30# ALLAH’A KARŞI ŞİKAYET HAKKIMIZ VAR MI? MUSİBETLERİ İNSANLARMI YAPAR, ALLAH’MI? NEDEN İNSANLAR GENETİK HASTALIKLARLA DOĞARLAR?

Bu dünya bir mucizeler dünyası olmasına rağmen insanoğlunun sorunsuz ve sıkıntısız bir hayat geçirmesi için tasarlanmamıştır. Dinlerin bildirdiğine göre sorunsuz sıkıntısız hayat ancak Cennet’te olacaktır. Bu dünya ise insanın kendini ispatlaması gereken bir yerdir. Yani bir harman yeridir. Ekinler harmana vurulup sap, saman, başak birbirinden ayrıldığı gibi bu dünya’da Tanrı’nın kullarını birbirlerinden ayırma yeridir. Peki, bizi bu meydana sokmadan zaten yapacaklarımızı bilemez miydi? Cevap; Bilebilirdi. Fakat Dünya’da değerimizin kaç para edeceğini biz görmüş olmayacaktık. Bu harman yerinin işi bitip te kaldırıldığında, ve bize “sen samansın” dendiğinde “ama ben başağım” demeye hakkımız kalmayacak. Çünkü kendi kendimiz de ne olduğumuza şahit olmuş olacağız.

harman.jpg

Dedik ki bu dünya insana sıkıntısız bir hayat vaat etmiyor. Tam tersine dünya’da acı çekmeyen, hastalanmayan, sevdiklerini ölüme göndermeyen, acıyı iliklerine kadar hissetmeyen insan yoktur. Bu acıların binde 999 gibi büyük bir kısmı bizim kendi hatalarımızdan veya bizim yerimize karar alan insanların kusurlarındandır. Allah, zulüm edilmesini yasaklamışken insanlar zulüm ederler. Diğer insanları öldürürler. Küçük çocuklara bile tecavüz edecek kadar alçaklaşabilirler. Bütün bunlara karşı Allah insanların ıslah edici olmasını, bozguncu olmamasını, bozgunculukla mücadele edilmesini, eğer bozguncular iyi insanlara saldırırsa iyi insanlarında karşılık vermesini ve böylece yeryüzünde zulmün önünün engellenmesini ister. “Zulüm edenleri hariç onlarla güzellik ile mücadele edin” diye öğüt verir. Yani Allah yeryüzünde savaş çıkmasını istemez. Fakat zulmedenlerle zulmün kesilmesi için savaşılmasını ister. Çünkü savaşılmazsa onların zulmü daha fazla insanın canının yakacaktır. Bir zulme dönüşen şiddeti mecbur kalınca şiddet ile bastırmak ta adaletin gereğidir.

as.png

Buna rağmen insanlar güçsüz toplumlar üstüne giderek orantısız bir güçle savaşlar açar. Çoluk çocuk demeden bir seferde milyonlarca kişiyi bombalar geçerler. Tarih boyunca insanlar birbirleri ile savaşmışlar, çok acı çektirmişler, çok zulüm etmişler, kan akıtmışlardır. Oysa Allah insanlara bunun doğru olmadığını zulümden vaz geçmelerini peygamberler vasıtası ile sürekli anlatmıştır. Bazı peygamberler zulme sadece sözlü olarak karşı koymaya güçleri yetmiş, bunlardan bazıları mesela Zekeriya a.s. gibi testere ile kesilmiş, bazıları ise toplumu yok eden bir doğal afetten Allah’ın yardımı ile kurtarılmıştır, bazıları ise Hz Muhammed gibi zulmü orduları ile engellemiş yeryüzüne adalet getirmiştir. İnsanoğlu zulüm eder ve bakarsınız ki bir günde başkası ona zulüm eder, acı çektirir. Ateş çok yararlı bir madde olduğu halde elini ona sokar, kendine acı verir. Dikkatsizliğinden eşyasını yakar yine kendine acı verir. Yağmur çok yararlı olduğu halde kendini korumaz, zatürre olur acı çeker. Çocuğuna dikkat etmez çocuk hasta olur, ebeveyn acı çeker.

maxresdefault.jpg

İnsanoğlu çektiği acıların aslında binde 999 gibi bir kısmını kendisi üretir. İnsanoğlunun belki Tanrı’ya atıf edebileceği acılar ise genetik olarak doğuştan gelen acılar olabilir ki, tarihte çektiği büyük sıkıntılara bakılırsa genetik hastalıkların payı çok çok azdır.
Fakat bu genetik olumsuzlukların insanlara has olmadığını gen taşıyan her canlıda olabileceğini bilelim. Ayrıca insanların yine kanserojenik maddelerle kendi türünün genlerine ve diğer canlılara zarar verdiğini ve bunun canlılarda yaşanan bu tür olumsuz mutasyonların büyük çoğunluğunu oluşturduğunu bilelim. Ayrıca mutasyonların bir nedeni de UV güneş ışınlarıdır ki, bu ışınların çoğunu süzen ozon tabakasını da yine insanoğlu kendisi delmiş ve Dünya’da bu tür genetik hastalıkların ve kanserin artmasını sağlamıştır. Neyse ki doğaya kendini tamir etme mekanizmaları eklenmiş te insanlık Dünya’da yaşamı çabuk sonlandıramıyor.

“Şüphesiz Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” Yunus 44

 

CVM-1i12vj6

Yazımızın bundan sonrasında ise bu tür sıkıntıların hemen hemen hepsinin insanoğlunun eliyle oluşturulduğunu inkar etsek bile, doğuştan gelen bu sıkıntılarda neden şikâyet hakkımız olmadığını inceleyeceğiz. Bu meseleyi şöyle bir örnekle anlayabiliriz.
Örneğin siz bir robot geliştiren bir mühendissiniz. Maharetiniz ileri olduğu için tek tip yapmıyorsunuz. Çeşit çeşit yaptığınız robotlardan hangisinin size itiraz etmeye hakkı var. Hangisi “beni neden onun gibi yaratmadın” diyebilir. Hangisi “beni şöyle yapma, ben senin oyuncağın mıyım” diye size karşı böbürlenebilir. İşte “biz Tanrı’nın oyuncağı mıyız” diye saçma bir kelime kullanan da aynı bu robotun hatasına düşer. Herhalde bir robot mühendise böyle diklense mühendis o robotu kırıp parçalarına ayırırdı.
Şimdi bir terzi düşünün yapmış olduğu elbiseleri bir model üzerinde denemek ve kesip biçmek için ücretle bir model tutmuş. Elbiseleri kesip biçerken model itiraz ediyor. “Dur ne yapıyorsun, o bana çok yakışıyordu, onu kesemezsin” gibi laflar ediyor. Bu adamın itirazı ne kadar mantıklı olurdu. Allah sanatçılığını kendi sanatları üstünde sürekli değiştirir. Keser, biçer, yama yapar, yeniden tasarlar. Ama hiç kimsenin bu elbiseyi bana neden giydirdin demeye hakkı olmaz.

terzi.jpeg

Şimdi modellik meselesini anladıysak daha farklı bir bakış açısıyla bakalım.
Hiçbir şeyi yokken ev verdiğiniz, evinin içini her türlü eşya ile donattığınız, mutfağına yemesi için meyveler sıraladığınız, gardırobuna giymesi için elbiseler dizdiğiniz bir aileden teşekkür beklerken, duysanız ki arkanızdan “duvarın rengini beğenmemişler” diye size küfrediyorlar. Veya evine soba koymadığınız için, veya banyosuna duş takmadığınız için size hakaret ediyorlar. Böyle bir adamın, saymakla bilmeyecek bu nimetler içinde iken, elde edemediği birkaç nimetten dolayı size küfür ve hakaret ettiğini duymanız hoşunuza gider miydi? İşte Allah büyük bir sabırla her gün bu tür insanlara katlanıyor ve onları yine beslemeye devam ediyor.

evdekorasyon2

Peki şu açıdan düşünelim;
Bir papatya, beni neden gül olarak yaratmadın diye itiraz etmeye hakkı var mı? Kuşlar uçarken yılanların süründüğünden dolayı itiraz etmeye hakkı var mı? Kayalar neden beni de bir ağaç yapmadın diyebilir mi? Çünkü kayalar yokta olabilirdi ama onları varlığa çıkardı. Ağaçlar neden beni hayvan yapmadın diyebilir mi? Çünkü onları var etti ve hayat verdi. Hayvanlar beni neden insan yapmadın diyebilir mi? Çünkü onları var etti, hayat verdi ve hareketli yaptı. İnsan beni neden yarattı diyebilir mi. Evet küstah bir nankör ise der. Hiçbir yaratık Allah’ın sonsuz gücüne karşı böbürlenmez isyan etmez, şeytan bile Allah’ı bilir korkar ama gururu onu bir maceranın içine itmiştir. Öyle ise insan neden diğer yaratıklardan daha küstah, ona bu nankörlüğü ne veriyor. Bunu Kuran açıklıyor aslında. “Emaneti” yerlerin göklerin taşıyamayacağından korkarken insanın istediğinden bahseder. Bu emanet “benlik” emanetidir. Allah’a karşı benliğini yani egosunu şişirerek karşı çıkan bir insandır. Ama sonsuz güce küfrederken bile o kadar zavallı ve acınası bir hali vardır ki, bu cahil insanoğlunun.

23.jpg

Peki sıkıntı çeken insanlara ahirette bir mükafat var mıdır?
Aslında yukarıda anlattığımız gerçeklere göre insanın bir mükâfat beklemeye hakkı yoktur. Fakat yine de insana Dünya’da kendisini tanıması için sabırlı davranan Allah’tan sonsuz alemlerde nimetlerini tamamlayacağını ümid ediyoruz. Dünyayı insana bir beşik gibi süsleyen Allah’ın elbetteki ahirette ummadığımız güzel sürprizleri vardır. Bu nedenlerden dolayı Dünya’da başa gelen sıkıntıdan dolayı Allah’tan şikayet edilmez, fakat Allah’a yüzümüzü çeviririz. Zaten musibetlerin bir güzelliği de insanın aciz olduğunu bildirip Allah’a döndürmesi değil midir?
Öyleyse kula en çok yakışan,
“Kendilerine bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’a aidiz ve sonunda yine O’na döneceğiz (derler).'”
( Bakara Sûresi, 2:156)
diyerek Allah’a teslim olmaktır. Yukarıda tekrarla söylediğimizi tekrar edelim. Sıkıntıların çoğunu insan türü kendi başına kendi açıyor.
Fakat Allah’a inanmayan ateistlerin ise musibetlerden dolayı Allah’a küfretmeleri bir akıl tutulması yaşadıklarını gösterir. Hem inanmıyor, bütün nimetleri O’nun yarattığını kabul etmiyor, hem de musibet için dönüp Allah’a küfür ediyor. Ateistliğin psikolojik bir olay olduğunun bir kanıtı da budur.

Son söz:

“Şüphesiz Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” Yunus 44

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

29# NUH TUFANI KÜRESELMİYDİ, BÖLGESELMİYDİ? JEOLOJİK KANIT VAR MIDIR?

Bir müddettir Nuh tufanı hakkında paylaşımlar dikkatimi çekiyordu. Üç büyük dinde belirtilmesine rağmen özellikle ateist arkadaşlarımın bu konu hakkında özel bir merakları olduğunu gördüm. Çünkü onlara göre Dünya çapında bir tufan olması ve tüm hayvan türlerinin kurtulması imkansızdı. Bu konu hakkında yerli ve yabancı kaynakları taramaya karar verdim, iki haftalık bir araştırmadan sonra elde ettiğim bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.

Büyük bir tufan esasında sadece üç büyük dinde değil, Sümerler, Akadlar ve Babillilerin kayıtlarıda dahil birçok medeniyet büyük bir tufan yaşandığından bahseder. Fakat bu putperest toplumlar, eğer aynı tufandan bahsediyorlarsa tek Tanrı’lı dinler gibi olayı anlatmalarını beklemek saflık olur. Çünkü sözlü kültürün ve efsane anlatmanın yaygın olduğu böyle medeniyetler dönemlerinde gerçek bir olayı her anlatan neslin kendinden birşeyler katmaması ve insanlara çekici gelmesi için kendi mitlerini katmamaları imkansızdır.

SÜMERLERDE NUH TUFANI

Sümerlerdeki tufan efsanesine göre;

Tufanın geleceğini bilen tanrılar, insan ırkının yok olması için, seslerini hiç çıkarmazlar. Çünkü, tanrıların başındaki tanrı ‘Enlil’, insan ırkından hoşlanmaz, insanların inançsızlıkları, hakaretleri, tanrılara değer vermeyişleri onu çileden çıkarmıştır. (ilginçtir, üç büyük din, İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilikte de tufana sebep olarak, aynı şekilde, yaradanın gazabına yol açan insanların inançsızlığı, azgınlığı ve sapkınlığı gösterilir) İnsanları bir tufanla yoketme kararı alan baş tanrı Enlil, bütün tanrılara, “insanlara yardım etmeyeceksiniz, tufanı hiçbiri öğrenmeyecek” diyerek, hepsine yemin ettirir. Yalnız, aralarından, kurnaz su tanrısı Enki (Ea), insan ırkını çok sevdiği için bir şekilde yardım etmek ister. Hemen dünyaya gider. Ziusudra’yı bulur. Kendisi, insanların girip (kiliselerdeki günah çıkarma odası gibi) tanrılara dertlerini, günahlarını anlatıp rahatladıkları odaya girer. Ziusudraya kapıda beklemesini söyler. İçeride Enki, bağıra bağıra tufan olayını anlatır. Böylece yeminini bozmamış, insanlara birşey söylememiş olacaktır, ama kapıda bekleyen Ziusudra, tanrının kendi kendine yaptığı bu konuşmayı duyarak herşeyi öğrenecektir. Enki tufan olayını bağıra çağıra anlatır, insanlara yardım edemeyeceği için üzgün olduğunu söyler. Yardım edebilseydi, insanların tufandan kurtulmak için neler yapmaları gerektiğini söyleyeceğini anlatır. Bu şekilde, Ziusudra’ya tufandan kurtulmak için neler yapması gerektiğini anlatmış olur. Tabii, kapıda bekleyen Ziusudra, herşeyi duyar ve hemen işe koyulur. Tanrısının verdiği talimatlara göre gemisini inşa eder, her canlıdan bir çift alır. Kendisine inananlarla birlikte (ki ailesi, hizmetçileri ve bir-iki arkadaşından başka kimse inanmaz) gemiye doluşurlar. Sular heryeri doldurur. Bütün şehirler suyla kaplanır, insanlar boğularak can verir. Olanları, dünyanın çevresinde dönen bir gemiden gören tanrılar, ağlarlar. Yarattıkları medeniyetin yokoluşunu izlemek onlara büyük acı verir. “Ne yaptık biz” diye dövünürler. Ziusudra ve yandaşları, sular çekilmeye başlayınca ortaya çıkan ilk kara parçasına çıkarlar. (Bu kara parçası Tevrat’ta Ağrı dağı, Kur’an’da Cudi dağı olarak geçer. Ancak “Cudi”, Kur’an terminolojisinde, yüksek yer demektir) Hala yaşayan insanlar olduğunu gören tanrı Enlil, hemen yanlarına gider. Tabii, ardından diğer tanrılar da onu takip ederler. İlk başta sinirlenen Enlil’i, diğer tanrılar sakinleştirirler. Bir anlaşma yapılır. Artık insanlar, tanrılarına hürmet göstereceklerdir, karşılığında da tanrıların koruması olacaktır. Babillilerin Atarharis destanı’da benzer mitolojik bir tufanı anlatılır.

Tufanın büyüklüğü ile ilgili olarak, geçen yüzyıl içinde Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesi içindeki bir tablette yazılı olan şu ifade bize Nuh Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay olduğunu gösterir:

“Tufan her şeyi silip süpürdükten sonra,

Ülkenin yıkılması tamamlandıktan sonra,

İnsanlık sonuna kadar dayandıktan sonra,

İnsanlığın tohumu korunduktan sonra,

Karabaşlı Sümer halkı kendisini yeniden kalkındırdıktan sonra,”

Yukarıdaki belgede yer alan “İnsanlığın tohumu korunduktan sonra” ifadeleri, Tufan olayının insanoğlunu ne kadar derinden etkilediğini çok açık bir şekilde gösteriyor.

