20# Kutuplarda namaz

Soru: 6 ay gece 6 ay gündüzün yaşandığı kutuplarda yaşayan insanlar namaz vaktini nasıl belirleyecektir. Kuran, bu insanlar için bir şey söylemediğine göre buradaki insanların durumunu bilmiyor muydu?

Cevap: Ateistlerin Kuran’da açık bulduk diye bilgisi olmayan insanları tuzağa düşürdükleri sorulardan bir tanesi de budur. Bu konuyu birkaç madde ile cevaplayacağız.

1#

İnsanlar birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Bir insanı tanımlayacak hiçbir özellik diğer bütün insanların tamamına uygulanamaz. İnsanlar arasındaki bu farklılıktan dolayı bir özelliğiniz insanların çoğunluğuna uyuyorsa o özelliği genelleyebilirsiniz. Örnek olarak, bir ülkenin insanları çay sever dediğimizde istisnasız bütün insanlarının çay sevdiğini kast etmeyiz. Çoğunluk seviyorsa çay seven bir ülke deriz. Örneğin, işyerinde çay molası saati belirlemeye çalışıyorsunuz. Kalabalık bir işyeri ise herkese uyan bir saat olmayabilir.  O halde çoğunluğa uyan ortak bir saat belirlersiniz. Azınlık ise çoğunluğa uyar. İşyerinde öğle yemeği çıkarırsınız hangi yemeği yaparsanız yapın mutlaka o yemeği sevemeyen birkaç kişi olacaktır. Herkese her an uyamazsınız. Çoğunluğa uyan bir standart belirlersiniz. Kısacası aklınıza gelebilecek hiçbir standart için bütün insanları kapsayacak bir model yoktur. Aynı şekilde Kuran insanlardan bahsettiği zaman her insan bu şartları tamamıyla taşıyacak diye bir önerme olamaz. Örneğin, Kuran’da;

Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Maide 6

ayetini elleri ve kolları olan insanlar için bu şekilde uygulanır, “ellleri ve kolları olmayan”  insanlar ise en kolayına gelen şekilde ayeti tatbik etmeleri beklenir. Kuran elleri kolları olmayan insanları bilmiyormuydu diye kimse sormaz.

Veya uykusuzluk hastalığına yakalanmış, uyumayı bilmeyen, dolayısıyla aynı ayette belirtilen “namaza kalkmayı” hiç yapamayan insanları Allah bilmiyor muydu? gibi saçma bir soru kimse sormamıştır. Ateistlerin aklına bu güne kadar bu ayetin, elleri olmayanları düşünmemiş olduğu, veya uykusuzluk hastalığını düşünmemiş olduğu gelmiş midir? Cevap; hayır böyle bir komik iddia kimse tarafından dillendirilmemiştir.  Çünkü dediğimiz gibi sunacağınız her standardın dışında kalan insanlar mutlaka olacaktır. Devam edelim;

…mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz… Fetih 27

ayetinde toplum içindeki kılsızlık (alopesi) hastalığına yakalananları veya başındaki bir hastalıktan dolayı traş olamayanları Allah bilmiyor mu diye saçma bir söz söylenir mi?

…Evlere kapılarından girin…Bakara 189

Kuran bu emri verirken kapısız evler olabileceğini bilmiyor muydu? Veya kapı kilitli olduğu için pencereden girmek zorunda olan insanları bilmiyor muydu?

Daha bu örnek ayetleri artırabiliriz.

Demek ki ayetler bütün topluma iner, fakat yaşamın kanunları gereği her insan her zaman aynı şartları taşıyamayabilir. Bunlardan beklenen ise emri kolayına gelen şekilde yerine getirmesidir.

Kuran’ın üslubuna baktığımızda ana hükümleri verir. Hayati önemdeki kanunlardan bahseder. Çok ayrıntısına girmez, bunları da insanların akıllarına havale eder. Nitekim insanlar akıllarıyla bu meseleleri çözmüşler, hatta kutuplarda namaz kılma meselesi ilk müslümanlardan beri üzerinde durulmuş ve “en yakın bilinen bölgenin takvimine göre namaz kılınmalıdır” diye karar vermişlerdir. Kutup dairesinde yaşayan insan sayısı ise insanlığın binde 0.7 lik bir bölümün denk gelmektedir, müslüman oranı ise bu orandan çok daha azdır. Orana vurulursa ellleri olmayıp abdestin tam şartlarını sağlayamayan müslümanlardan bile daha azdır.

Eğer Kuran, her hüküm için her detayı anlatacak olsaydı, elimizde 600 sayfalık değil, kütüphaneler dolusu bir Kuran olması lazım gelirdi. Çünkü İslam ve fıkıh üzerine yazılan kitaplar bildiğiniz gibi kütüphaneler dolusudur. Bu kitaplar Kuran’ın hükümlerini ayrıntılandırır.

