk Türk devletleri arasındaki hilal sembolünün antik önemini sık sık vurgular. (10)

Hilalin Hint Müslümanlarına ve ortadoğuya geçişi ise yine bir Türk devleti olan Babürlüler ile Ekber Şah önderliğinde geçmiştir.  (11)

Hilal ve yıldızın birlikte kullanılışı ise 17. Yüzyılda Moğol devletinde var olduğu bilinmektedir. Ama ününü Osmanlılar’ın devlet bayrağı olarak kullanmasıyla almıştır (1844) ve daha sonra egemenlik sürdüğü topraklar olan Libya (1951–1969 ve 2011 sonrası), Tunus (1956) ve Cezayir (1958) tarafından da bayraklarında kullanılmaya başlanmıştır. Yine aynı şekilde Azerbaycan (1918), Pakistan (1947), Malezya (1948), Singapur (1959) ve Moritanya (1959)’nın bayraklarında hilal kullanımı Osmanlı’nın kullanımından sonrasına denk gelmektedir. 20. Yüzyıl sonrasında hilal, İslam’ın sembolü olarak görülmeye başlanmıştır. Hz. Muhammed ve halifeleri devrinde hilal’in İslam sembolü olarak kullanıldığına dair hiçbir kayıt yoktur. Camilerin minare ve minberlerinde kullanımı ise Osmanlılar ile başlamış bir uygulamadır. (12)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

 

KAYNAKLAR

1- Southern Arabia, Carleton S. Coon, Washington, D.C. Smithsonian, 1944, p.399

2- A History of Pagan Europe. Prudence Jones, Nigel Pennick. Psychology Press, 1995. ISBN 0-415-09136-5 p.77

3- Christian Julien Robin (2012). Arabia and Ethiopia. In The Oxford Handbook of Late Antiquity. OUP USA. ss. 304–305.

4- Razî tefsiri 28/248

5- İbn Aşur, Necm Suresi, ilgili ayetin tefsiri

6- Razî tefsiri 1/146

7- Mohd Elfie Nieshaem Juferi, What is the Significance of the Crescent Moon in Islam?, in Bismika Allahuma, October 12, 2005

8- https://web.archive.org/web/20140420121231/http://www.merriam-webster.com/dictionary/allah

9- Timothy C. Tennent, Theology in the Context of World Christianity, Zondervan, 2009.

10- 1999, Bizans Müsseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, s. 118

11- http://www.wikiwand.com/en/Star_and_crescent

12- “Mosque and minaret are surounted by crescents; the air glowing over the Golden Horn is, as it were, full of moons.” Hezekiah Butterworth, The Zigzag Series (1882), p. 481.

sin-moon-god-o.jpg

33# TESADÜFi EVRİMİN MANTIK ÇIKMAZI

Ateistin evrim anlayışı: Atomlar kendi kendine bütün doğa olaylarını oluşturabilir, Dünya’da ve uzayda görkemli güzellikler ortaya çıkarabilir. Hayatı bile ortaya çıkarabilirler. Bunu size bir örnekle açıklayayım. Şimdi şu söylediklerimi dikkatli bir şekilde hayal edin. Elinizde bol miktarda lego parçası olduğunu düşünün. Bildiğiniz çocukların oynadıkları Legolar işte, fakat çok dayanıklı, kırılmayan ve bozulmuyor olsunlar. Şimdi, bu lego parçaları elimizdeki atomlar olsun. O kadar bol var ki bu lego parçalarından, yaklaşık 10 üzeri 120 tane, yani evrendeki atom sayısı kadar. Hepsine ihtiyacımız olacak. Hepsinin birbirine geçme yerleri var. Çünkü atomlarda Legolar gibi birbirleriyle birleşebilir. Şimdi bu Legoları bir araya koyun ve bekleyin. Milyarlarca yıl bekleyin. Şekil oluşturmuyorlar mı? Demek ki hareket ettirici bir kuvvet gerekli, peki ortama bir rüzgar kuvveti ekleyin, legoları tesadüfen oradan oraya savursun. Bakın birkaç tanesi birleşmeye başladı bile. Milyarlarca sene yapın bu rüzgarı, ortaya ne çıkacağını hayal edin şimdi. Hayal ettiniz mi? Ne çıktı ortaya? Canlı hayvanlar, böcekler, kuşlar, sürüngenler, bitkiler çıktı mı? Çiçekler, yapraklar, birbirleriyle kahve içen insanlar çıktı mı hayaliniz de? Ne! Çıkmadı mı? Siz beceremiyorsunuz kardeşim. Biraz daha karıştırın Legoları hele, o Legoların birleşip moleküller oluşturması lazım. Sonra o moleküllerin birbiriyle birleşip ilk düzenli proteini oluşturması lazım. Sonra birbirinden farklı milyonlarca proteinin birleşip… Amaan ne bileyim işte, kısaca o Legolardan tam olarak bu Dünya’yı ve içindeki bitkileri, hayvanları normalden daha büyük boylarda çıkarmanız lazım işte. O lego parçalarını tesadüflerle birleştirip, bir de hayat giydiremediyseniz ben ne yapayım. Ben yapıyorum oluyor işte, o karmaşık Legoları tesadüflerle birleştirip canlıların fink attığı bu Dünya’ya dönüştürüyorum. Herkes mi aptal yoksa ben mi çok zekiyim neyim. Zekamı seveyim.