En ilginç gerçeklerden biri şudur ki, Nuh tufanını inkar etmek isteyen ateistler eğer Tarihte Nuh tufanını veya benzeri bir olayı anlatan yazılı bir kayıt olmasaydı, bunu olayın olmamış olduğuna delil göstereceklerdi. Ama Sümer ve Babil kayıtları gibi Nuh tufanını anlatan fakat insanların hayallerinin karışmaması mümkün olmayan efsaneler ortaya çıktıktan sonra, dinlerin bu olayı Sümerlerden almış olması gibi kanıtsız bahaneler sunuyorlar. Aslında Gılgamış destanı 1870’lerde Sümer tabletlerinin incelenmesi ile ortaya çıkarıldıktan sonra tüm Dünya’nın gözünde Nuh tufanı daha anlamlı hale gelmiştir ve tufanın bir kanıtı olarak görülmeye başlanmıştır.

tuff

KURANDA NUH TUFANI, İNCİL ve TEVRATTAN FARKI ANLATILIR

Nuh tufanı konusunda araştırma yaptığımda dikkat ettiğim noktalardan biri de şu idi. Batılılar Nuh tufanını M.Ö. 3.000 (bir papaz 2348 der ) yılllarına tarihlendirdikleri ve bu kitaplarda tufanın küresel bir boyutta olduğu anlatıldığı için, eleştiriler hep bunları dikkate alarak yapılmış. Sonra Türkiye’de bu Nuh tufanı meselesini yazanlara baktığımda onlarda, İncil ve Tevrat’a yönelik bu eleştirilerden çok etkilenmiş olacaklar ki aynı söylemlerle Kuran’ı eleştirmeye çalışmışlardır. Oysaki Kuran’ı eleştirmek için kullandıkları yöntem baştan hatalı olduğu için boşa kürek çekmiş olurlar. Çünkü Kuran’daki Nuh tufanı anlatımı İncil ve Tevrat’tan bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Bunlardan ilki tufanın bölgesel mi yoksa Dünya çapında mı olduğudur. İnsanlar eliyle defalarca yeniden yazılan Tevrat bu konuda tüm Dünya’yı kapladığı, bütün dağların görünmez olduğunu, bütün hayvanlardan birer veya birkaç çift gemiye bindirildiğini yazar. Oysa ki Kuran’da bu tür ifadelerin hiçbiri geçmez. O yüzden İslam alimleri arasında da tufanın bölgesel mi yoksa Dünya çapında mı olduğu tartışma konusu olmuştur. Oysa ki Tevrat’tan öğrenilen bilgileri bir yana bırakıp ilk defa Kuran’ı tahlil eden birinin gözü ile bakarsak durumun açık olduğunu göreceğiz. Şöyle ki; Kuran’da Nuh’un kendi kavmine gönderildiğini açıklar. Zaten Dünya’da birbirinden çok kopuk halklar olduğunu düşündüğümüzde Hz. Muhammed gibi bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygamberin daha önce gelmediğinin anlaşılması kolaydır.

“Ve andolsun ki; Nuh’u kendi kavmine gönderdik.” Hud 25

“Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.” A’raf Suresi, 64

Ayetten, Nuh’u görüp yalanlayan bir kavmin, yani bir veya birkaç şehrin tufana maruz kaldığı anlaşılıyor.

Sonra şu ayete bakalım;

“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir resul/elçi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” Kasas 59

Öyleyse Kuran’a göre düşündüğümüzde şu iki şıktan biri karşımıza çıkıyor; ya tufanın tüm Dünya çapında olmadığıdır, ya da Nuh zamanında insanlar hep bir arada yaşıyordu, yeryüzüne yayılmamışlardı. Oysa ki, ikinci şık insanın doğasına aykırı bir durum. İnsan doğası gereği yeni yerleri merak eder, içinde bulunduğu Dünya’yı keşfetmeyi sever. Bundan dolayı tarih içinde insanlık sürekli Dünya’nın her yerine yayılmıştır. İkinci olarak, insanlar bazen düşmanlık gibi sebeplerden dolayı birbirlerinden uzaklaşmak isterler. Zaten tarihsel kayıtlar ve arkeolojik kayıtlar insanların sürekli bir dağılım içinde olduğunu göstermiştir. Örneğin Aborjinler M.Ö 40.000 yılında Avustralya’ya bir okyanus aşarak varmışlardır. M.Ö. 10. 000 yılında ise insanlar Sibirya üzerinden Amerika kıtasına geçmişler ve güney Amerika’nın uç kesimlerine kadar yayılmışlardır. Demek ki Nuh’tan ve O’nun davetinden haberi olmayan bu insanların tufan ile boğdurulması yukarıda ki ayete göre mümkün değildir. Burada bazılarının aklına takılan iki ayet önümüze çıkmaktadır;

İşte onlar, (kıssalarını sana anlattığımız kimseler) Âdem’in zürriyetinden, Nûh ile berâber (gemide) taşıdığımız kimselerden, İbrâhîm ve İsrâîl’in (Ya’kub’un) zürriyetinden hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden Allah’ın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerdir.

Bu ayette Hz Adem’den sonra Hz Nuh’un ve beraberindekileri zürriyetinin gösterilmesi sanki ikinci baştan insanlığın doğumu olarak algılanmamalıdır. Çünkü böyle düşünülürse devamındaki Hz İbrahim ve Hz İsrail ile’de insanlığın üçüncü defa sıfırlandığı anlaşılmalıdır. Oysa böyle bir durum yok. Ayette bu peygamberlerin soyundan gelen temiz şahsiyetler konu edilmektedir.

Ve Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Arz’da o kâfirlerden hiçbir kimseyi bırakma!’ Nuh 26

Bu ayette arz “yer” demektir. Göklerden yere gelen bir felaket için “yer” kelimesi kullanması normaldir. Bu arz kelimesinin tüm Dünya’yı kast ettiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Yani Türkçe’de olduğu gibi diğer dillerde de “yer” kelimesi lokal bölgeler için de kullanılır. Yoksa, ne Nuh yeryüzünü tamamen gezmiş tebliğ yapmıştır, ne de yerde derken tüm yeryüzünü kastetmiştir. Zaten Kuran “Arz-Yer “ kelimesini başka bir ayette lokal bir bölge için kullanmıştır;

“Onlar, Arz’dan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar.”İsra, 17/76

Bu ayet, Peygamberimizin Mekke’den çıkarılmaya çalışıldığını haber veriyor. Bir bölge anlatılırken de arz kelimesi kullanılmış.

Hatta Nuh tufanı konusunda etkili tespitleri olan Caroll Hill makalesinde İncil’de geçen Nuh tufanının lokal olduğunu yazar. O’na göre İncilde geçen face of the ground (yeryüzü) (Genesis 23) ifadesi bütün yeryüzünü kapsamıyor. Genesis 8’de geçen earth kelimesi de İbranice aslından çevirisini tam karşılamıor. İbranice eretz kelimesini earth-dünya olarak çevirmişler fakat aslında land-kara parçası olarak çevrilmeliydi diye ekliyor. Buna bir kanıt olarakta Zech. 6’da geçen “all the earth-tüm yeryüzü” ifadesinin Filistin’e atıf yapmakta olduğudur.

Tufan hakkındaki tartışılan bir başka konu ise, suların bölgedeki bütün yükseltileri, dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran’da, geminin Tufan sonrası “Cudi”ye oturduğu bildirilmiştir. “Cudi” kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak kabul edilir, oysa kelime Arapça’da “yüksekçe yer, tepe” anlamına gelmektedir. Tespitlerimize göre Kuran’ı Kerim bazı peygamberler hariç özel isim kullanmaz. Hatta Zulkarneyn yazımızda da belirttiğimiz gibi Zulkarneyn ismi bile şahsın ismi değil verilmiş bir sıfattır. Çift boynuzlu demektir.

Bir başka konu ise Hz Nuh’un tün Dünya hayvanlarını mı gemiye aldığıdır. Kuran’da tüm Dünya hayvanlarının gemiye alındığı gibi bir bilgi yoktur. Bu iddia daha çok değiştirilmiş Tevrat kaynaklıdır. Tufan lokal bir bölgede meydana geldiği için elbetteki, Nuh’a lazım olacak birkaç tür çiftlik hayvanının gemiye alınması gerekir. Çünkü kurtuluştan sonra tarım yaparak hızlı bir besin tedariki yapılamayacağından, sütüyle, yumurtası ile en hızlı besinleri sağlayacak olan hayvanlardır. Bu yüzden hayvanların beraberlerinde olmasını da istenmiştir. Çift olarak alınması ise çoğalmaları içindir.

Bu ön bilgilerden sonra artık küresel bir tufan aramanın mantıksız olacağını anlamış olmamız gerekir.

PEKİ NEREDE OLMUŞTUR TUFAN? JEOLOJİK KANITLAR VAR MIDIR?

Öncelikle şunu belirtelim, şu an Dünya üzerinde ikiyüze yakın medeniyet kendi bölgelerini mahveden bir tufandan haber vermiştir. Yapılan araştırmalar, Tufanın hemen bütün toplumların efsanelerinde yer aldığını gösterdi. Asya’da 13, Avrupa’da 4, Amerika’da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan tespit edildi. Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı. Denizden çok uzakta, Kuzey Amerika’nın güney batısında yaşayan Hopilerin destanlarında kabaran suların ülkelerini baştanbaşa kapladığı, dağların tepelerine kadar yükseldiği ve yeryüzündeki canlıları yok ettiği anlatılıyordu. Amerika’nın eski sahiplerinden olan Azteklerin destanlarından ise Tufanın süresi bile veriliyordu. Bütün bunlar, insanlık tarihinin hemen hemen başlarında meydana geldiğini gösteriyor. Qinglong Wu ise Science dergisinde yayınladığı 2 çalışmada M.Ö. 1920’de Çin’i etkisi altına alan bir tufan yaşandığını anlatmıştır. http://science.sciencemag.org/content/353/6299/579.short Bu tufan yine tarih boyunca bu tür lokal tufanların yaşandığını gösterir. Dolayısıyla bu tufan yeryüzünün herhangi bir yerinde olmuş olabilir.

Graham Hancock ise “Underworld, the mysterious origins of civilization” isimli kitabında 1970’lerden bu yana yapılan araştırmaların üç küresel süper tufan olduğunu gösterdiğini belirtir: M.Ö. 15.000 ila 14.000 yıl önce; 12.000 ila 11.000 yıl önce; ve 8.000 ila 7.000 yıl önce. Bunu son buzul çağının buz tabakalarının erimesine bağlamıştır. İkincisinin kayıp kıta Mu ve Atlantis uygarlığı ile ilişkili olduğunu belirtir. Yine bu tarihler arasında oluştuğu tespit edilen ve denizlerde oluşan büyük bir depreme bağlı bir tsunami’den bahseder. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip’e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh a.s. zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir.

Bu meseleyi şahsen ilk düşündüğümde, aklıma en eski uygarlıkların Ortadoğu’da kurulduğundan dolayı bu coğrafya geldi. Sonra böyle büyük bir tufan’ın sularının henüz çekilmemiş olabileceğini düşündüm. Aklıma Akdeniz geldi, acaba koca akdeniz bölgesi tufanın yeri olabilirmiydi? Yani Cebelitarık boğazından kara parçalarının yıkılmasıyla birlikte gelen akdenizin suyunun tufanı oluşturma olasılığı var mıydı? Bu konuyu biraz araştırdığımda Okyanusun sularının tufan halinde Akdenize doluşması doğruydu fakat eldeki veriler bu olayın 5 milyon yıl önce olduğunu gösterdiğini öğrendim.

Fakat bu durum akdeniz için mümkün olmasa da Karadeniz için mümkün görünüyor.

KARADENİZ TUFANI

Amerikalı iki araştırmacı William Ryan ve Walter Pitman Nuh tufanı’nın M.Ö. 5600 yılında Karadenizde gerçekleştiğini iddia eden bir kitabı 1999 ylılında yayımlamışlardır. İddialarını ise Karadenizde yaptıkları denizaltı araştırmalarına dayandırmışlardır. Bu araştırmacılar Karadeniz’de dev bir tufanin jeolojik kanıtlarını buldu. Denizin dibinden farklı derinliklerden çok sayıda örnekler alıp bunları incelediler. Bu tabakalardaki fosilleşmiş deniz canlılarıda tahlil edildiğinde bu canlıların ani bir tufan sonucu çamura gömüldükleri sonucu görünüyordu. Fosillerin karbon yaşı da M.Ö. 5600 yılını doğrulamıştı.

Karadeniz, M.Ö. 5600 yılına kadar bir tatlı su gölü idi. Sınırları bu kadar büyük değildi ve bereketli olan çevresinde birçok yerleşim yerleri kurulmuştu. İnsanlar tarım ve balıkçılıkta ileri idiler. Son buzul çağının bitimi zamanlarında yani M.Ö. 25.000-10.000 yıllarında buzulların erimesiyle birlikte deniz seviyeleri sürekli yükseldi. Akdeniz’de de yükselmeye başlayınca önce ege denizinin yükselmesi takip etti ve sular İstanbul boğazına kadar dayandı. Deniz seviyesi yükseldikçe, Akdeniz’in suyu öncelikle tıkalı olan İstanbul Boğazı’na sızmaya, ardından onu aşındırmaya başladı ve sonra aniden bu büyük engelin yıkılmasına neden oldu. Deniz suyu yaklaşik 200 tane Niagara Şelalesi’nin gücüyle Karadeniz’e akmaya basladı. Yüzlerce kilometre uzaklıktan bile duyulabilecek bir kükremeyle akan su, kıyı şeridinin her gun 1.5 kilometre kadar geriye çekilmesini sağlıyordu, yani hergün birbuçuk kilometre yerleşim alanı sular altında kalıyordu. Bu büyük tufanda birçok yerleşim yeri ansızın çoşkun bir tufanın altında kalarak yok olmuştur. Dr Bob Ballard ise Sinop’tan 30 km içeride ve 150 m. suyun altında eski bir uygarlığa ait izler bulduklarını ve bu uygarlığın dev bir yapbozun parçaları gibi deniz altında durduğunu National Geographic ile ilk defa duyurmuştur. Aşağıdaki resimde yeşil kısımlar tufandan önceki yerleşim yerlerini gösterir.

bl

Ryan: “Bu adeta dev bir toprak barajın çatlamaya başlaması ve sonunda yıkılmasi gibi” diyor. “Toprak barajın su sızdırması, günlerce hatta aylarca sürebilir; ancak baraj, gücü kalmayınca, birkaç saat içinde tamamen ortadan kalkar”.

Selden sonra dehşete düşen göçmenlerin bir kısmı batıya, Avrupa’ya; diğerleri güneye, öykülerinin destanlara geçtiği Mezopotamya’ya, Babil’e ve bugünkü Irak’ın bulunduğu bölgeye göç etti. Bu göçten sonra Karadeniz havzasında bilinen tarım teknikleri Mezopotamya, Mısır ve Avrupa coğrafyalarına taşındı ve medeniyetin ilerleme süreci hızlanmış oldu. Bu bilgilerin getirdiği zenginlik Mezopotamya’da Sümer devletinin kurulmasını sağladı ve tufan olayı bin yıllar boyunca sözlü kültürde dilden dile aktarıldı. Fakat gittikçe putperestliğe kaymış olan toplumun destanları da bunlardan payını alarak çok Tanrılı bir anlatıma dönüştü.

Burada İstanbul boğazından suların 200 tane niagara şelalesi hacminde karadeniz bölgesine dökülmesi bize ayetteki “tandır feveran edince” ifadesini hatırlattı.