 

2#

Kutup dairesinde güneşin batmaması veya doğmaması olguları Dünya’nın güneşin etrafında dolaşırken, eksenin bir beşik gibi bir o yana bir yana doğru yatmasından kaynaklanır. Böylece kuzey kutbunda gündüzlü günler yaşanırken güney kutbunda geceli günler yaşanır ve 6 ay sonra gündüz ve gece kutuplar arasında yer değiştirir. Aşağıdaki şekilde kuzey kutbunun karanlık günlerinde güney kutbunun aydınlık günler yaşadığını görüyorsunuz.

dünya ekseni

Kutup dairesinin her yerinde 6 ay gece 6 ay gündüz yaşanmaz. Sadece kutupların tam ortasındaki noktada bu olgu yaşanır. Kutup dairesinin kenarlarına doğru geldikçe sürekli güneşin görüldüğü veya hiç görülmediği günlerin sayısı hızla azalır, kutup dairesinin sınırlarında ise senede sadece bir gün güneşin doğmadığı ve batmadığı noktalara rastlanır. Aşağıya kuzey kutup dairesinin resmi eklenmiştir;

1200px-Arctic_circle

Şimdide aşağıda 1 numara ile tam kuzey kutbunun ortasında, 3 numara ile kutup dairesinin kenarına yakın ve 2 numara ile ikisinin orta noktasında olmak üzere üç nokta için kutuplarda bir yılda güneşin doğmama ve batmama sürelerine bakalım.

Ekran Alıntısı

Tarih 90°N (1 noktası) 78.3°N (2 noktası) 66.6°N (3 noktası)
Kutbun tam ortası Kutbun kenarı
Ocak 21 Güneş doğmaz Güneş doğmaz Gün 4:55 saat sürer
Şubat 21 Güneş doğmaz Gün 4:41 saat sürer Gün 8:52 saat
Mart 20 Güneş batmaz Gün 12:35 sürer Gün 12:18 saat
Nisan 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 16:16 saat
Mayıs 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 20:25 saat
Haziran21 Güneş batmaz Güneş batmaz Güneş batmaz
Temmuz 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 20:37 saat
Ağustos 21 Güneş batmaz Güneş batmaz Gün 16:23 saat
Eylül 21 Güneş batmaz Gün 12:35 saat Gün 12:18 saat
Ekim 21 Güneş doğmaz Gün 4:27 saat Gün 8:48 saat
Kasım 21 Güneş doğmaz Güneş doğmaz Gün 4:53 saat
Aralık 22 Güneş doğmaz Güneş doğmaz Gün 2:11 saat
187 gün güneş batmaz 126 gün güneş batmaz 30 gün güneş batmaz
163 gün güneş doğmaz 94 gün güneş doğmaz

Göüldüğü gibi 2 ve 3 numaralı bölgelerde yaşayan insanlar için 6 ay güneş doğmama veya batmama durumu söz konusu değildir.

Peki, kutuptaki insanların nerelerde yaşadığının haritasını da sizinle paylaşalım.

arcnato1

Haritadan gördünüz gibi kutuplarda yaşayan toplam 4 milyon 238 bin kişi vardır. Dünya nüfusunun yaklaşık binde 0.7 gibi bir kısmına denk gelir. Yerleşim yerleri ise kutup dairesinin çevreleridir. Ortaları değil. Örneğin Türkiye’den bir kısım akademisyenlerin gidip güneşi gözlemleme çalışması yaptıkları Troms kenti 155.000 nüfusu ile haritada görülmektedir. Görüldüğü gibi çoğu insanın sandığı gibi kutuplarda yaşayanlar 6 ay gece 6 ay gündüz yaşamıyorlar.

4#

Bütün bu verdiğimiz bilgilere rağmen 5 vakit namazın tarif edildiği ayet olan Taha 130 ayetine bakalım kutuplardaki düzene bir aykırılığı var mı?

“Artık (onların) söylediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbîh et! Gecenin bir kısım saatlerinde ise ve gündüzün etrâfında tesbîh et ki hoşnûd olasın!” Taha 130

ayete dikkat edilirse güneş battıktan ve doğduktan sonra demiyor. batmasından ve doğmasından önceki zamanlardan bahsediyor ki bunlar gökyüzünde kızıllığın oluştuğu zamanlardır. Bu zamanlar ise kutuplarda güneşin doğmadığı ve batmadığı günlerde dahi oluşan ve ufukta kızıllaşmanın belli olduğu zamanlardır. Yani güneşin batmadığı günler için aşağıdaki gibi bir tablo karşımıza çıkmaktadır;