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Fresh-Flower-Gardening-Ideas

32# ATEİZM ve TECAVÜZ ARASINDAKİ DOĞRUSAL İLİŞKİ

Türkiye’de binlerce Kuran kursu vardır, fakat malesef son yıllarda yaşanan birkaç istismar
vakası ortaya çıktı, ateistler ise bu durumu genelleyerek, her fırsatta malzeme olarak kullanmaya başladı. İnternette yazdıkları akıl durduran sözlerine bakarsanız, sanki bütün müslümanlar tecavüzcü, ama ateistliğin tecavüzle, ahlaksızlıkla hiç alakası yok.

En başta tabi ki Kuran kurslarını böyle zan altına sokan birkaç inançsızı kınıyorum. İnançsız diyorum, çünkü yaptıkları iş, inançlı bir insanın yapabileceği iş değildir. Ancak Allah’ı tanımayan, korkusu olmayan, hayatını farkında olmadan hep bir gizli inançsız gibi yaşamış kişilerin yapacağı bir iştir.
Bu gizli inançsızların günahını ise Kuran kurslarındaki diğer Allah korkusu olan namuslu insanlara uygulamak tam bir ateistliktir.
Peki Dünya’da ateizm ile tecavüz arasında nasıl bir ilişki vardır, bakalım.
Aşağıdaki grafikte, üstte ülkelere göre Dünya ateizm haritasını verdik. Bu fotoğrafta renk koyulaştıkça ateizm artıyor.
Burada ateistlerin sık sık örnek gösterdiği bazı Avrupa ülkelerini özellikle Baltık ülkelerini daire içine aldık.
Gerçektende bu ülkelerde ateizm oranı fazla.

Hemen altındaki resimde de renk koyulaştıkça tecavüz oranları artıyor. Fakat bir sorun var gibi, dikkat edin ateizmin en fazla olduğu ülkelerde tecavüz oranları daha fazla. Yani ateizm ile tecavüz arasında pozitif bir ilişki var. Oysa müslüman ülkeler tecavüzde bu ateist ülkelerin çok gerisindeler.

Aşağıdaki linkten istatistiklere baktığınızda Türkiye’de tecavüz oranları %1.5 civarında seyrederken, ateistliği ve zenginliği ile övündüğümüz İsveçte %60’lar seviyesinde bir tecavüz oranı var. Avrupa kıtasının tek müslüman ülkesi olan Bosna ise Avrupa’da tecavüzlerin en az olduğu ülke, yani orada oran %1.

http://www.wikiwand.com/en/Rape_statistics

(Ateist arkadaşlarımın birkaç kişinin suçuyla tüm müslümanları her seferinde yargılayıp kafaları bulandırmalarına karşılık gerçekler gösterilmiştir. Yoksa kimsenin ahlaksızlığını teşhir etme amacımız yok. Tabi dürüst kişileri tenzih ederiz. Onların yaptığı gibi bu fiili genellemiyoruz, her ateist ahlaksızdır demiyoruz. Ama müslümanlar tecavüzcü imajı oluşturmaya çalışan her ateist arkadaşıma bu tabloyu göstermekte adaletin gereğidir.)

İSTİSMAR HARİTASI 1

11.jpg

http://www.wikiwand.com/en/Rape_statistics

İSTİSMAR HARİTASI 2

zz

https://edition.cnn.com/2017/11/25/health/sexual-harassment-violence-abuse-global-levels/index.html

ATEİZM HARİTASI

Ekran Alıntısı2 (boyutlandırma)

https://odatv.com/dunya-ateizm-haritasi-yayinlandi-2007171200.html

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

31# KURAN’DA MATEMATİKSEL HATA OLDUĞU İDDİALARININ NET CEVABI

Kuran’da Nisa 11 ve Nisa 12 ayetlerinde geçen miras paylaştırma usullerine ateistlerin itirazı var. Her zaman verdikleri ezberlenmiş bir örneği vererek Kuran’da matematiksel hata olduğunu iddia ediyorlar. İddiaları şöyle;

Varsayalım ki bir adam öldü ve geride 3 kız evlât, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı. Ayetlere göre mirasın paylaşımı şöyle olacaktır:

Mirastan 3 kız evlâda 2/3, ana ve babanın her birine 1/6, eşine 1/8 kalacaktır.