Allah, Hz Nuh’a;

“Sonunda emrimiz geldiğinde ve tennür fışkırdığı zaman, dedik ki: “Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.” diye vahiy gönderdiğini belirtir. Tennür tandır anlamına gelir. Tandırlar ise bir boğaz veya bir boru şeklinde yapılırlar. Ayette tennür fışkırdı veya feveran etti denmiştir. Feveran etmek (arapça faret) çağlamak, coşmak manalarındadır. Eski müfessirler tandıra kaynamak yakışacağından, kaynamak kelimesi ile tercüme etmişlerdir. Ama aslında coşmak manasındadır ve tandır gibi bir yerden suların coşkun bir şekilde geleceğini belirtir. İstanbul boğazı gibi dar ve uzun bir boğazdan suların fışkırması ise ayetteki tandır benzetmesine tıpatıp uyuyor. Suların coşkun şekilde ise insanları anında yutacak kadar büyük olması gerekiyor. Hz Nuh’unda hayvanları gemiye yükleyecek zamanı varsa uzaklardan sesi Nuh’a kadar gelen dev bir çağıltının kopması gerekir. İşte bilim adamlarının da bildirdiğine göre İstanbul boğazının seddi birden yıkılınca 200 tane Niagara şelalesi gibi coşkun bir su alana boşalmıştır ve sesi 100 km öteden duyulacak kadar korkunç bir felaket yaşanmıştır.

Karadeniz’de tufan olduğu belirlendikten sonra ateizmin elden gittiğini anlayan bazı akademisyenler hızlı bir şekilde karşıt görüşler geliştirmişler ve  cevaplar yazmışlardır. Fakat onların cevapları hiçbir zaman ikna edici olmamış çünkü taraflılıktan kurtulamamıştır. Örneğin, neden insan ve hayvan fosilleri bulunamadı gibi sorularla bu durumu çürütmeye çalışırlar. Fakat böyle bir durumun olanaksız olduğunun kendileride farkındadır. Çünkü tsunamiye banzer böylesine büyük bir selde cesetlerin kaç km sürüklendiği ve Karadeniz’in neresine dağıldığı asla bilinemez. Onları aramak samanlıkta iğne aramaktan zordur. Tabi ilk olarak şunu bilmemiz gerekir. Su bulunan ve mikroorganizmaların yaşadığı deniz diplerinde kabuklu canlılara ait kalıntılar ancak fosilleşebilir. İnsan ve hayvanların fosilleşmesi neredeyse imkansızdır. Bu yüzden Pompei’deki gibi insan fosilleri bulmak olanaksızdır.

Diğer muhtemel bir tufan ise Mezopotamya’da yaşanmıştır.

MEZOPOTAMYA TUFANI

Bu tufan felaketi denizden gelen bir tsunami ve yağmurların birleşmesi ile oluşan bir felaket olması, Kuran ile bağdaşabilecek en iyi açıklamadır. Çünkü; Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!” denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi. Hud 44 ayetinde yerden ve gökten gelen suyun her ikisi birden bu felaketi oluşturduğu bildirilmektedir. Basra körfezine yakın olduğu için Mezopotamya bölgesinde ise böyle bir olay mümkündür.

AkkadMap

Bugün arkeolojik ve tarihi kayıtlar yeryüzünde en eski ve köklü medeniyetlerin Mezopotamya’da başladığında hemfikirdir. İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya’nın antik şehirlerinden Ur’da uzun kazılar yaptı. Çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. Ne var ki12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı. Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti. İlk çukurdan300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu. Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve100 mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi, MÖ.4 binden çok önceki yüzyıllardır.

Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nuh’un öyküsü, Mezopotamya Çölü’nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu. “ (Fred Warshofsky, “Ur of the Chaldees”, Readers Digest, Aralık 1977)

7Ur_bw-56a021493df78cafdaa04087

Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılan Güney Mezopotamya’daki Şuruppak kenti de Tufan’ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi’nden Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Schmidt’in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle demektedir: “Schmidt 4-5 metrederinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu…” Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt “tamamen nehir kökenli bir kum” olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.” (Max Mallowan, Early Dynastic Period in Mesapotamia, Cambridge Ancient History 1-2, Cambridge, 1971, s. 238 )

Aşağıda antik Ur şehrine ait temsili resimler verilmiştir.

ur

c2a2da82025303a49c303c1fa3388180

Tufan’dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi, Şuruppak’ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900’lü yıllarla tarihlendirilmektedir. (Bilim ve Ütopya, Temmuz 1996, s. 176 )

KUYRUKLUYLDIZ TEORİSİ

Denizden gelen büyük bir tsunami oluşması için bir deprem yetebildiği gibi, bir kuyrukluyıldız da aynı etkiyi yapabilir. Bazı araştırmacılara göre;

Bunun üzerine, semanın kapılarını gürül gürül akan suya açtık. Kamer 11

ayeti, gökten gelen bir kuyrukluyıldızın barındırdığı buzun atmosferde erimesi ile Nuh kavminin üzerine yağmasını işaret ediyor olabilir. Çünkü semanın (göklerin) kapısının açılması oradan gelen birşeye işarettir. Kuyrukluyıldızın kendisinin ise deniz düşmesiyle bir tsunamiye neden olması ise mümkündür. İstanbul Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek’te böyle bir teoriyi savunmaktadır.

KÜRESEL TUFAN TEORİSİ

Kuran’da tufanın küresel olduğundan bahsedilmez ama küresel bir tufanın mümkün olabileceğini iddia eden yabancı araştırmacıların delillerine de yer vermek istiyorum. Şöyle ki;

Nuh tufanı hakkındaki bilimsel çalışmaları ve yayınlarıyla tanınan Dr Andrew Snellig’e göre tufan Dünya çapında olmuştur. Bunun kanıtlarını şu şekilde sunar: Özet olarak şu adresten ulaşılabilir: https://www.godisreal.today/evidence-of-the-flood/

  1. Sadece okyanuslarda yaşayabilen canlıların fosilleri Himalayalar’ın tepelerinde bulunmuştur der. Bunların nasıl oralarda bulunduğunu açıklayabilecek hiçbir teori yoktur.
  2. Sadece bitkilerin fosilleri değil aynı zamanda, yarasaların, arıların, bir balığı yutmakta olan başka bir balığın, doğum yapan hayvanların fosilleri bulunmuştur. Oysa bu organizmalar yavaş fosilleşmez, çamura birden gömüldüğünün kanıtıdırlar.
  3. Amerika’daki büyük kanyonda bir kireç taşı tabakasının tamamıyla fosiller ile dolu olduğunu ve bunun bir anda ancak büyük bir tufan ile olabileceğini belirtir. Üstelik bu tabaka aynı pozisyonda Penisilvanya’da İngiltere’de ve Himalayalarda’da olduğu gösterilmiştir.
  4. Amerika’daki bir çökelti tabakasının çok uzun hatlar boyunca devam ettiğini söyler.
  5. Bu katmanın diğerlerinden bıçak gibi ayrıldığını belirtir. Bunun ise ancak aniden oluşan bir çökelti ile mümkün olacağını söyler.

Dr. John Baumgardner’de büyük kanyonda diğerlerinde daha büyük olduğu açıkça görülebilen bir tabakanın bir tufan sonrası oluşan çökelti ile açıklanabileceği görüşündedir. Bu katmanın diğerlerinden bıçak gibi ayrılması onun kısa bir zaman diliminde olduğunu göstermekte olduğunu söyler.

flood19

flood17-1024x693

flood18

Dr. John Baumgardner’in küresel tufan hakkında ileriye sürdüğü çok sayıda kanıtı kendi makalesine (ingilizce) bırakıyoruz. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Noah’s Flood: The Key to Correct Interpretation of Earth History

Ayrıca Nuh tufanı sırasında Nuh’un oğlu ile konuşmasının nasıl gerçekleştiğine ilişkin sayın Mete fridin’e ait yazıyı yeterli bulduğumdan birşey eklemek istemedim. Şu adreste bulabilirsiniz:

http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/1804/CokOk/10153/Mete-Firidin/Nuh-Peygamberin-Kafir-Oglunun-Sali

Nuh’un gemisi ile alakalı da şuraya müracaat edin.

http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/520/CokOk/10153/Mete-Firidin/Nuhun-Gemisi?seoContent_ASPxGridView1=page3

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

YARARLANILAN BAŞLICA KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMALAR

Hill, ‘The Noachian Flood: Universal or Local?’, Perspectives on Science and Christian Faith (54.3.180-181), 2002.

Hill, ‘Qualitative Hydrology of Noah’s Flood’, Perspectives on Science and Christian Faith (58.2.120-129), 2006

Jacobsen, “The Waters of Ur,” Iraq 22 (1960): 174-85; and S. Lloyd, The Archaeology of Mesopotamia (London: Thames and Hudson, 1978), 15.

C. Whitcomb and H. M. Morris, The Genesis Flood (Philadelphia: Presbyterian and Reformed Publishers, 1966), 518

David MacDonald 1988: The Flood: Mesopotamian Archaeological Evidence. Creation/Evolution Journal 8, 14-20.

LG Collins, 2009: Yes, Noah’s Flood may have happened, but not over the whole earth, scholarworks.csun.edu 29 Issue: 5 Year: 2009 Date: September-October

Civil, M. 1969. “The Sumerian Flood Story.” In W. G. Lambert and A. R. Millard, Atra-hasis: The Babylonian Story of the Flood (Oxford: Clarendon Press)

Kramer, S. N. 1967. “Reflections on the Mesopotamian Flood.” Expedition. Volume 9, number 4.

Mallowan, M. E. L. 1964. “Noah’s Flood Reconsidered.” Iraq. Volume 26.

Peake, Harold. 1930. The Flood: New Light on an Old Story. London: Kegan Paul, Trench, Trubner.

Tigay, Jeffrey H. 1982. The Evolution of the Gilgamesh Epic. Philadelphia, PA: University of Pennsylvania Press.

Woolley, Sir Charles Leonard. 1954. Excavations at Ur. London: Ernest Benn.

Ryan, William, and Walter Pitman. Noah’s Flood: The new scientific discoveries about the event that changed history. Simon and Schuster, 2000.

Kerr, Richard A. “Black Sea deluge may have helped spread farming.” Science 279.5354 (1998): 1132-1132.

Mestel, Rosie. “Noah’s flood.” New Scientist 156.2102 (1997): 24-7.

Stone, Richard. “Black Sea flood theory to be tested.” (1999): 915-916.

28# İSLAM ile MODERNİZM TERS DÜŞER (Mİ ACABA) ?

Başlıktaki bu soruyu cevaplayabilmek için modernizm ve modernlik kavramını bilmek gerekiyor. Modernizm kelimesinin Türkçe karşılığı “çağdaşlık”, yani çağının bilgi ve teknolojisine ve ayrıca kültürel hayatına ayak uydurmaktır.

Şimdi İslam’ın bu saydığımız iki alt başlık ile bir problemi var mı, inceleyelim.

  1. BİLGİ ve TEKNOLOJİYE UYUM: İnsanlık tarihi ilerledikçe bir kısım icatların ortaya çıktığı, evrenimizin yapısının daha iyi anlaşılabildiği bir gerçektir. Tıpkı bebeklik, emekleme, çocukluk, gençlik dönemleri geçiren bir insan gibi insanlık ta aynı dönemlerden geçmektedir. Oluşturduğu her bir bilgiyi bir sonraki nesle aktarmakta ve yeni nesiller daha çocukluk yaşlarında bu aktarılan evrensel bilgiler ile tanışmaktadır. Fakat “bilgi”nin sonsuz olduğunu düşünürsek ve sonsuzun yanında hiçbir rakamın önemli olmadığını hatırlarsak aslında elde ettiğimiz bilgiler bizi evrende hiçbir zaman “cahil” sıfatını hak ediyor olmaktan kurtaramayacaktır. Evrene ve sonsuzluğa göre her zaman cahil olacağız. Bilginliğimiz ise sadece eski durumumuza göredir. Yani göreceli bir bilginlik kazanabiliriz ancak. Bu durum insanlar arasında da aynıdır. Bugün “Science” dergisinde birkaç makalesi olduğu için kendini yere göğe sığdıramayan bir profesör yarınların nesillerindeki çocuklar kadar evreni iyi tanımayacaktır. Tıpkı devrinin en önemli âlimi olan Sokrates’in bugün bir ilkokul çocuğu kadar biyoloji, fizik veya tıbbı bilememesi gibi. O halde insan önce haddini bilmeli, bu cahilliğin sonsuz bilgi yanında hiçbir zaman yakasını bırakmayacak bir unvanı olduğunu hatırlamalı ve kendini katmerli cahil olarak gösteren kibrini bir kenara bırakmalıdır. Bunun konumuzla yakın alakası var. Çünkü bugünün kibirli insanlığı birazcık bilgi seviyesinde ilerleyince (ama sonsuzun yanında bir hiç) geriye dönüp teknolojinin göreceli olarak daha zayıf olduğu bir topluma bakıyorlar ve Allah neden bu dini bilgisiz bir toplumda başlatmış diye burun kıvırıyorlar. Oysa sizin bugünkü egonuza uyacak bir din tekrar gönderse yarının medeniyetleri de size burun kıvıracaklar ve muhtemelen sizi cahil ve itici bir kültüre sahip görüp aşağılayacaklardır. Öyleyse insanoğlunun sosyolojik, psikolojik yapısını yani toplumsal ve bireysel yapıyı düzende tutmayı amaçlayan din kurallarını teknoloji ile hiçbir zaman karşılaştırmamak gerektir. Biri diğerinin alternatifi olamaz. Üstelik Kuran, hiçbir zaman bilime karşı çıkmamış tam tersine aklı ve bilimi teşvik etmiştir. Onlarca ayette, akıl etmeği ve araştırmayı emreder.

‘Yeryüzünde gezip dolaşın. Allah’ın mahlûkatı başlangıçta nasıl yarattığına dikkatlice düşünerek bakın, inceleyin.” Ankebut 20

Ne de az düşünürsünüz! ( Mümin :58)

Aklınızı kullanmaz mısınız? ( Bakara: 44)

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? ( Zümer: 9)

İlk emir “Oku” dur ( Alak: 1)

Bunlardan ayrı Kuran’ın yeni keşfedilen bilimsel gerçekleri 1450 sene önce haber verdiği onlarca ayet vardır ki o zamanda bunların anlaşılması ve bu şekilde söylenmesi imkânsız birer olguydu. Anahtar ve kilit gibi birbirine uyan onlarca ifadesi, biliminde Kuran’ında sahibinin aynı olduğunu gösterir. Buna rağmen bazı tesadüfçüler bu ayetlere miyop bir gözle baktığında bazı ayetleri bulanık görmekteler ve diğer insanlara da “şaşı bak şaşır” telkini yapmaktadırlar. Oysa bir kaşık suda boğuluverdikleri bu ayetlerde yanıldıkları ve görmek işine gelmedikleri noktaları birçok yazar açıklamıştır ve ateizmdenkurtul.wordpress.com sitemizde bizde açıklamaya devam etmekteyiz. Bütün bu gerçeklere rağmen İslam’ın bilimle ters düştüğünü veya sanki birbirlerinin rakipleri olduğunu hangi sağlıklı akıl iddia edebilir.

-Peki, batıda birçok bilim adamı ateist oldu ve ilerlediler, bizde de böyle olursa ilerleriz, buna ne diyeceksin?

Batı ülkelerindeki bilim insanlarının ateist olması çok normal ve hatta İslam’ı tanımadıkları sürece ateist olmamaları anormal bir durum olurdu. Bu tür bilim adamlarının çoğu, değiştirilmiş ve değiştirildiği zamanın aklına uyarlanmış kutsal kitaplarında ki bilgilerin bu zamandaki akıl ile bağdaşmadığını görüyorlar ve ateist oluyorlar. Bu nu ben anlayabiliyorum ve hiç de mantıksız olarak görmüyorum. Fakat bu durumu aynısıyla getirip İslam içinde tatbik etmeği akılsızlık ve düşünememezlik olarak görüyorum. Çünkü İncil’de birçok ayet vardır ki akılla bağdaştırılması mümkün değilken onların Kuran’da yazan versiyonlarında böyle bir durum yok. Hatta zaman sürekli Kuran’ın ayetlerinin haklı olduğunu gösteriyor. Örneğin Kuran Hz Adem ve Havva’yı, İncil ve Tevrat gibi anlatmamıştır. Diğer kitapların Kuran’dan ayrılan noktaları hep top ateşine tutulurken Kuran’da akla ve bilime ters bir durum yoktur. Bunu Nuh kıssasında ve diğer birçok vakada da görebilirsiniz. Kuran olayları Tevrat gibi mitolojik bir dille anlatmaz. Bazı mucizelerden bahseder. Bu mucizeler, söz konusu evrenin Yaratıcısı ise basit olaylar kalır. Örneğin Hz Musa’nın denizi yarması gibi. Bu yüzden bu mucizelerin de rasyonel olmadığı anlamını hiçbir zaman taşımaz.