Human-Centric-LED-Lighting

Burada güneşin batmadan önceki halini oluşturduğunu fakat batmadan tekrar yükseldiğini görebilirsiniz. Aşağıdaki resimde ise güneşin doğmadığı günlerde, ufka yaklaşınca ortamı saatler süren bir aydınlatışını görebilirsiniz.

kutuplarda kış güneşi

Yukarıdaki ayete yine dikkat edilirse, vakitler verilmiş olmasına rağmen kesin sınırlarla bu vakitleri birbirinden ayırmamış olması da kutup dairesinde ki insanların bile kendi vakitlerini tayin edebilmelerini mümkün kılmıştır. Ayette “gündüzün etrafında ve gecenin bir kısım saatlerinde” gibi heryeri ve herkesi kuşatıcı ifadeler kullanmıştır. Kutuplarda güneşin doğmadığı günlerde bile, güneş ufka yaklaşınca güneş ışınlarının atmosfere çarpmasından dolayı saatler süren bir gündüzü bölge halkı yaşamaktadırlar (yukarıdaki resimdeki gibi). Yerel halk bu saatleri güneş görünmese bile gündüz olarak kabul etmekte ve her yeri açık seçik görebilmektedirler. Güneş böyle günlerde ufuk çizgisine paralel olarak saatler boyunca ilerlemektedir. Yani Türkiye gibi ekvatora yakın ülkelerde görüldüğü şekliyle hızlı bir yükseliş veya gözden kayboluş olmamaktadır. Bu da güneşin görülmediği günlerde, saatler süren bir aydınlığa ve güneşin batmadığı günlerde ise saatler süren bir loş karanlığa sebep olmaktadır. Ayrıca, ayet güneşin batmasından önceki ve doğmasından önceki anları ön plana çıkararak kutuplarda bile belli olan zamanlardan bahsetmiş, “battıktan sonra” “batmadan önce” gibi ifadeler kullanmamıştır. Demek ki Kuran’ı mucize yapan yönlerden bir tanesini daha görebiliyoruz. Az sayıdaki insanların ayeti tam karşılayamaması bile normal kabul edilebilecekken, ayetlerdeki enfes ifadelerle herkese açık bir kapı bırakılmıştır. Kuran’ın bir özelliği de budur ki emirlerin çoğunu keskin hatlarla bildirmemiş ve insanlara kolaylıklar sağlamıştır. Bunu aslında Bakara suresinde İsrailoğulları örneği üzerinden 67-71 ayetleri arasında da açıklamaktadır, konuyu dağıtmamak için buraya almıyorum.

Yine de ben kutuplarda namaz vakitlerini kendi kolayıma gelen şekilde değilde resmi bir takvime göre kılmak isterim diyenler de kendilerine en yakın bölgenin takvimine göre kılabiliyorlar. Eli olmayandan abdest istenmediği gibi, saçı olmayanın hacı olurken tıraş olması istenmediği gibi bu bölgede yaşayan insanlardan da bu kadar detay istenmez.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

19# Dua ediyorum kabul edilmiyor.

Soru: Çok insanlar var ki aynı şey için sürekli dua etmiştir ama istediğine ulaşamamıştır. Öyleyse neden dua ediyorlar?