Bu durumu matematiksel olarak hesaplarsak:

2/3 + 1/6 + 1/6 +1/8 = 27/24 = 1.25 olur. (Halbuki sonucun 1 olması gerekirdi).

Bu sonuç Kuranda verilen oranların hatalı olduğunu göstermektedir. Çünkü miras % 112.5 olarak mirasçılara dağıtılamaz. % 100 ün üstünde bir dağıtım olanaksızdır.

İddiaları bu şekildedir. İddiaya konu olan ayetleri ise aşağıda yazdık. Bu konunun sonunda göreceğiz ki ateistlerin yanılgısı, aslında ortaokul düzeyinde öğrenilen bir matematiksel işlemin çözümü sırasında denklemi yanlış oluşturma hatasından kaynaklanmaktadır. Ayetlere bakalım;

NİSA 11: Allah size ÇOCUKLARINIZ HAKKINDA, erkeğe iki kadın payı kadar (mîras vermenizi) emreder! Artık (çocuklar) ikiden fazla kız iseler, o hâlde (ölenin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Ama (o vâris) bir tek kız ise, bu durumda (mîrâsın) yarısı onundur. Bununla berâber (ölenin) çocuğu varsa, ana-babası için, (o) ikisinden her birine, bıraktığı (mîrâsı)ndan altıda bir düşer. Fakat çocuğu yok da (sâdece) ana-babası ona vâris olursa, artık annesine üçte bir düşer (kalan babasınındır). Fakat kardeşleri varsa, o takdirde ettiği vasiyetten veya borçtan sonra annesine altıda bir düşer. Babalarınız ve oğullarınız; bilmezsiniz ki, onların hangisi fayda bakımından size daha yakındır.(Bütün bunlar) Allah’dan birer farîzadır. Muhakkak ki Allah, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm(her işi hikmetli olan)dır

NİSA 12: Hem eğer çocukları yoksa, zevcelerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir. Fakat çocukları varsa, yapacakları vasiyetten veya borçtan sonra, artık bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bununla birlikte eğer (sizin) çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onların(hanımlarınızın)dır. Fakat çocuğunuz varsa, bu durumda yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Buna rağmen eğer bir erkek veya bir kadına,(kendi) evlâdı ve babası olmadığı hâlde (yakın akrabâsı olarak) vâris olunur da (aynı anneden) bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunursa, o takdirde onlardan her birine altıda bir düşer. Fakat bundan daha çok iseler, o hâlde (vârise) zarar verici olmadan edilen vasiyetten veya borçtan sonra, onlar üçte birde ortaktırlar. (Bütün bu mîras taksim usûlü) Allah’dan birer emirdir! Allah ise, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir.

Nisa 11’e dikkat ettiğiniz zaman bu ayet ÇOCUKLARINIZ HAKKINDA diye başlar ve çocuklar için miras taksimini anlatır. Sonra da ölenin ana ve babası ile birlikte çocuklarının değişik kombinasyonlarını anlatır. Ama bu ayette hiçbir şekilde karıştırılmaz. İnsanların yanılgıya düştükleri nokta EŞ’e ait payı da buradaki kesir içine katmaları ve kesiri 1 sayısına tamamlamak istemeleridir. Buradaki pay sadece çocuklar ve ana-baba kombinasyonu oluştuğunda onların payıdır. Yani mirasın tamamı değildir. Mirasın tamamında yakın akrabaların ve hazır bulunan yetimlerin de hakkı vardır. Çünkü önceki bir ayette şöyle belirtilir;

Nisa 8: Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.

Peki EŞ’in payı nasıl belirlenir?

Bunu Nisa 12. ayet net bir şekilde belirtiyor;

Yani ölenin çocukları yoksa mirasın yarısı EŞ’e aittir. Eğer çocukları varsa erkeğin bıraktığının 8 de biri kadının, kadının bıraktığının dörtte biri ise erkeğindir. Yani EŞ’in payı net olarak belirtilmiştir ve bir önceki ayet olan çocukların taksiminden bağımsızdır. Öyleyse nasıl hesaplanacak?