İnsan eli ile değiştirilmiş İncil ve Tevrat böylece batılı bilim adamları tarafından kendi dinlerinin reddini doğurmuş, kültürel olarak hemen hemen aşmak üzere oldukları bir ön yargıları ise Kuran’ı hâla tam olarak keşf edememelerinin bir sebebi olmuştur. İnanıyorum ki bu insanlar 30 sene içinde kültürel bariyerleri de yıkıp Kuran’ı tanımaya başladıkları zaman bizde ki bazı kibirli sözde bilim insanlarını utandırarak İslam’a gireceklerdir. Bu tür insanları iki kere doğruyu gördükleri için yani Hristiyanlığın orijinal olmadığını ve İslam’ın orijinal Allah’ın dini olduğunu gördükleri için “duble beyinler” olarak nitelendireceğim. Bizdekileri de gözleri önündeki gerçeği göremeyip, İslam’ı Hristiyanlıkla karıştırdıkları için “duble miyoplar” olarak.

Üstelik batıdaki bazı ateist bilim insanlarının başarıları da ateistliklerinden kaynaklanmıyor. Onların kendi çalışkanlıklarından kaynaklı bir olgu ateizmle bağdaştırılamaz. Bu insanlar yeteneklidir. Dindar olsalarda aynı çalışmalarına devam edeceklerdi, çünkü batıda ateist bilim adamı sayısı kadar da inanan bilim adamı var ve inanmaları onları bilimsel araştırma yapmaktan engellemiyor. Başarı bireysel bir fenomendir. İnsanın inandığı değerler çalışmasını ve geliştirmesini engellemiyorsa başarıyı yakalamak için ateist ile dindar bir insanı ayıracak bir faktör yoktur. Bunun doğal bir kanıtı da ülkemiz vatandaşlarından şu anda pozitif bilimlerde tek Nobel ödüllü bilim adamının bir Müslüman olmasıdır.

Bütün bunlara rağmen yine de bazı Müslümanların teknolojiye uzak durmak istemeleri onların bir tercihi olabilir. Bu onları insanlıktan çıkarmaz, hatta diğer insanlar kadar fizik, kimya bilmemesi bir çobanı da mutlak cahil yapmaz. çünkü o kendine lazım olan işin erbabıdır. Fizik profesörünü de onun işinde cahil olarak tanımlamamız gerekir. İnsanlar, pahalı ve teknolojik masalarda yemeklerini yemek yerine yer sofrasını tercih edebilirler. İnsanların tercihlerine de saygı duyulması ve ideolojik nedenlerden dolayı böyle uygulamaların hemen gericilikle yaftalanmaması gerekir. İnsanlar masalarda dik oturup çatal bıçak kullanmanın medeniyet olduğunu zannetmeyi geçen yüzyılda bıraktılar ve artık sosyete kavramını tarihe gömdüler. Zengin sınıf dahi artık yer sofrasında otantik bir köy yemeği yemenin lezzetinin ışıklı restoranlarda bulunamayacağını anladı. O yüzden eski değerlerini seven insanları gericilik ile küçümsemek gelecek nesillerde sizin aslında bir gerici olduğunuz izlenimini uyandıracaktır. Şekilciliğe takılmamalı ve hiçbir kültürü ötekileştirmemelisiniz.

  1. KÜLTÜREL HAYATA UYUM:

Modernizmin kültürel hayat yönü ise bilim ve teknoloji yönünden farklı kurallarla işler. Teknoloji sürekli gelişen bir olgudur ve teknolojiler arasında gelişmişlik kıyaslaması yapılabilir. Fakat zevkleri ve tercihleri gösteren kültürel uygulamalarda böyle bir durum mümkün değildir. Örneğin yüzyıl öncesi zengin sınıfın giysilerinin normal insanlar ile aynı olmayacağı yaygın kabullenilmiş bir kültürel fenomendi. Zenginler asla yırtık bir elbise giyemez, bu tür yırtık ve yamalı elbiseler fakirlerin giysileri olarak kabul edilirdi. Tabi insanlık 19. yüzyılda tanık olduğu bu burjuva kültürünün giysilerini bu günlerde komik buluyorlar. O elbiseleri bugünkü en fakir insana bile giydirmeyi kabul ettiremezsiniz. Gelinen noktada tam tersine yırtık ve eski elbiseler giymek daha modern bir görüntü sağlıyor. Oysa bu tür bir giyim 100 yıl önce tamamen kast sisteminin alt sınıfındakilere has bir giyim tarzıydı.

Geçen yüzyılda tıraş olmak ve kravat takmak modernizmin en önemli simgelerinden biri olarak görülürken ve sakallı insanlar çağ dışı, yobaz diye yaftalanıp dışlanırken bugün gelinen noktada yeni nesil arasında sakal çok sevilen bir tarz oldu. Erkekler sakal seviyor, bayanlar da erkeklere sakalı yakıştırıyor. Oysa geçen yüzyılda insanların kültürel olarak İslam’a ters düşmesini sağlayan önemli unsurlardan bir tanesi de sakaldı. Ne değişti peki? Bunu şu şekilde yorumlayabilirsiniz; toplumsal zevkler yönlendirmeler ile oluşur, belirli bir standardı olmadığı gibi, ileriye gitme geriye gitme durumu da yoktur. Hani demiştik ya insanoğlu da bir insan gibi bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk dönemlerini geçiriyor diye. İşte insanlık olgunlaştıkça kültürel uygulamaların insanlar arasında nefret sebebi edilmesi gibi çocuksu düşüncelerini bir deli gömleği gibi üzerlerinden çıkarıyorlar. Geçtiğimiz 100 yılı ve bir açıdan 300 yılı o yüzden insanlığın ergenliği kabul edebilirsiniz ve cinnet seviyesine getirdiği ön yargılarını bu yüzyıla girer girmez hemen üzerinden hızla atmaya başladığını görebilirsiniz.

Kültürler değişse de bu değişimin teknolojideki gibi sürekli ileri giden bir değişim olmadığını insanların eskiye olan özlemlerinden ve lükse boğuldukça sadeliğe kaçma eğilimlerinden anlayabilirsiniz. İnsanlar mateyalizmin moda olduğu dönemlerde fakir kalmış toplumların kültürlerini de itici bulurken bir kademe daha ilerleyince bu toplumların kültürlerini de çekici bulmaya başlamışlardır. Bugün batıda giderek daha çok insan Hindistan, Arap ve kadim toplumların kültürlerini görmek, tanımak için onların elbiselerini giyip yediklerinden yemek için servet harcıyorlar. Üstelik geçtiğimiz yüzyıldaki gibi onları cahillikle suçlamıyor, tam tersine kadim bilgelik birikimlerine sahip olduklarına inanıyorlar. Geçtiğimiz yüzyılda ki gibi artık kültürlerin giyim tarzları onların geri kalmışlığının veya ileri gitmişliğinin sembolü olarak görülmüyor. Hatta geri kalmışlığı ve ileri gitmişliği mutlu olmanın bir numaralı sebebi olarak görmekten de vaz geçiyor insanlık. Çok değil 20-30 sene sonrası ise insanlığın farklı kültürleri yok etmeğe çalışacağı değil mumla arayacakları yıllar olacağı görünüyor.

cami

O yüzden insanlığa 1400 senedir evrensel değerleri öğreten Hz. Muhammed’in sakalından veya içinde doğduğu kültürünü yansıtan elbiselerinden nefret eden insanların çağımızda son temsilcilerini görüyoruz, onların da cehaletle yâd edilecekleri günler çok uzak değil. Üstelik Allah Kuran’da insanları hiçbir zaman şekilci olmaya çağırmamıştır. Kadınlara örtünün derken şununla veya bununla örtünün gibi bağlayıcı emirler vermemiş, anlıyoruz ki her toplumun kendi geleneklerine göre örtünmesini istemiştir. Böyle bir dinin hiçbir çağın anlayışı ile zıt düşeceği düşünülemez. Fakat insanlar toplumsal cinnet geçirdikleri zaman dilimlerinde Allah’ın isteklerinin üstünlüğünü bir müddet anlayamayabilirler. Bu cinnet hali atlatılınca Kuran’a hak ettiği değeri vereceklerdir. Dünya’nın yaklaşık yüz bin yılda bir buzul çağına girmesi ve buz çağları arasında 10 – 15 bin yıllık ılık dönemler yaşanması gibi, şu anda bizlerde insanoğlunun geçen birkaç yüzyılda yaşadığı modernizm buz devrinin son ve ılık aşamalarını yaşıyoruz.

Sonuç olarak, kültürlerin ve zamanların zevkleri değişkendir bunlar geçtiğimiz çağda ayrımcılık sebebi olsa da gelecek nesillerde merak ve kaynaşma sebebi olacaktır. Gelecek nesillerde insanlar, kültürel değerleri modernizme ters görmeyecekler, Hz. Muhammed’in içinde yaşadığı toplumun giyim kuşam tarzına dil uzatmakla değil, getirdiği evrensel ve ahlaki değerlerin toplumda ne kadar önemli bir yer oynadığı ile ilgileneceklerdir.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Incredible-and-Colorful-Mosque-5-640x335

Islamic-Art

27# Kâbe ve Mekke korunmuş bir yermidir?

Ateistlerin anlayamadığı bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Çok kolay çözebilecekleri meselelerin içinden çoğu zaman akıllarını kullanarak çıkamıyorlar. Adeta bir kaşık suda boğuluyorlar. Yol göstermek gerekiyor. Şu ayete bakalım;

Hani biz Kâbe’yi insanlara vaktiyle bir sevap mahalli ve emin bir sığınak yapmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den namaz kılacak bir yer edinin.”(Bakara, 2/125)

Ayette Kâbe’nin önceden “emin” yani emniyetli bir yer olduğundan bahsediyor. Ateist arkadaşlar ise 2015 yılında Kâbe de meydana gelen vinç kazasının ve tarihte Mekke’ye zaman zaman düzenlenen saldırıların olduğunu hatırlatarak açıklamasını istiyorlar. Aslında kötü niyetle olaya yaklaşmayan birisi için açıklaması çok kolay bir soru bu. Konu uzun yazılabilir ama kolay okunması açısından ve kısa bir bilgininde yeterli olacağını düşündüğümden kısaca yazacağım.

Birkaç yönden ele alalım.

  1. Ayette geçmiş zaman kipi kullanılmış. Yani bir zamanlar kâbeyi biz emniyetli yaptık denmiş. Evet, Hz. İbrahim kâbeyi inşa ettikten sonra çok uzun bir süre kâbe, civar halklar için kutsal bir yer kabul edilmiş, tavaflar olmuş, bütün kabilelerin ortak kutsal mekanı olduğundan buraya Mescid-i Haram denilmiş ve diğer yerlerdeki gibi kan dökmek buralarda yasak kabul edilmiş, kolay kolayda kimse böyle bir işe kalkışamamıştır. Hatta idam mahkumu bile gelip kâbeye sığınsa buna bir şey yapamazlardı. Bu yüzden kâbeye mescid-i haram dendiği gibi, Mekke’ye de belde-i haram yani yasakların olduğu belde denmiştir. Çünkü bu belde de diğer beldeler gibi rahat kan akıtılamazdı kuralları sıkı idi.
  2. Bu sıkılığa rağmen insanlar kaza ile parmağını kesmiyor veya düşüp ölmüyor demek değildi. Kuralları ağır olmasına rağmen yine de kuralları çiğneyen insanlar da olabiliyordu. Örneğin İslamiyet ilk ortaya çıktığında burada şehid edilenler olmuştu.
  3. Allah başka bir ayetinde bir beldeyi (büyük ihtimalle Mekke) emin bir yer yani “huzurlu” bir yer yaptıktan sonra nankörlük ettikleri için emin olma durumunu değiştirdiğinden bahseder.

“Allah bir beldeyi misal yaptı ki, emniyet ve sükun içinde idi. Ona rızkı her yerden bol bol geliyordu. Derken, halkı Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onlara, yaptıkları sebebiyle açlık ve korku elbisesini tattırdı” Nahl 112

Demek ki beldelerin emin kılınması sürekli bu durumun devam edeceğini göstermiyor.

  1. Şimdi bunları herkes bildiği halde acaba Kuran ateistlerin anladığı gibi bir mana mı vermiştir? diye bir soralım kendimize. Yani insanlar normal olarak yaralanır veya bir saldırı olduğunda ölüm olayı gerçekleşirken, Kuran ateistlerin anladığı gibi “Biz kâbe’deki insanları ve kâbeyi mucizelerle koruruz” anlamınımı vermiştir. Hayır, gerçekler insanların gözleri önünde olduğu halde böyle bir mana vermesi hayatın olağan akışına aykırıdır.

Emin belde denmesinin sebebini ise birinci maddede açıkladık.

Bu kadar yeterli sanırım. Görüldüğü gibi çok kolay anlaşılabilir bir mesele olmasına rağmen, saf (!) kalpli ateist arkadaşlarım bu meseleye maden bulmuş gibi hücum ediyorlar.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

kabe

 

26# Şeytanların gökleri dinlemesi ve alev toplarıyla kovalanması ne demektir?

ŞEYTANLARIN ATEŞ TOPLARIYLA KOVALANMASI NE DEMEKTİR?

Cin 9: Ve gerçekten biz, (gayb haberlerini) dinlemek için orada oturma yerlerine otururduk. Fakat şimdi, kim dinlemek isterse, onu gözleyen (izleyen) bir şihab (ateş şulesi) bulur.

Soru: Yukarıdaki ayette şeytanların yıldızlarla taşlanması mı konu ediliyor, bu nasıl mümkün olabilir?

Cevap: Şeytan bozgunculuk yapan yani sistemlerin işleyişini kötü niyetli olarak bozmaya çalışan tüm yaratıklara verilen isimdir. Bu manasından dolayı Kuran’da şeytan kelimesi hem cinler hem de insanlar için kullanılır. Örnek;

Enam 112: İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

Kuran’ın her yerinde iyilik ve kötülüğün mücadelesi anlatılır. Bu iyilik ve kötülük mücadelesi veya diğer bir tanımla evrenin yaratılış sistemini koruyup ona uygun hareket edenler ile sistemin açıklarını arayıp onu çökertmek için uğraşanlar sürekli bir mücadele içindedirler. Bu mücadele mikro kozmos olan hücrelerimiz içinde de var olduğu gibi makro kozmos olan evrende de vardır. Örneğin vücudumuza girmeye çalışan mikroorganizmalar çok çeşitli yollarla durdurulmaya çalışılır. Durdurulmazsa vücut sisteminde bozgunculuk yapacaklardır. Önce deri geçit vermez, eğer deriyi geçip kan sistemine karışırlarsa kandaki T lenfositler bunları tanır ve eşkâlini lenf merkezlerine bildirir. Lenf merkezlerinde bu eşkâle uyacak gülleler (B lenfositleri) üretilir ve kana bırakılır. Bu minik gülleler mikroorganizmayı bulduğu yerde parçalar ve yok eder. Bu gülleler sadece verilen eşkâli tanır. Vücudumuzda meydana gelen bu olay yukarıdaki ayette anlatılan makro kozmosta meydana gelen olay ile aynı olduğu görülüyor. Öyleyse bunların hepsi külli bir kanunun değişik âlemlerdeki tecellileridir. Peki, bu olay evrende nasıl cereyan ediyor, bakalım.

1800’lü yıllarda Thomas Young bir deney yaptı. Buna çift yarık deneği denir. Bu deneyde bir ışık kaynağından elektronlar gönderdi ve çift yarıktan geçip arka tarafta bulunan fosforlu tabelada nasıl bir iz bıraktığını gözlemledi. Bu deneyin sonucu çok ilginçti ve kuantum dünya’sının keşf edilmesini sağladı. Önce bu elektronları gözlemlemeden gönderdi ve aşağıdaki B şeklinde olduğu gibi çok sayıda iz levhada belirdi. Daha sonra elektronları gözlemlemek için bir sensör yerleştirince film burada koptu. Çünkü gözlemlemek istediğinizde elektronlar bir önceki şekilde olduğu gibi tüm levha boyunca dalgasal bir şekilde yayılmayıp bir parçacık gibi veya bir mermi gibi ilerleyerek çift yarıktan geçtiler ve sadece 2 tane desen oluşturdular. Bu desen ise şekil A’da görülüyor.

32.jpg

Bu araştırma defalarca değişik araştırıcılar tarafından tekrar edildi. Sonuç hep aynıydı. Bu nasıl olabilirdi? Atom altı parçacıkları (elektron, foton, glüon vs.) izlenmek istemiyor gibi davranıyorlardı. İşte bu deney bizim klasik fizik görüşümüzü kökünden değiştirdi ve evrenin atom altı düzeyde işleyen ve tüm evreni etkileyen inanılmaz sırları olduğunu gösterdi. Daha sonra 1927’de Heisenberg adlı fizikçi henüz 25 yaşında iken bu parçacıkların belirsizlik ilkesine göre hareket ettiğini buldu ve Nobel ödülü aldı. Bu belirsizlik ilkesine göre bir parçacığın aynı anda konumu ve hızı asla tespit edilemez. Sadece olasılıklarını tespit edebilirsiniz.  Feynman’a göre parçacıklar A noktasından B noktasına seçili bir yoldan gitmezler. Parçacıklar sonsuz sayıda bir yol izlerler ve hatta “yol” tabiri bile sıkıntılıdır. Aşağıdaki şekilde atom altı parçacıklarının hareketlerinde izlediği karmaşık yollar gösterilmiştir.

Yani parçacık için aslında sonsuz sayıda yol vardır ve parçacık hepsini aynı anda kullanır. Her halükârda çift yarık deneyi hiçbir mantık ve sağduyu yaklaşımıyla çözülebilecek bir fenomen gibi durmamaktadır. Peki, bu atom altı parçacıklar neden gizleniyor ve neden bize kesin bilgi vermek istemiyorlar? Evrende bilginin atomaltı parçacıkları vasıtası ile taşındığını bildiğimize göre bu parçacıkların hareketi aslında bazı bilgilere ulaşılmasını engellemek üzere bir şifreleme sistemi olabilir mi?

Okuduğum birçok fizik kitabı arasında Brian Green’e ait olan “Evrenin zerafeti” kitabından çok istifade ettim. Bu konuda aşağıdaki sözler bu kitaptan direk alıntıdır:

“Fotonlar, elektromanyetik kuvvetin haberci parçacığı olarak nitelenir. Keza glüonlar ve zayıf ayar bozonları da sırasıyla güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerin haberci parçacıklarıdır.”

“Aslına bakarsanız, büyük bir kutunun içinde tek bir elektronu yakalayıp, elektronun konumunu daha kesin belirlemek için kutunun kenarlarını yavaş yavaş sıkıştıracak olsanız elektronun daha çılgın bir şekilde hareket ettiğini görürdünüz. Elektron sanki klostrofobiye kapılmış gibi yerinde duramayacak, giderek çok daha çılgın bir şekilde ve öngörülemez bir hızla zıplayarak kutunun kenarlarına çarpacaktı. Doğa, bileşenlerinin köşeye sıkıştırılmasına izin vermez. Mikro parçacıkların hareketleri daha küçük bölgelerle kısıtlandığında ve bu şekilde incelemeye tabi tutulduğunda, gittikçe daha çılgın bir hal alır… Sanki tüm evrenden ödünç bir enerji alıyormuş gibi yüksek enerji seviyelerine çıkarlar”

Green yine kitabında, bu parçacıkları izlemek üzere foton gönderdiğinizde büyük bir çarpışmayla her ikisinin de yön değiştirdiğini bildirir ve bu olayı tekme atmaya benzetir.

Şimdi ayetlere gelelim. Ayetler bize şeytanların bilgi çalmak istediğinde “Şihablar” ile kovalandığını haber veriyor. Şihab kelimesine müfessirler genelde “ateş şulesi, parlak bir ateş, ateş topu, ışın anlamlarını vermişlerdir. Bu ateş veya ışının ne olduğunun bilinmediği için de buna birçok müfessir yıldız veya meteor yakıştırması yapmıştır. Cin 9 ayetinde bu şihablar “şihaben rasaden” yani gözlemleyici şihablar olarak tanıtılmaktadır.

Şimdi düşünelim, ateşten yani fotonlardan yaratılan cin şeytanları göklerdeki gayb haberlerini yani kader programlarını dinlemek isterler fakat bu bilgileri taşıyan atom altı parçacıklar onları her yandan gelen bir elektron bombardımanına tutarlar, tekmeler atarlar fakat kesinlikle taşıdıkları bilgileri kimseyle paylaşmak istemezler. Aşağıdaki şekil parçacıkların birbirlerine tekme atma durumunu temsil etmektedir.

kuantum-teorisine-genel-bir-bakis-25-bilimfilicom.jpg

Bu parçacıklar sıkıştırılmak ve bilgisi çalınmak istenirse Brian Green’in dediği gibi tüm evrenden ödünç enerji alıyormuş gibi karşı konulamaz enerji seviyelerine çıkarak çılgınca hareket etmeye başlar. Bu parçacıklar ise ışığın ve ateşin temel yapı taşlarıdır. Üstelik ayette “gözlemleyici şihablar” olarak tarif edilmesi de çok manidar. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi parçacıklar gözlemlendiğini hemen anlıyorlar ve hareketlerini değiştiriyorlardı. Parçacıkların bu hareketleri ayetleri çok iyi açıklayabildiği görülüyor.

Sonuç olarak, bilimin ilerlemesiyle diğer bazı ayetlerde olduğu gibi şeytanların şihablarla kovalanması olayı da çok daha iyi anlaşılabiliyor.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

1_2mKaKexmOX88y7kHgZBRMw.png

25# “OL DEYİNCE OLUR” NE DEMEKTİR? ZAMAN NEDİR? BİZ NEREDEYİZ? Sorularına kısa bir cevap

Allah “ol deyince oluverir”Yasin 82 ayetini nasıl anlamalıyız? Bazı ateistler neden herşey bir anda olmuyor diyor.

Allah evreni yaratırken belirli kanunlar koydu. İlk kanunlar fizik kanunlarıdır, sonra kimya kanunları, matematik kanunları ve biyoloji kanunları diyebiliriz. Tabi bunlar bizim isimlendirmemiz. Büyük ihtimalle Allah’a göre kanun bir tanedir. Stephen Hawking’de bu tek kanuna herşeyin teorisi adını vermişti. Evreni bu kanun üzerinde yarattı ve her an yaratmaya devam ediyor. Bunu şu şekilde anlayabiliriz; bir bilgisayar firması bilgisayarını yaptı, içine bir ana işletim sistemi kurdu ve hard diskine sürekli yeni yazılımlar ekliyor. Fakat hard diske bilgi ve yazılım eklemek için belirli kural ve kanunlar var. Örneğin, ilk olarak bilgi bu hard diske 0-1 kodlamasıyla yazılır. İkinci olarak, bilgiyi klavyenin tuşlarıyla yazarsın, bir kalem eline alıp yazamazsın. Üçüncü olarak, yazmak için bir güç kaynağı yani elektrik gereklidir. Daha çok uzatabiliriz. Şimdi sorsak ki bilgisayarı yapanlar bu kanunlarla sınırlı mıdır? Hayır değildir. Oluşturduğu bilgisayarda işlerin böyle yürümesi için öyle kanunlar koymuştur. Tasarımcı geliştirdiği başka bir bilgisayar türü olan tablet pc’lerde yazmak için bir klavyeye ihtiyaç duymaz ve direk ekrana kalemle yazdığı bilgileri hard diske aktarabilir. Elektriğe bağlı olmadan pilini şarj ederek kullanabilir veya klasik 1-0 diye kaydeden hard disklerin yerine farklı tasarımlar getirip farklı bir yazım dili kullanabilir. Tasarımcı tasarımına hangi kanunları koymuşsa onunla devam etmesi başka tasarımlar geliştirmeyeceğini göstermez.

Bu evren de Allah’ın bir tasarımıdır ki burada koyduğu kanunlar da fen ve matematik kanunlarıdır. İçerideki yeni yazılımları bu ana tasarım içinde gerçekleştirir. Bütün yarattıklarının gelişimi ise zaman denilen boyut içinde olmakta ve zamana tabi olan insan bu gelişimleri zamanın şeridi içinde seyretmektedir. Oysa Allah’a göre zaman, işletim sisteminin parçalarından sadece biridir, O’nu bağlayan bir şey değildir. Örneğin; media player ile bilgisayarında film izleyen biri için filmin zaman şeridinin son kısmına tıklayıp bir anda son sahnesini izlemek mümkün iken, filmin içinde olan biri için bunu yapmak mümkün değildir. Media player’ın zaman şeridi göstergesinde zaman çubuğunun ağır ağır dolmasını beklemekten başka çaresi yoktur. Oysa dışarıda filmi izleyen veya bilgisayarı yapan kişi bu zaman çubuğunu 2-3 kat hızlı gösterimde izleyebilir, istediği kısma atlayabilir veya aynı anda birçok sahneyi birlikte ekranı bölerek izleyebilir.

Bunun gibi, evreni yaratan Allah için zaman sınırlandırıcı değildir. Bir ağacın zaman ile büyümesi bize göredir, O’nun için ağaç sadece olur. Yerlerin ve göklerin 6 günde yaratılması bize göredir. Onun için zaman şeridinin başı ve sonu arasında fark yoktur. Ol der ve olur. Ayrıca bu evrende fen kurallarının dışına çıkılmasını pek istemez. Bu yüzdendir ki çatıdan düşen şefkate muhtaç bir bebek bile olsa ölür. Fakat bu, Allah’ın yardım yapmadığı anlamına da gelmez. Allah yardım yapacaksa yardımını çoğunlukla önceki bir zaman diliminden başlatmıştır. Örneğin bebeğin o çatıya çıkarılmasına bir vesile ile engel olmak gibi. Fakat Dünya’daki kötülükleri de tamamen engellemez, çünkü bu Dünya zaten iyilik ve kötülüğün sınandığı mücadele ettiği yerdir. İkisine de eşit şanslar verir. Ahirette ise her hakkı sahibine teslim edecek burada kalbi kırılmışların kalbini ummadıkları hediyelerle tamir edecektir. Kalbi kırılmışlar burada yaşadıklarına hiç pişmanlık duymayacaklardır, bu başka bir konu.

Demek ki bu Dünya’da her yaratmayı kanunları içinde yapıyor. Örneğin ağaç ve çiçek büyütecekse su, toprak, hava, güneş, zaman istiyor. İnsan yaratacaksa anne ve baba istiyor. Fakat bu kanunlarını bazen peygamberlerine gönderdiği mucizelerle delebiliyor. Çok önemli bir bürokratın arabalarının kırmızı ışıkta durmadan geçmesi gibi Peygamberlerini bu evrenin kanunlarından geçici bir müddet olarak hariç tutuyor. Böyle yapması ise çevresinde bulunan insanların onun Peygamberliğini anlamaları içindir. Kuran’da “Allah’ın katı” denilen büyüleyici akıl dondurucu bir ifade vardır. Allah’ın katı, yani “İndallah”.

De ki: ‘…Allah katında olan, eğlenceden de kazançtan da hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en iyisidir. Cuma 11

Biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir ‘oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık. Enbiya 16-17

Allah’ın katının nasıl bir yer olduğunu bilemiyoruz, ama bildiğimiz ise bizim buradaki fizik kuralları orada bağlayıcı değildir. Orada Allah’ın yaratması peygamberlere verilen mucizeler gibi gerçekleşir. Şu ayete bakın;

Fakat kendilerine bir mu’cize gelirse, ona mutlaka inanacaklarına, bütün güçleriyle Allah’a yemîn ettiler. De ki: ‘Mu’cizeler, ancak Allah katındadır.’ (Ey mü’minler!) Peki gerçekten o (mu’cize) geldiği zaman (onların yine) îmân etmeyeceklerini siz ne bileceksiniz? Enam 109

Demek ki bizim bu evren bilgisyarının içinde mucize olarak algıladığımız herşey, Allah’ın katında kolaylıkla yaratıldığına tanık olacağımız işlerdir ve zamanın darlığından çıktığımızda “Ol der ve oluverir” hakikatini Allah’ın katında daha iyi anlayabileceğiz. Eski bilginler bu gerçeği anlatmak için şöyle derlerdi: “Bu Dünya Darül hikmettir, ahiret ise Darül Kudrettir”. Yani bu Dünya kanunların Dünyasıdır, ahirette ise buradaki kanunlara bağlı olmadan Allah’ın gücünün görüleceği yerdir.

Özet olarak;

  1. Zaman, bilgisayarımızda bir filmi oynatan media player programına benzer. Bizler zaman programına tabiyiz, ama Yaratıcı tabi değildir.
  2. Filmin içindeki şahıslar kendilerini ortaya çıkaran bilgisayarı ne kadar anlayabilirlerse bizde evrenimizi ve arkasındaki işlemcileri, hard diskleri vs ancak o kadar anlayabiliyoruz.
  3. Allah’ın yaratması farklı alemlerde, çoklu evrenlerde veya kendi katında farklı kanunlarla işler, belki de kendi katında kanunlara bağlı olmadan işler.
  4. Allah için zaman yoktur, Herşeye “ol der ve oluverir”.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

zaman2

24# GENÇLERE BİRKAÇ TAVSİYE

  1. Din ile ilgili aklınıza takılan soruların cevabını hemen bulamaz iseniz, soruların cevabının yok demek olduğunu algılamayın. Sadece doğru cevabı bulmanın zamanı gelmemiştir.
  2. Dinin sorularına ait cevaplar kolay değildir, cevabını bulmak, duymak, anlamak emek ister. Çünkü Allah, insanın gayret ederek çözerek kendisini bulmasını istiyor, çünkü sonsuzluk yolculuğunuzda size göstereceği daha muhteşem özelliklerini anlamanız burada gösterdiğiniz ilk gayretlerle çok yakından alakalı. Dünya’daki durumumuz sahilde kumların arasında yeni çıkmış karetta karetta’lara benzer. Kendini kuşlara yem etmeden sonsuzluk okyanusuna dalmayı başaranlar için bu Dünya sahilinden çok daha görkemli alemler vardır. Fakat buradaki sahili yeterli bulup okyanusa inanmayanlar, oraya ulaşmak için gayret etmeyenler ise hiçbir zaman okyanusun güzelliklerini yaşayamayacaklardır.
  3. Dinler insanların algıları ile karışmış durumdadır, bugün insanlar arasında gezen çok sayıda inanış vardır ki din ile bir alakası olmadığı halde, insanlar sözlerine tesir verebilmek adına bunları din görünümü altında ileri sürülmüştür. Örneğin bir videoda izlemiştim; konuşmacı tarikatının adabını anlatırken çay demleme adabını da anlatıyor ve orada bulunanlar tarafından bu çay demleme adabı dini bir uygulamanın olması gereken şekli diye algılanıyordu. İşte bunlar gibi Allah’ın emirlerinin arasına katılmış nice insan algısı var. Bu algılar zamanla toplum içinde kökleşip dinin amacını farklı tarafta göstermişlerdir. Örneğin yukarıdaki çay demleme adabı da bir büyüğün sözü olarak birkaç kitaba girse, 300 yıl sonra kafaları karıştıracak bir soru haline gelecek. Bu yüzden her duyduğunuzu din zannetmeyin.
  4. İnsan hiç görmediği bir âlemi anlayamaz onun hakkında yaptığı yorumlar hep gördükleri ile sınırlı kalır ve gerçeği bulamaz. Örneğin Afrika’da elektriksiz teknolojisiz ıssız bir köyde doğup Dünya’nın geri kalanından habersiz ilkel yaşamış birine New York’un gökdelenlerini, eğlence mekânlarını, ulaşım araçlarını laboratuvarlarını anlatarak nasıl anlamasını sağlayabilirsiniz? Okyanusun dibinde doğmuş ve hiç yüzeye çıkmamış bir okyanus canlısına dışarıdaki ayakları üstünde yürüyen, suyun içinde yaşamaya ihtiyacı olmayan canlıları, veya gökyüzünde kanat çırpıp süzülen kuşları ne kadar anlatabilirsiniz? İnsan bu canlılar kadar, yaşadığı evrene ve göremediği fakat haber verilen nice alemlere karşı cahildir. Görmediği alemleri hayal etmek, onu doğru bilgiye götürmeyecektir. Bu yüzden özellikle Allah ile ilgili sorularda henüz ne kadar cahil olduğumuzun bilincinde olun. Bu soruların belki çok uzun zaman sonra insanlar tarafından daha iyi anlaşılacağını bilin. Hem sonsuz olan bir olgu, sınırlı bir beyin tarafından asla tam olarak idrak edilemez, insanın Allah’ı tanıması sadece Dünya’da değil sonsuza kadar devam edecektir. O’nun özel mekânlarında, Dünya’da O’nu tanımaya kendini alıştırmış özel kullarına her gün kendini bir defa daha tanıtıp onları hayrette bırakacağını bilin.
  5. Mantıksız hiçbir şey yoktur, fakat insanın mantığı her soruya anında cevap bulamayabilir, 40 tane doğru cevap bulup ta birkaç tane hemen cevap bulamadığınız sorunun ebedi hayatınızı mahvetmesine izin vermeyin. Çünkü Allah’a inanmak bir futbol takımı tutmak gibi bir şey değildir. İnsanın varlığının manasıdır, meselesidir. Düşünme yetisini kapatmış insanlar gibi bu işi bu kadar basit görmeyin. Hem Allah’ı tanımamanın cesaretle de bir alakası olmadığını, tersine zifiri karanlık bir cehaletle alakalı olduğunu bilin. Kuran’ı anlamak emek ister, anlaşılmak için derin araştırmalar ister. Çayırlara uzanıp bir haftada bitirilecek, anlaşılacak bir roman değildir.