Burada yapılması gereken ise önce ölenin borçlarını ödemek, sonra hazır bulunan yakınlar, fakirler ve yetimler var ise onlara da pay ayırmak, sonra kalan paradan EŞ’e ait olan 1/8 payı teslim etmek, daha sonra kalanlar ise çocuklar ve ebeveyne aittir. Kuran, çocuklar ve ebeveyn için Nisa 11 ayetinde bir denklem kurmuştur ve bu denklem 1 sayısına eşittir, yani;

2/3 + 1/6 + 1/6 = 1 olur. Demek ki Kuran’ın kurduğu denklemde hiçbir çelişki yoktur, fakat başka bir denklemin rakamını alır diğer bir denklemin arasına sokarsanız eşitliği kendiniz bozarsınız, bu ise eşitliğin hatası değildir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir, neden EŞ önce alıyor? Çocuklar ve Ebeveyn önce söylenmiş onların önce alması gerekmez mi?

Bu konuda şunu söyleyebilirim. Nisa 11’de verilen denklemde EŞ durumunu saymaması ve çocuklar ve ebeveyn denkleminin tam 1’e eşit olması, denklemin sadece bunlar arasında düzenlendiğinin kanıtıdır. Bu konu da anlaştıysak neden denklemdeki çocuklar ve ebeveynin mirastan en son pay alacağını anlatacağım. Sebebi açık, çünkü onların denklemi 1 sayısına eşit olduğu için kalan malın tamamını almaya ayarlanmıştır, eğer en başta alacak olsalar mirasın hepsini alacakları ve zaten ortada başka bir pay kalmayacağı için bu denklemin taksimat yapıldıktan sonra kalan malın hepsini almaya göre ayarlandığı açıktır.

Ayriyeten böyle ucu açık bir sistem önerildiği için sayfalar dolusu anlatılması gereken miras hukuku iki ayetle çözülebilmiştir. Eğer son alacakların kalan miktarın hepsini alacağı böyle bir sistem oluşturulmasa idi, oluşabilecek her kombinasyon için ayrı bir denklem yazmak lazım gelirdi. Bu da onlarca sayfanın sadece miras bölüşümünü anlatması demek olurdu. Oysa Kuran’ı Kerimi mucize yapan özelliklerden bir tanesi insanların kitaplar dolusu anlattığı bilginin daha güzelini bir veya birkaç ayette anlatabilmesidir. Yani bu ayette küçük boyutlu fakat her hesabı yapabilen bir yazılım var. “Son alan mirasın kalanını alacak olması” ortada çözümsüz bir problem bırakmaz ve hiçbir denklem eşitsizliği oluşturmaz.

Çocukların ve ebeveynin önce bahsedilmiş olması konusunu ise şöyle anlaşılabilir: Büyük denklem oluştururken öncelikle büyük denklem içindeki küçük denklemin tanıtılmış olması matematik kurallarına da çok uygun bir anlatımdır, fakat en doğru nedenini Allah bilir.

Şimdi buraya kadar anlattığımızı yazımızın girişindeki örnek problem ile açıklayalım.

Ölen kişinin 100 liranın üzerinde bir parası kalmış olsun ve borçları dağıtıldıktan sonra kalan para 100 lira olsun. Örneğin 120 lirası vardı, 20 lirası borçlarına ayrıldı ve 100 lira kaldı. Miras taksimi sırasında hazır olan akraba, yetim ve fakirler de olduğunu düşünelim. Nisa 8 ayetine göre belirli bir limit belirtilmediğinden ve ayetin belirttiği şekilde gönüllerinin alınması için 20 lirası da bunlara ayrıldı. Kaldı elimizde 80 lira.

EŞ’e ait 1/8’lik payı verelim. Yani 10 lira daha gitti, kaldı 70 TL. Bu kalan 70 TL’nin dağıtımı için ise Nisa 11’de denklem verilmiştir. Yani ana ve baba için 1/6 kızlar için ise 2/3. Denklem şu idi:

2/3 + 1/6 + 1/6 = 1

Bu denkleme göre;

70*2/3 = 46,66 kızların parası olacak

(70*1/6) + (70*1/6) = 11,66 + 11,66 = 22,33 ise anne ve babanın payı olacak.

Yani 20 (borçlar) + 20 (fakir ve akraba) + 10 (EŞ) + 46,66 (3 kız) + 11,66 (anne) +11,66 (baba) = 120 TL

Paylaşım bu kadar kolaydır. Fakat matematiğin inceliklerini bilmeyen insanlar Nisa 11’de ve 12’deki iki ayrı denklemin rakamlarını birbirine karıştırırsa tabi ki denklemdeki eşitliği kendi elleri ile bozarlar.

Peki, neden çocukların alacağı pay net miras üzerinden hesaplanmaz?