Son söz: Dininizi önce çağının donanımlarıyla donanmış aydın insanlardan dinleyin ki içinizde yeni yeni uyanmaya başlayan sonsuzluk çiçeğine, aldatıcı şeytanın zehir suyunu dökmesine ve kurutmasına izin vermeyesiniz. Sahip oldukları bu sonsuzluk çiçeğini kurutanlar bir daha asla sonsuzluğu anlayamazlar. Sonsuzluk yolculuğunuzu bu dar Dünya’da kuşlara yem edip mahvetmeyin.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

hhh

23# Yeryüzünün beşik olması ve iki doğu iki batının Rabbi ne demektir? Rahman 17

Dünya kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüz oluşmaktadır. Güneş etrafında ise yeni çevrilmiş düz dönen bir topaç gibi değil, durmak üzere olan yavaşlamış bir topaç gibi döner. Dünya 23.4o yatık bir eksene sahiptir, güneşin etrafında dönerken bu eksen önce sağa yatar ve güney kutup noktasında 6 ay gündüz oluşur, kuzey kutup noktasında ise 6 ay gece oluşur.

dünya ekseni

Daha sonra, Güneşin etrafındaki yörüngesinde yüzmeye devam ederken içinde yavaş yavaş sola doğru yatar bu durumda da tersi olur yani kuzey kutbu 6 ay gündüz, güney kutbu ise 6 ay gece yaşar. Sonra Dünya tekrar sağa doğru yatmaya başlar, sürekli döngülerle bir o yana bir bu yana yatar. Kuzey kutbu bir tarafa giderken güney kutbu diğer tarafa gider. Bu size neyi hatırlattı. Bir Beşik gibi değil mi? Evet. Peki, Dünya’nın bir o yana bir bu yana yatma gerçeğini kısa, öz ve şairane bir üslupla aktarın desem bu tek kelimeden daha güzel bir ifade bulabilir misiniz? BULUNMAZ. Bakın Kuran 1400 sene öncesinden Dünya’nın hareketsiz ve düz sanıldığı zamanlarda bize ne diyor?

“Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da onun için birer direk kılmadık mı?” Nebe 6-7

Aşağıdaki hareketli resimde Dünya’nın  bir beşiği andıran hareketinin temsili görüntüsünü görebilirsiniz. En aşağıda ise Dünya’nın bu hareketine ait kısa bir video eklendi.

cc

Beşik kelimesi ikinci olarak Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde ilerlemesine de uyar. Çünkü bilindiği gibi klasik beşiklerin çalışma mekanizması; yukarısındaki sopa gibi bir düzleme halatla bağlanan sepetin sarkaç yayı şeklinde bir dairesel hareket yapmasıdır. Sağa ve sola yay çizer. Eğer yeterince hızlı iterseniz, 360o daire çizer. Yani çalışma prensibi Dünya’nın güneş etrafında dönme prensibi ile aynıdır. Beşiği yukarısındaki sopaya bağlayan güç bir halattır ve Dünya’yı Güneşe bağlayan güç ise halat yerine kütle çekim kuvvetidir. Beşiği hızla çevirirseniz ekseni etrafında tur atar. Aynı şekilde Dünya da Güneş etrafında, hızla döndürülen bir beşik gibi döner ve tur atar. Dünya’nın hareketsiz olduğunun sanıldığı devirlerde Kuran Dünya’nın beşik gibi olduğunu yani hareket ettiğini söylüyor.

beşik

beşik dünya

Beşik kelimesinin üçüncü olarak edebi yönü ise Dünya’nın bebeğe hazırlanan bir beşik gibi insanlar için güzelce dizayn edilmiş olmasıdır. Bir annenin bebeğinin sağlığı ve rahatı için odasını ve beşiğini güzelleştirmesi gibi, şu son derece aciz insanlık için bu Dünya her ihtiyacına cevap verecek şekilde güzelce hazırlanmıştır. Evrendeki ateş kütlelerine ve hayat olmayacak derecede soğuk veya sıcak olan gezegenlere baktığımızda Dünya’mızın ne denli güzel bir beşik olduğunu anlayabiliriz. İşte bu gerçekler “beşik” kelimesi ile ne kadar uyumlu anlatılmış. Bu kadar olguyu en doğru kelime ile anlatan Kuran’ın elbette benzeri yapılamaz.

Gelelim diğer konuya. Dünya güneş etrafında seyahat ederken bir o yana bir bu yana yattığı için güneş asla herhangi aynı bir noktada sürekli doğmaz ve batmaz. Bulunduğunuz yerden yıl boyunca güneşin doğduğu yeri takip ettiğinizde bir hat üzerinde sağa doğru kaydığını, sonra bir noktadan sonra sola doğru kaydığını ve 6 ay sonra tekrar sağa doğru değiştiğini göreceksiniz. Dünya’nın eğimine bağlı olarak güneşin doğduğu yer sürekli değişmektedir. Yani ekinoks zamanı olan 21 Mart’ta ve 23 Eylül’de tam doğudan doğup batıdan batarken, 21 Haziran ve de 21 Aralık tarihinde bulunduğu enleme bağlı olarak en uzak noktadan doğar ve batar. Aşağıdaki resim, güneşin farklı tarihlere göre farklı battığı konumlara bir örnektir.

xx

(Fotoğraf Kutay Arınç Çokluk tarafından belirli zaman aralıklarıyla İzmir’den çekilmiştir. Alıntıdır)

Güneşin doğduğu yer doğu noktasıdır ve bir tek doğu noktası yok demektir. Çok sayıda doğu noktası olduğu görülür.  Kutuplara doğru gittikçe oradaki doğu bizdeki güneye karşılık gelir. Şimdi şu ayete bakın;

“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dir, doğuların da Rabbi’dir.” Saffat 5

“Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun” (Meâric, 70/40)

Ayetin ne demek istediğini anlayabiliyor musunuz? Peki bir yılda bir noktadan kaç defa doğar ve bir noktadan kaç defa batar. 365 kere mi? Hayır. Doğduğu yer değiştiği için bir yılda bir noktadan yalnızca 2 defa doğar ve 2 defa batar. Şimdi şu ayete dikkat edin;

“O hem iki doğunun, hem iki batının Rabbidir. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?” (Rahman, 55/17-18)

Gördüğümüz gibi bilimle çok övünen materyalistler tarafından eleştirilmeye çalışılan bu ayetlerin de bilimsel gerçeklerden bahsetmesine rağmen maalesef bunu görmek veya anlamak veya kabul etmek istemiyorlar. Bu tür insanların kabul etmesi önemli değil deyip ispatlamaya devam ediyoruz.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

22# Ahzab suresi, Hz. Zeynep ve Hz. Muhammed’in evliliklerinin psikolojik analizi

Soru:

Hz. Muhammed’in çok eşli olmasının gerekçesi nedir? Ahzab suresinde bazı ayetler neden onun aile hayatından bahsediyor?

Cevap:

Öncelikle şunu soralım kendimize. Materyalistlerin, insanların aklını karıştırmak için kullandıkları bir yanıltma olan “şehvet iddiası” nı taşıyacak bir adamın özellikleri nasıl olur? Zamanımızda şehvetinin peşinde köle olmuş toplumun çoğunluğuna baktığımızda şehvetin kurallarını şöyle görebiliriz;

  1. Şehvetlerinin girdabından çıkamadıklarından dolayı kendilerini karşı cinsiyette sayı yönünden asla sınırlandırmak istemezler. Erkekler üzerinden örnek verirsek, böyle kişiler gördüğü her kadına sahip olmak için can atar. On tanesine sahip olsa yine de bununla sınırlanmak istemez, yüz kadınla ilişkisi olsa yine başka kadınlara kanca atmaya çalışır. Kısacası şehvetinin peşindeki bir kişi doymak bilmeyen iştahı ile kendini sınırlandırmayı asla istemez. Çünkü ona göre her kadının ayrı bir güzelliği vardır.
  2. Dizginini kaçırdığı iştahını doyurmak için toplumsal ahlakı kendisine ayak bağı olarak görür ve ahlakın kalkması için çalışır. Ahlakın kalkmasını da ancak dinin kalkmasıyla mümkün olacağını düşünür ve benlik girdabından kurtulamayan “iblis” gibi, bile bile Allah’a savaş bayrağı açar.
  3. Şehvetine yani keyfine düşkün olduğu için, kendinden başkasını çok düşünmezler. Fedakârlık böyle insanların sözlüklerindeki bir kelime değildir.
  4. Allah’a secde etmek için bırakın gece kalkıp sabaha kadar ibadet etmeyi, gündüz rahat zamanda bile ibadet zahmetine katlanmamak için Allah’ın olmaması konusunda bir arzu duyarlar. Allah’ın olmadığına önce kendilerini inanmaya hazırlarlar sonra bunun için akıllarınca en ufak delillere yapışırlar, yani tümdengelim yaparlar.
  5. Eğer Allah’ın olmadığını ispatlayabilirlerse, evrendeki diğer hayvan kardeşleri gibi sınırsız cinselliğin tadına varabileceklerdir. Hem içlerindeki kendilerini sürekli azarlayan vicdanlarını da tamamen susturabileceklerdir.
  6. Şimdi bunları aklınızın bir köşesinde bulundurun, yazının sonunda bu tür şehvet düşkünleriyle “insanlığın yüz akı”nı karşılaştıracağız. Çünkü ışığın şiddeti ancak karanlığın şiddeti ile bilinir.

Hz. Muhammed’in evlilik hayatına baktığımız zaman, şehvetle itham edilecek yeryüzündeki en son insan olabileceğini aklı açık olan insan anlar. Çünkü;

  1. İnsan hormonlarının en aktif olduğu yaşlarında bekâr yaşamış, yani 25 yaşına kadar evlenmemiş, dost ve düşmanının tasdiki ile Emin lakabını alan Hz Muhammed’in gençliğinde kimse bir ahlaksızlığını görmemiş, böylece Peygamberlik ona verildiği zaman insanlar kolaylıkla onun peygamberliğine inanmışlardır. Çünkü malumdur ki gençliğinin ahlaksızlıkla geçtiğini gördüğünüz bir kişinin ileride Peygamberlik iddiasına inanmazsınız, böyle bir iddia dallanıp budaklanmaz, zaten ahlaksız bir insan da uzun süre boyunca ahlaklı bir insan taklidi yapıp insanları kandıramaz. Er ya da geç ortaya çıkar. Müşrikler Hz Muhammed’in gençliğini bile ahlaksızlıkla suçlamamışlardır. Eğer suçlamış olsalardı, bunlara verilen cevaplar ciddi bir olay olacağından diğer olaylar gibi mutlaka rivayet kitaplarında yer alacaklardı. Oysa rivayet kitaplarına baktığımızda O’nu mecnunluk ile, büyücülük ile, ayrımcılık ile, yalancılık ile vs. bir çok şey ile suçlayıp iddialarında hezimete uğradıkları halde, gençliğini dahi olsa ahlaksızlık ile suçlamamışlardır. Demek ki zinanın yaygın olduğu, lüks olmadığı, herkesin böyle maceralarının gösterilebileceği bir toplumda Peygamber Efendimiz’e kimse bu yönden bir iftira atamamıştır. Her türlü hileyi kabul edilebilir gören müşrik toplum, eğer bu iddialarının tutacağını bilse bunu da yaparlardı, fakat herkes tarafından çok net tanınan bu insana bu yakıştırmanın yapılması kendilerinin haksızlığını ispat etmekten öteye gidemeyeceği için bu yolu deneyememişlerdir.
  2. Hz Muhammed ergenliğin en meraklı ve tutkulu çağları olan 15-25 yaş arasında bekâr yaşamış, yukarıda ispat edildiği gibi ahlaksızlığa yaklaşmamıştır. Bunun aksini iddia eden bir kanıtta yoktur. Yoktan ise değil ispat, şüphe bile olmaz. 25 yaşında iken ise hanımefendiliği ile asaleti ile meşhur kadın Hz Hatice ile evlenmiştir ve 25 sene süren bu evlilik sürecinde başka bir kadınla evlenmemiştir. Oysa kendinden 15 yaş büyük olan bu asil hanım Peygamberimizle evlendiğinde 40 yaşında idi. Efendimiz ise Hz Hatice vefat ettiğinde 50 yaşını doldurmuştu, yani gençliğin hormonlarının eskisi gibi olmadığı ve ihtiyarlığın dinginliğinin ruh dünyasını bürüdüğü bir çağa gelmişti.
  3. Hz Muhammed paraya ve Dünya malına hiç değer vermediği kitaplarda açıkça anlatılmıştır. Dünya malına hiç değer vermeyen ve koca bir devlet kurup yönettiği halde çok fakir bir hayat yaşayan, Hz Ayşe’nin bildirmesiyle aylarca evinde fakirlikten dolayı yemek pişmeyen bir insana, para için Hz Hatice ile evlendi demek yine çok uydurma bir iddia olur. Çünkü parayı sevenler devlet idaresinde ise kendi paralarını devlet için harcamazlar, devletin paralarını kendi hesaplarına katarlar. Vefat ettiğinde kalkanı bir yahudide borç para karşılığı rehin verildiği anlaşılan Hz Muhammed, böyle insanlardan fersah fersah uzaktır.
  4. Hz Hatice vefat ettikten sonra istese hemen evlenebilirdi, hem de Peygamberdi ve istese Müslümanlar kızını ona nikâhlamak için sıraya girerlerdi. Çünkü değil kızlarını nikâhlamak, Müslümanlar onun için canlarını ve mallarını vererek bunu ispat etmişlerdi. Evliliğe alışan birinin bir eşsiz yaşadığı zamanların acısı ise katlanılması ne kadar zor olduğunu, eşini kaybetmiş yaşlı insanlara sorarsanız anlayabilirsiniz. Böyle bir durumda tam 3 sene evlenmedi. Oysa onu bağlayacak bir durum yoktu. Şimdi şu zamanın şehvetperest insanlarının elinde böyle bir imkân olsa 3 sene, 1 sene, 1 ay değil, 1 gün beklerler mi? Çok evliliğin zaten kültürel bir gelenek olduğu toplumda evinde bir kadın bile olmadan 3 sene yaşarlar mı? Şehvet ile itham edilecek en son insana şehvet isnat etmek insanoğlunun zalimliğinin ve cahilliğinin sınırı olmadığını gösteriyor.
  5. Hayatının son on yılında ise 10 kadınla evlenmiş, Bunlardan ilk evlendiği Hz Sevde 53 yaşında dul, Huzeyfe kızı Zeynep 60 yaşında dul, Ümmü Seleme 65 yaşında yanında beraber kalan 4 çocuğu ile dul idi. Görüldüğü gibi şehvetini düşünen bir insanın, değil evlenmek Selam bile vermeyeceği yaşlı insanlar ile neden evlenmiştir? Öyle ise onun evliliklerinde şehvet aramak büyük bir yanılgı olacaktır. Hz Cüveyriye ve Hz Safiye ise savaş esiri olup onları diğer savaş esirlerinden ayıran özellik ise her ikisinin de kabile reislerinin kızı olması idi. Cariye olarak yani hizmetçi olarak kullanılacak bu kadınların gururlarını Peygamberimiz, onları eş olarak alarak kurtarmıştır. Böylece hem bu yüce insanların gönlünü kazanmış hem de kabilelerinin ve onlara yakın kabilelerin düşmanlığını azaltmış veya gidermiştir. Onların da Peygamberimizi ne kadar çok sevdiğini ve sadakatlerini hayatlarını okuyarak öğrenebilirsiniz. Peygamberimizin Mısır kralı Mukavkıs’a İslam’a davet mektubu göndermesiyle birlikte, Mukavkıs bu davete çeşitli hediyeler ve iki cariye göndererek mukabele etmiştir. İşte bu cariyelerden biri ile yani Mariye ile evlenmiş, diğerini de başka bir sahabe ile evlendirmiştir. Bir devlet başkanından diğer bir devlet başkanına hediye olarak giden cariyelerin ikisinin de bayağı bir güzel olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde. Fakat güzelliklerine rağmen Efendimiz yalnızca biri ile evlenmiştir. Şimdi düşünün şehvet düşünen bir insana böyle iki güzel cariye hediye olarak gelmişken ve cariyeliğin normal olduğu bir toplumda hiçbir ayıplama ile de karşılanması mümkün değilken neden sadece bir tanesi ile evlendi. Cevabı şu idi; O hiçbir zaman keyif için evlenmemişti. Bu iki cariyeden bir tanesini kabul etmesi ise Mısır devleti ile dostluğun pekiştirilmesi amaçlı olduğunu düşününce anlayabilirsiniz. Hz Ayşe ise Peygamberimizin her halini hareketini gelecek nesillere aktarıp ders veren en iyi öğretmen olduğuna bakılırsa, Öğretmenliğinin yanında İslam ordusunu yönetecek kadar gözüpek bir yapıda olduğu da düşünülürse O’nunda peygamberin kutlu evine seçilen diğerleri gibi sıradan bir kişi olmadığı anlaşılır. Fakat O’nun hakkında eski zaman İslam düşmanlarının uydurdukları ve yeni zaman İslam düşmanlarının ise bir şey bulduk diye sevinmeye çalıştıkları, küçük yaşta evlenmesi doğru değildir. O 17 yaşında evlenmiştir. Başka bir yazımızda bu da açıklanacaktır. Bu İslam ve İnsan düşmanlarının en çok kullanmaya çalıştıkları ve insanları şaşırtmaya çalıştıkları Hz Zeynep ile olan evliliğini ise bu yazıda işleyeceğiz.

ZEYNEP VE ZEYD

Zeyd, Peygamberimizin köle pazarından satın aldığı ve bir zaman sonra babasının onu bulup para karşılığı geri istemesine rağmen babasıyla gitmeyip Peygamberimizle kalmayı tercih eden bir kişidir. Bu olaydan sonra Peygamberimizde onu köle olarak değil evlatlık olarak kabul etmiştir.

Kuran’ın birçok ayetinde kölelerin özgürlüğüne kavuşturulmasını veya onlara yardım edilmesini belirten ayetler vardır.

“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir.” Maide 89

“Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler.” Mücadele 3

Bu kölelik alışkanlığının bir anda kaldırılmaması da o zaman da kurulmuş sosyal düzenin hemen koparılamayacak bir parçası olmasındandır. Eğer bir anda kaldırılsaydı sosyal düzende büyük yaralara sebep olacaktı. Kuran, köleliğe sıcak bakmadığını, doğru olanın köle azat etmek olduğunu belirterek, kölelik sorununun zamanla kaybolmasını sağlamıştır. Kuran, bir sosyoloji ve psikoloji hekimidir, bazı toplumsal tümörlere acil rezeksiyon (kesip çıkarma) uygularken, bazılarını reçetelerle zaman içinde tedavi eder.

Kölelerin de bir insan olduğunu göstermek adına Peygamberimizin yaptığı devrim niteliğindeki icraatlarından biri de bir köle damgası yemiş ve o zamanın ağır kast sistemine göre aşağılanan bir insanın hiç olmayacak bir şekilde üstün bir aileden, Abdulmuttalib’in torunlarından, Peygamberin halasının kızı Zeynep ile evlendirilmiş olmasıdır. Topluma yer etmiş yanlış alışkanlıkların acil kaldırılması gerekenleri ve kaldırılabilecek olanları Peygamberimiz hep kendi akrabalarından başlamıştır kaldırmaya. Örneğin ilk kaldırdığı faiz amcası Abbas’ın alacağı faizdir. Yine ilk kaldırdığı kan davası amcası Haris’in kan davası olmuştur. Savaşlarda kendisi ve yakınları en ön saflarda savaştıkları bildirilmiştir.

Öyle ise kölelerinde insan olduğunun topluma hatırlatılması ve bu derin kast sisteminin buzlarının eritilmesi için yine kendi yakınlarından fedakarlık beklemiştir. Bunun için 35 yaşına kadar kimseyi kendine denk görmediğinden evlenmek istememiş olan halasının kızı Zeyneb’in Zeyd ile evlenmesi için halasının kapısını çalmıştır. Fakat bu kız isteme onlarda buz gibi bir soğuk duş etkisi yapmıştır. Zeynep ilk başta Peygamberimizin kendi için geldiğini zannederek ümide kapılmış, daha sonra Zeyd ismini duyunca reddetmiştir. Fakat bu mesele için, Allah, Zeynep annemizin şahsında tüm inananları uyarmıştır;

“Allah ve Peygamberi bir iş, bir mesele hakkında hüküm verdiğinde, artık hiç bir mü’min erkeğe ve kadına kendi iş ve meselelerinde istediklerini seçmek uygun olmaz. Kim Allah ve Peygamberine karşı gelirse, gerçekten o, açık bir sapıklıkla sapıtmış olur.” Ahzab 33

Bu ayetten sonra Hz Zeynep ‘O zaman ben de Allah ve Resûlü’ne asi olmam, ben de onu eş olarak kabul ettim’ demiştir1. Dengini bulup evlenememişken, köle diye anılan biri ile evlenmesi onun için çetin bir imtihan olmuştur. Bir sene süren evliliklerinde huzuru bir türlü yakalayamamışlar, her ikisi de Peygamber eliyle evlendirildikleri için bu evliliği çabuk bozamamışlardır. Fakat bir sene sonunda Zeyd iyice bunaldığı için Hz Peygambere gelip boşanmak istediğini birkaç defa söylemiş, Hz Peygamber ise ona her seferinde sabretmesi ve Allah’tan korkması gerektiğini, ve boşanmamasını bildirmiştir. Bu konuşmalar ayet ile sabittir.

“Hani (sen), kendisine hem Allah’ın ni’met verdiği, hem de senin ni’met verdiğin kimseye (Zeyd’e): ‘Zevceni üzerinde (nikâhında) tut ve Allah’dan sakın!’ diyordun; Allah’ın, kendisini ortaya çıkarıcı olduğu şeyi ise, içinde gizliyordun ve insanlardan çekiniyordun. Hâlbuki Allah, kendisinden çekinmene daha lâyıktır. Buna rağmen Zeyd (kendisini fazîlet cihetiyle ona koca olarak denk görmediğinden) ondan ihtiyâcı (olan boşamasını) yerine getirince, onu sana (biz) nikâhladık; tâ ki, kendi(zevce)lerinden alâka(larını) kestikleri zaman evlâdlıklarının zevceleri (ile evlenmeleri husûsu)nda mü’minlere bir zorluk olmasın! Ve Allah’ın emri, (böylece) yerine getirilmiş oldu.” Ahzab 37

Görüldüğü gibi Peygamberin muhtemelen uzun uzadıya verdiği sabır telkinleri ve “Allah’tan kork” tavsiyesi özet olarak ayete girmiştir.

NE OLDUĞU BELİRSİZ BİR RİVAYET

İslam düşmanları uydurma olduğu hadis eleştirmenleri tarafından onaylanan hadis kitabında geçen bir rivayeti göstererek sözde Peygamberimizin bir gün Zeyd’in evine gittiğini, Hz Zeynebi gündelik kıyafetleri içinde gördüğünü, sonra “Kalpleri evirip çeviren Allahım” diyerek oradan uzaklaştığını dillerine dolar, malzeme olarak kullanmaya çalışırlar. Bilmeyen insanları kandırmak için onu çıplak gördü gibi hadiste geçmeyen nefret söylemlerinide eklerler. Oysa bu hadisi İbnü’l-Arabî, İbn Kesîr gibi birçok ilim adamı eleştirdiği gibi, şimdi de üzerinde uzlaşma ile uydurma olduğuna yönelik görüşler çoktur.2 Çünkü bir defa Hz Zeynep, Peygamberin halasının kızıdır ve Hz Zeyd ile evlendiğinde bile tesettür emri gelmediği için Hz Peygamberi sıklıkla görmektedir. Çünkü ilk Müslümanlardan olan ve Mekke’deki zorlukları yakından yaşayan bu halasını Peygamberin sıklıkla ziyaret etmesi olağandır ve Hz Zeynep ile bir kuzen tanışıklığı kurulmamış olması düşünülemez. Aynı şehirde yaşayan kuzenler günümüzde bile birbirlerini ailelerinden biri gibi iyi tanırlar. O zamanda ise küçük bir toplumun içinde, kabilecilikte yaygın olduğu için akrabalar çok daha iyi ilişkilere sahip idiler. Yani Hz Peygamber, Hz Zeynep’i, onun güzelliğini, huyunu, mizacını çocukluğundan o ana kadar hallerini, kızı Fatma’yı tanıdığı gibi tanıyordu. Onu farklı bir kabileden gelin getirmiş değildi. Yani Peygamberimiz kadınların güzelliklerine değer vermiş olsa onunla çoktan kendisi evlenmişti. Hz Hatice’den sonra 3 sene bekar yaşaması ve sonrasında da, kendisine istese hemen verecekleri hala kızını kölesi ile evlendirmesi ve aralarının bozulmasından endişelenerek Zeyd’e “Allahtan kork” demesi Hz Zeynep ile evlenme niyetinin olmadığını gösterir. Hem Arabistan gibi sıcak bir memlekette yaşayan 35 yaşındaki bir kadının daha genç bakire kızlara göre çekiciliği olduğu düşünülemez. Peygamber şehvet istemiş olsaydı böyle dedikodulara hiç bulaşmadan istediği kadar bakire ve genç kızla evlenebilirdi. Çünkü o toplumda çok eşlilik zaten olağandı ve kimse bakire kızlarla evlendi diye O’nu suçlamazdı. Çünkü bunu herkes zaten yapıyordu. Öyle ise Hz Zeynep ile evliliği çekicilik üzerine olamaz.

Bu ayette geçen “Allah’ın, kendisini ortaya çıkarıcı olduğu şeyi ise, içinde gizliyordun” ifadesi, Peygamberimizin gelecekte Hz Zeyneb ile evleneceğinin, Peygamber tarafından ilham yolu ile anlaşılmasından veya Cebrail tarafından bildirilmesinden ve onun bundan dolayı içinde korku duymasından dolayıdır. Korkuyordu çünkü halkın dedikodu yapacağını biliyordu ve korktuğu da oldu. Allah’ın düşmanı olan insanlar o günden bugüne kadar bu evliliği malzeme edinmek istemişlerdir. Peygamberler ilhama çok açık kişilerdir, onların ilhamları bazen gelecekte olacak olayları onlara gösterir. Fakat çoğu zaman ise bizler gibi geleceği bilmeyerek yaşamaya devam ederler. Örneğin yukarıda, Allah’ın düşmanı kişiler tarafından sıkıca yapışılan uydurma hadise karşın, Peygamberimizin vefat ederken hanımlarına söylediği “Bana en önce kolu en uzun olanınız kavuşacaksınız”3 gibi gelecekten haber verdiği bir söze hiç yer vermezler. Hz Aişenin deyimiyle uzun kollu olmak demek en cömerti olmak demek idi. Hz Zeynep ile çok iyi anlaşamamasına rağmen yine onun sözleri ile en cömert hanım Hz Zeynep idi. Peygamberden sonra ilk vefat eden de yine O idi. Bu işareti de doğru çıkan Rasulullah’ın bunları bilmesi elbetteki mekanizmasını bilemedeğimiz ilham alemlerine açık olmasından dolayıdır. Daha nice gelecekten verdiği haberleri (uydurulma hadisler hariç) doğru çıkan Rasulullah’ın Hz Zeynep ile evleneceğini ilham olarak bilmesi normaldir. Ayrıca yukarıdaki hadisi ağızlarına sakız edenlerin, Peygamberin Hz Zeynep ile evlenirken iki kişilik yemek ile insanları onar onar çağırıp doyurması mucizesini neden bahsetmemektedirler.4 Öyle ya, eğer doğruluğu kuvvetli şüpheler içeren bir hadis üzerinden Peygamberi itham edecekseniz, doğruluğu birçok sahabe tarafından bildirilmiş şu olayı da kesin olarak kabul edin. Eğer bunu kabul ederseniz Hz Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu da kabul edeceksiniz ve Hz Zeynep ile evliliği hakkında şüpheleriniz iptal olacak. Yani mantığınızla bir kısır döngüye girmiş durumdasınız. Öyleyse mecburen uydurma olduğu çok belli olan veya ciddi şüpheler barındıran bir hadis ile peygambere asılsız ithamlar yakıştırmayacaksınız. Tabi eğer mantık dairesinde değil de içinizde beslediğiniz hasetten dolayı yapıyorsanız, bunu anlayabilirim.

Hz Muhammed, Zeyd’in evliliğini neden istedi?

1.Hz Muhammed, Zeyd ile Zeynebin evliliğinde kast sistemini kaldırmak ve insanların eşit olduğunu göstermek istiyordu.

2.Köle olarak damgalanmış bir insanı asalet ve güzelliği ile tanınan bir kadınla evlendirmesi çok ekstrem bir örnek olmuştur. Bununla insanların eşitliğinin işte bu derecede olduğunu göstermek istemiştir

Peki, Allah, evlatlığın eşiyle evlenebilme iznini neden verdi sorusuna gelelim; Bunun faydası ve amacı nedir?