Cevap: Çünkü miras dağıtımı esnasında hazır bulunan yetimler, fakirler ve diğer akrabalara kesin bir sınır verilmemiştir. Böyle bir kesinlik olmayınca çocukların alacakları pay da net miras üzerinden belirli bir kesirle hesaplanamaz.

Peki, neden EŞ için kesin net bir pay konulmuştur, bunun yerine çocuklar için net miktar konulup EŞ için ucu açık bir denklem olamaz mıydı?

Elbette ki olabilirdi. Kuran bu şekilde bir formül de önerebilirdi. Böyle bir formül önermesinin nedenini en iyi Allah bilir. Fakat buradan anladığımız bir kişinin bıraktığı para da en çok eşinin hakkı vardır. Mirasta en öncelik ona aittir. Ona sekizde birden az verilemez. Hayatı birlikte omuzladığı eşini kaybeden biri için bu hiç de garipsenecek bir durum gibi görünmüyor. Fakat daha ince sebeplerini anlamak için iyi bir sosyoloji ve psikoloji bilgisine sahip olmak lazım, o ise bu yazımızın konusu değildir.

——————————————-

Diyorlar ki Hz Ömer bu problemi çözmek için 27/24 sistemini yani AVLİYE yöntemini geliştirmiş. Öncelikle bu yöntemin Hz Ömer tarafından mı geliştirildiği yoksa birileri tarafından geliştirilip, kendi sözüne kuvvet vermesi açısından konuyu Hz. Ömer’e mi dayandırıldığından emin olamayız. İkinci olarak Hz Ömer de yaratılmış bir insandır ve hata yapma kapasitesine sahiptir. Hatadan korunmuş olanlar yalnızca Peygamberlerdir, çünkü onlar hata yaptıklarında vahiy ile ikaz edilir ve işlerini düzeltmeleri istenirdi.

Aslında ayetlerdeki miras hükmü açık olmasına rağmen, ilk fıkıhçıların konuyu tam anlayamadan hüküm vermeleri ve Müslümanların alim sayılan, sarık saran kişilere sorgulamadan kayıtsız şartsız teslim olma kültürü, bu yanlış anlamanın günümüze kadar sürmesini sağlamıştır. Önceki insanlar için alimlerin görüşleri mantıksız olsa da yeterli olmasına rağmen, günümüz insanları için mantıksız açıklamalar yeterli olmuyor ve bu yanlış anlayışlarda ısrar etmek, ateizmin ekmeğine yağ sürüyor.

——————————————-

Burada anlattığımız örnek herkesin meseleyi anlaması için yeterli idi, şimdi biraz matematik bilgisine sahip kişilere insanların yaptığı denklem hatasını göstermek istiyorum.

Kuran’a göre miras paylaşımındaki denklemler şu şekildedir;

y (2/3 + 1/6 + 1/6) = y “ve” x/4 + y = x => x/4 + y (2/3 + 1/6 + 1/6) = x

olacaktır.

Bu denklemde “x” ise hazır bulunan fakirler, yetimler ve akrabalalara pay ayrıldıktan sonra kalan net rakamdır. Bu x denkleme konulduğu zaman “y” ortaya çıkacak dolayısı ile çocukların ve ebeveynin payı bulunacaktır.

Bu paylaşımı anlamayan insanların hataları ise “y” yerine de “x” koymak olmuştur ve böylece eşitlik bozulmuştur. Yani şöyle;

x/4 + x (2/3 + 1/6 + 1/6) ≠ x

Ateistler, matematiksel olarak ortaokul düzeyinde öğretilen bir eşitlik probleminde yanlış yapılarak sınıfta kalmışlardır.

Görüldüğü gibi ve ateizmdenkurtul.wordpress.com sitesinde ateistlerin her iddialarının, miyop bakışla bakmaktan kaynakladığını defalarca ispat ettiğimiz gibi, bu iddiaları da ellerinde kaldı ve Kuran’ın onlardan çok daha usta bir matematikçi olduğu belli oldu. Böylece ateistler daha ahireti görmeden bu dünya hayatında bile her seferinde rezillik azabını çektikleri açıkça görünüyor. Her tuttukları iddia ellerinde gümlerken neden hâlâ çelişki zannettikleri durumların kendi bilgisizliklerinin ve akıl erdiremezliklerinin bir sonucu olduğunu anlayıp, Kuran’a ön yargılarından sıyrılmış temiz bir kalple bakmıyorlar? İşte bunu anlamak, buradaki mantığı (!) anlamak zor. Einstein tarafından söylendiği gibi “önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan zor” olsa gerek.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

tahta.png