İlkin şunu belirtmemiz gerekir ki Yüce Allah bir şeyin olmasını istediği zaman onun çok amaçları, gayeleri bulunur. Fakat Kuran’da bunları detaylı bir şekilde açıklamaz, akla bir anahtar verir; akıl, anahtarı kullanarak kapıları kendi açar. Bunu ayetlerin hemen hepsinde görebilirsiniz, Allah amaçlarının sadece bir kısmından bahseder fakat ortaya çıkan işin amaçları çoğu zaman sayılmakla bitmez. Bizim burada söyleyeceğimiz amaçlar bizim görebildiklerimizdir, tabi ki hepsi değildir. Bunlar;

  • Hz Zeynep ve ailesi büyük bir sadakat imtihanından geçirilmiş ve bu imtihanı geçmişlerdi. Allah’a ve Resul’üne olan sadakatlarını, kendilerine çok ağır gelen bir olayda göstermişlerdi. Fakat bu durum neticesinde duygusal ve psikolojik anlamda yıpranmışlar, kimseye layık görmedikleri kızları artık köle birinin dul bıraktığı kadın olarak tanınmıştı. Böyle bir kadının da o dönemde artık yeniden normal bir evlilik yapması mümkün değildi. Bu durumda iken Hz Peygamberimizle evlenmesi ise onu böyle zor bir durumdan çıkaracak ve diğer insanlar tarafından hürmet edileceği bir konuma yerleştirecekti. Onun sabrının mükafatı da bu oldu. Böylece bir kadının değerinin düşmeyeceğini insanlar öğrenmiş oldu.
  • Bu evlilik, Hz Peygamber için de bir zor idi ki ayetin tabiri ile insanların dedikodularından korktuğu için bu evliliği istemiyordu. İstese 35 yaşında bir kadın yerine nice genç eşler alırdı da kimse onu ayıplamazdı. Çünkü o zamanki toplumlar için normal olan bir şeydi. O ise «Hz Muhammedin evlilikleri-1» paylaşımımızda ispatlandığı gibi evliliklerini kendi nefsi için yapmadı. Evlendikleri kadınların çoğunun yaşlı ve dul olması bunu ispatlar. Fakat her şeyi en iyi bilen Rabbinin emrine uydu ve bu emir Rabbinden gelince huzur buldu. Çünkü Rabbi razı olursa, bütün insanlar küsse de önemi yok. Doğru olduğunu yapmanın rahatlığını vicdanında duydu. Böylece O da kendi imtihanını başarı ile tamamladı.
  • Bu evlilikte sadece Hz Peygamber ve Hz Zeynep’in zorlanması söz konusu değildi. Biraz dikkat edilince şehvet kaygısından çok uzak olduğu belli olan bu evlilik aslında Müslümanlar ve diğer bütün insanlık için de bir turnusol kağıdı* idi. Evet, niyeti bozuk olanlar, bozuk bir bakış ile baktıklarında bu evlilik onları iyice bozarken, Müslümanlar ise dengeli ve dikkatli bir bakışla Peygamberlerinin ne kadar büyük bir insan olduğunu, ne kadar büyük imtihanlardan geçtiğini, şehvet kaygısından ne kadar uzak olduğunu görerek Hz Muhammed’e olan inançlarını bir kat daha artırmışlardır.
  • Bu evlilikte Hz Zeynebin üstünlük hisleri de törpülenmişti. Bu da Hz Zeynebin, Peygamber evinin temiz sahiplerinden olmadan önce bu tür duygulardan arınması açısından Hz Zeyneb’e yararlı olmuştur.
  • Diğer bir sebebi de evlatlıkların hanımlarını biyolojik oğulun hanımları gibi görme âdetini, yani hayali, suni akrabalığın gerçekte olmadığını topluma öğretmektir. Peygamberin evliliğinden sonra dedikodular ortaya çıkınca Yüce Allah bu duruma müdahil olmuş ve şu sözleri ile Müslümanlara ders vermiştir;

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir; fakat Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise, herşeyi hakkıyla bilendir.” Ahzab 40

  • Allah, yine bu evlilikle köle biri ile evlenmiş bir kadının değerinin düşmediğini topluma göstermeyi diliyordu.
  • Daha bunun gibi göz önünde olan sayısız faydaları ve sonuçları belli olmuş bir evlilik elbetteki her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.
  • Peki, şimdi evlatlığın neden gerçek akrabalıktan kaldırıldığını inceleyelim. Kuran evlatlık olan bir çocuğun kendi öz evladı olamayacağını ve bu hayali akrabalığın evlenme, miras, mahremlik gibi İslam kurallarına tabi olamayacağını bildirmek için evlatlık bir çocuk ile biyolojik evladı birbirinden ayırmıştır. Bunun çok büyük faydaları olup ayrı bir makale konusu olmasına rağmen özet olarak bahsedecek olursak;

1) Hayali akrabalık evlenme konusunda bir sınırlayıcı olamazdı. Çünkü yasak olan evlilikler de insan biyoçeşitliliğinin ve aile içi hürmetin korunması amacı vardır. Biyoçeşitliliğin kaybolması ise biyolojik bir türün felaketidir ki bu konuda biyolojik makaleler okuyabilirsiniz. Ayrıca birinci dereceden biyolojik akrabalıklara getirilmiş evlenme yasaklarının (örneğin kardeş evlilikleri, veya anne-çocuk evliliği) psikolojik sakıncaları da vardır ki, evlat edinilen bir çocuk bu psikolojik sakıncalardan uzaktır. Örneğin aynı evde büyüdüğü karşıt cinse rahatlıkla âşık olabilir. O senin kardeşin diye anlatamazsınız. Bu yüzden evlatlıklar biyolojik evlat gibi değildir.

2) Miras yönünden bakarsak, evlatlığa mirastan diğer kardeşlere ayrılan kadar pay ayrılması, öz kardeşler içinde evlatlık çocuğa karşı bir kin oluşmasına yol açacaktır. İnsan, tabiatı gereği böyle bir durumu hemen kolaylıkla kabul edemeyeceği bir gerçektir. Oysa öz kardeşler arasında paylaşılan mala “elaleme gitti” gözüyle kimse bakmamaktadır. Burada da hayali akrabalık ile biyolojik akrabalık büyük fark oluşturmaktadır.

3) Hayali akrabalık biyolojik akrabalığın duygusal-psikolojik yönlerini tam taşımadığından mahremlik konusunu değiştirebilir. Örneğin, geç yaşta eve alınmış bir erkek evlatlığın, kız kardeş, teyze, hala gibi psikolojik yönlerin etkili olduğu bir akrabalığı hissedememesi normaldir.

Bu gerçeklere karşın Kuran’ın yetimlere verdiği değeri 20 küsur ayetinde görebilirsiniz. Yetim malı yiyenleri tehdit eder, Yetime yardım edilmesini, sevgi gösterilmesini ister, yetimi azarlamayı yasaklar.5 Yani Kuran yetimlerin bakımını üstlenmeyi emrederken, onları diğer çocuklardan bir adım önde tutar ve azarlanmalarını da ayetlerle yasaklar. Fakat, insan doğasını da göz önünde bulundurarak biyolojik evlat gibi olmadığını da açıklar.

SONUÇ

Yazımızın girişinde şehvet insanlarının özelliklerini maddeler halinde vermiştik. O maddelere dikkat edilince Hz Peygambere taban taban zıt insan profilinin ortaya çıktığını görürsünüz. O devrinin kötü alışkanlıklarından, aşırılıklarından en çok uzak duran insandı. Şehvet düşkünü insanlar gibi zinanın yaygınlaşması için değil kalkması için çalıştı. Rahatına düşkün insanlar gibi kral hayatını değil, her gece sabahlara kadar Rabbine secde edeceği kul hayatını seçmişti. Bugünün haramzade insanları gibi çatlayana kadar yemeği serbest etmek yerine günlerce oruç tutarak rahatlık kaygısında bir insan olmadığını ispatlamıştır. Daha O’nun güzellikleri o kadar çoktur ki kitaplar alır.

Gerçeği arıyor isek Peygamber hakkında söylenen sözleri şu şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Materyalistler tarafından Peygamber hakkında kötü bir betimleme yapılmışsa ve bu betimleme eğer aksine ihtimal verilmeyecek derecede doğru görünürse bunlara isteyen inanabilir. Fakat net görünmeyen bulanık bir tablo üzerinden Peygamber hakkında bir takım olumsuz yorumlar yapılıyor ise ve bu belirsiz tabloya o taraftan değil de bu taraftan da bir bak denildiğinde, görüntünün, mateyalistlerin karalamaya çalıştıkları gibi olmadığı ihtimali de ortaya çıkar ise, bu bulanık tablo üzerinden peygamber hakkında karar vermenin yanlış olduğu açıktır. Öyle ise Hz Peygamber hakkında betimlenmeye çalışılan olumsuz yorumların bizim inancımız üzerinde nötr etkisi olduğuna karar vermeli ve diğer özelliklerini incelemeliyiz. Fakat diğer özellikleri incelerken öncelikle mutlaka onu sevenlerinden dinlemeli ve okumalıyız. Çünkü insan elindeki tohumdan ne çıkacağını görmesi için ona bir şans vermesi ve toprağa ekip sulaması gerekir. Kötü bir ağaç olursa onu sonradan tahrip edebilir fakat kötü bir ağaç olma ihtimalinden dolayı en baştan tahrip ederse o ağacın ne olduğunu bir daha asla öğrenemeyecektir. Bu yüzden bir insanı önce kötüleyenlerden değil sevenlerinden her yönü ile dinlemek gerekir.

Yazımız boyunca anlattığımız gerçekleri toplu halde düşündüğünüzde Hz Peygamber’in şehvet ile itham edilecek en son kişi olduğu anlaşılabilir.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

REFERANSLAR

1) Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, XX, 271; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân’i’l-Azîm, VI, 417

2) İbn Kesîr, VI, 420; İbnü’l-Arabî, III, 1542 vd.; Krş. Zemahşerî, III, 427

3) Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 101; Tabakât, 8: 108; Hilye, 2: 54.

4) Buhârî, “Nikah”, 67/65; Şâmî, XI,202-203.

5) Ayet no: (2:83, 2,177, 2:215, 2:220, 4:2, 4:3, 4:6, 4:8, 4:10, 4:36, 4:127, 6:152, 8:41, 17:34, 59:7, 76:6, 89:17, 90:14, 9:15, 90:16, 93:6, 93:9, 107:2)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

el-deserto

21# Hacerül Esved put mudur?

Hacer-ül Esved, Kabe-i Muazzama’nın güney doğu duvarında 1 metre yükseklikte bulunan; tavafın başlangıç yönünü gösteren siyah ve parlak bir taştır; yaklaşık 30 cm ebadında, etrafı gümüş halka ile çevrilidir.

İnsanoğlunun, tam bilgi sahibi olamadığı esrarengiz maddeler hakkında zaman içinde olağanüstü hayaller üretme, bunları anlatma ve sonra da doğruluğunu kabul etme gibi huylarından maalesef bu taşta nasibini almıştır. İlk zaman Müslümanları tarafından bilinen taş ile şu andaki müslümanlar tarafından algılanan taş arasında dağlar kadar fark vardır. Onun hakkında menkıbeler ortaya çıkmıştır. Örneğin bu taşın Hz Adem zamanında iken bir melek olduğu, Hz Adem’in ölümüyle Ebu Kubeys tepesine diğer melekler tarafından taşındığı ve burada saklandığı gibi. Ayrıca İslam itikadına zıt uydurma hadislerde rivayet edilmiştir. Örneğin; Allah’ın sağ eli olduğu gibi. Bozulan, kırılan, aşınmaya uğrayan ve Dünyada’ki diğer taşlarla aynı özelliklere sahip bir taşın Cennet’ten gelmiş olma hadisi gibi. Değişik rivayetlere sahip bu hadisler 29 adet olup, bunların 7’sine tam güvenilmemesi, onaltı tanesinin yüksek ihtimalle “uydurma” olduğu, kalan altı tanesinin ise “kesin uydurma” olduğu akademik araştırmalarla bildirilmiştir ( Dr. Ahmet Emin SEYHAN, Hadislerde kutsiyet atfedilen fenomenlerin dini değeri, Rağbet yayınları, 2016). Oysa Kuran’da bu taştan veya özel bir anlamı olduğundan Allah hiç bahsetmemiştir. Tarih boyunca birkaç defa kırılmış ve parçaları tekrar yapıştırılmıştır. Seller, yangınlar, hırsızlık olayları görmüştür.

Adı geçen eserde belirtildiğine göre; Hacerülesved ile ilgili mezkûr haberlerin İslâm toplumlarında yaygın hâle gelmesinde hadis rivâyeti konusunda yeteri kadar bilgi sahibi olmayan, ancak dinin ibadet boyutuna daha fazla ağırlık vermeleri sebebiyle müslümanlar nezdinde büyük itibar gören bazı “sûfî, âbid ve zâhidlerin” önemli rollerinin olduğu tespit edilmiştir.

Fakat materyalistlerin iddia ettiği gibi İslam’ın içindeki bir put da değildir. Çünkü Mekke’yi feth ettiği zaman bütün putları kâbenin dışına çıkartıp kırdıran Hz. Muhammed Hacer’ül Esvede dokunmamıştır. Yine eski işlevini, yani tavafın başlaması için işaret taşı olma işlevini korumuştur. Hz. Muhammed tavafa başlarken bu taşı selamlayarak başlamıştır, fakat bu taşa başka özel bir değer atfetmediğini, Hz Ömer’in meşhur şu sözlerinden anlayabiliyoruz;

“Biliyorum ki sen faydası ve zararı olmayan bir taşsın. Allah Resulünün öptüğünü görmeseydim seni öpmezdim”

Anladığımıza göre Efendimiz, Hacer-ül Esved’in kutsal olduğuna veya öpülmesine dair herhangi bir bilgi vermemiştir. Hz Ömer gibi en yakınında olan birinin bile Hacer-ül esved hakkındaki görüşü bu şekildedir. Hz. Ömer, putperestlikten yeni kurtulmuş bir toplumun tekrar putperestliğe dönmesinden korkuyordu. Bu korkusu gerçekleşmedi, fakat insanlar zamanla bu taşı değerinden fazla bir yere koymaya başladılar.

Evet, materyalistlerin iddia ettiği gibi müslümanlar bu taşı putlaştırmamıştır. Çünkü putlara atfedilen özellikleri asla bu taşa vermemişlerdir. Örneğin, putperestlere göre putlar Allah’ın ortağı idi ve yeryüzündeki işleri düzenlerlerdi. Allah için kurbanlar kesilirken, onlar için de kesilirdi. Hatta sonradan bunu ileri götürmüşler Hz İbrahim’den öğrenilen kurbanı, daha çok putlar için kesmeye başlamışlardır. Oysa Müslümanlar bu taşı Allah’ın ortağı olarak görmezler, onun için kurban kesmezler. Putlara dualar edilir yardım beklenirdi, yani Allah’tan istenmesi gereken yardım putlardan beklenirdi. Oysa hiçbir Müslüman bu taştan böyle bir yardım beklemez, ona dua etmez.

Müslümanların bu taşa hürmeti ve onu öpmesi Hz. Muhammedin bunu yapmasındandır. Peki heykel, resim, taş gibi sonradan putlara dönüştürülme ihtimali olan her sembole mesafeli duran Hz. Muhammed bu taşı neden öpmüş olabilir?

İlk akla gelen, taşın Hz İbrahim’den kalan bir hatıra olması ve belki de tek hatıra olmasıydı. Günümüzde bile insanlar özlemini çektikleri kişilerin eşyalarını öper, koklar. İkincisi, bu taş kâbenin bütün tarihini yaşamış olması ve tarihe tanıklık etmiş, ilk yapıdan miras kalan yegane taştır ki kâbeyi çok seven Hz. Muhammed’de kişisel bir duygusallık oluşturmuş olabilir. Sonuçta o da duygulanan, hüzünlenen, özleyen bir insandı. Hz. Muhammed’in onu öpmesi kişisel bir tercihidir ve diğer insanlardan böyle bir uygulama istememiştir. Kuran ise bu taştan bahis bile açmamıştır.

Müslümanlarda Hacer-ül esvedi öpme merakı malesef Hac zamanında büyük izdihamlara yol açmaktadır. Çünkü milyonlarca hacı varlığına karşılık sadece bir taş vardır. Bu da orantısız bir durum ortaya çıkarmakta ve bir izdihama yol açmakta, yaralanmalarla sonuçlanmaktadır. Akıl dini olan İslam’ın böyle bir uygulamayı istemesine imkan yok diye düşünülmesi ve Müslümanlardan istenmeyen bu uygulamanın kaldırılması gerekmektedir. Emin olun, böyle bir izdihamda güçlü erkekler tarafından ezilmiş bir ninenin kalbi kadar değerli değildir, bu kara taş. Kuran’ın “düşünün” “akledin” diye sürekli tekrar ettiği mantıksallıktan dışarı doğru bu çıkış maalesef materyalistler tarafından kasıtlı olarak istismar edilmektedir.

Son söz; Materyalistler müslümanların bu taşa tapmadığını bilmeli bunu ard niyet ile sık sık dillerine dolamamalıdırlar. Eğer dolayacaklarsa “ard niyetimizden yapıyoruz” diye baştan bildirmelidirler. Müslümanlar ise akıl ve mantık çerçevesinde hareket etmeli, Kuran’ın bahis konusu yapmadığı uygulamaların hayatlarında bir kutsiyet oluşturmasına izin vermemelidirler.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

hacerül-esved-taşının-sırrı