Cevap: Bu soruya birkaç yönden bakmak gerekiyor. Çünkü sorunun cevabı biyoloji olguları gibidir, yani duanın kabulünü etkileyen çok sayıda faktör vardır, tek faktörlü basit bir olgu değildir. Yarattıklarını çok kompleks mekanizmalarla yaratan Allah, dualara cevap verme mekanizmasını da tek düze ve basit bir mekanizma ile oluşturması beklenmemelidir. Bu konunun anlaşılması için biyolojiden örnek vererek sade bir dille anlatmaya çalışacağım. Şöyle; vücudumuzun herhangi bir yerinde özel bir proteinin yapımına ihtiyaç olduğunda, bu proteinin yapımı için sinyal mekanizmaları devreye girer. Yani sinyal gelmeden protein üretilmez. A proteini B’ye B proteini G’ye vs. sinyal gönderir ve bazen onlarca protein birbirine talimatı aktarır ve istenilen proteinin yapımına başlanır. Yazımızın sonunda bu olayı gösteren ve vücudumuzdaki milyarlarca değişik sinyal yollarından bir tanesinin grafiğini örnek olarak ekledim. Detayına girmeyeceğim, protein üretiminin karmaşıklığı hakkında fikir vermesi için bu yeterlidir. Şimdi örnek olarak Adrenalin hormonunu düşünelim, korku anında kana salgılanan ve kalp atım hızını artırarak, kaslarımıza, kaçmak veya dövüşmek için enerji ve oksijen gönderen bir proteindir ve sadece gerekli şartlar oluştuğunda salgılanır. Örneğin şu an oturduğum yerde Adrenalinin salınmasını ve kalp atışlarımı hızlandırmasını istiyorum. Bekliyorum ama olmuyor. Bir köpeğin beni kovaladığını hayal ediyorum ama olmuyor. Beni hafif heyecanlandıran bir olguda hafifçe bir çarpıntı olup çabuk geçerken, çok hafif olgularda hissedilmeyecek derecede bir çarpıntı oluyor. Ağır korkularda ise, mesela gerçek bir köpek kovaladığında insanın kalbi yerinden sökülecek gibi hissedebiliyor. Bunların hepsi korkuya karşı beyinden gönderilen sinyallerin, onlarca değişik proteini birbirine haberci yollamasıyla ve sonunda adrenalin’e haber ulaştırması ve sana ihtiyacım var demesiyle oluşuyor. Metabolizma (vücut sistemi ), isteği değerlendiriyor, gerçek bir ihtiyaç mı ve ne kadar acil, ne kadar adrenalin gerekli çok hızlı karar veriyor. Yani ben ne kadar istersem isteyeyim gerçek şartlar meydana gelmeden adrenalin salgılanmıyor. Bu salgının miktarı, hemen hemen yok seviyesinden başlayabilir ve çok aşırıya kadar gidebilir, gelen uyarının şiddetine bağlı olarak miktarı değişir. Vücuda çok gerekmiyorsa birkaç parça protein ile cevap verilir ve bu adrenalin miktarı varlığını hissettirmez bile. Çok gerekliyse milyonlarca protein parçacığı salgılar. Ama metabolizma mutlaka her uyarıyı ciddiye alır, değerlendirir ve cevap verir. Bu, sadece adrenalin için değil hayatın devam edebilmesi için gerekli binlerce protein için geçerlidir. Fakat mesele bununla da bitmiyor, yani bu söylediğimiz durum sağlıklı bir insan için geçerli, sağlığı bozulmuş bir insanda proteinlerin dengesi de değişir. Normalde salınması gereken proteinlerin salınmadığı, birbirini tetiklemesi gereken proteinlerin işlerini yapmadığını görürsünüz. İşte böyle dengeleri alt üst olmuş bir vücutta gereken proteinin salınımına başlaması, iyileşme süresine bağlı olarak zaman alacaktır. İyileşme süresi de uyarımların artışı ve metabolizmanın (sistemin) bu sayede dengesini ve hafızasını yeniden kurmasıyla ilişkilidir.

Şimdi bu bilgilerin bize duayı nasıl anlamamızda yardımcı olacağına bakalım. Allah, ayetinde her duaya cevap vereceğini söylüyor. Tıpkı vücudun gelen her sinyale, az yada çok miktardaki proteinle cevap vermesi gibi.

“Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim…” Mümin 60

İstisna etmeden her duaya cevap olduğunu ayetten anlayabiliyoruz. Protein mekanizmasına benzer şekilde insanın yaptığı dualar Allah’a gönderilen sinyallerdir, Allah bunları çok yönlü olarak ve sonsuz bir hızda değerlendirir ve bu duamızı cevapsız bırakmaz, sinyalin kuvveti ve gerekliliği ölçüsünde zaman içinde bir miktar işimizi kolaylaştırır. Fakat bizim istediğimiz tam anlamıyla olmaz ise veya yardım beklediğimiz şekilde gelmez ise gelen yardımın çoğu zaman farkına bile varmayız. Bazen yardıma olan ihtiyaç, artık çok acil ve kaçınılmazdır, ve sayısını bilemediğimiz çok sayıda faktörde şartları sağlamıştır, böyle durumlarda Allah’ın yardımını ve duanıza verilen cevabı bir mucize izler gibi izlersiniz. Bu satırların yazarı buna benzer yardımları tesadüfe ihtimal bırakmayacak derecede çok zor zamanlarında defalarca yaşamıştır.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi vücudun, bozulmuş düzeni yeniden kurması bu sinyallerle mümkün olabildiği gibi kendini sağlıklı olarak koruması da bu sinyallerin devam etmesine bağlıdır. Benzer şekilde insanın güzel bir hayat yaşaması da Allah’a gönderdiği sinyallerin sürekliliğine ve Allah’ın hayatımızı sürekli olarak lehimize düzenlemesine bağlıdır. Bu düzenleme, bizim gönderdiğimiz sinyallerin sıklığına ve zorunluluğuna bağlı olarak (ve daha çok sayıda faktör) sessiz sedasız yani çoğu zaman kendini hissettirmeden devam eder.

Ayette “dualarınızı kabul edeyim” değil de “cevap vereyim” demesi yardımın az yada çok mutlaka olduğunu gösteren enfes bir ifadedir.

Evren’de herşeyi bir sebebe bağlı olarak yaratan Allah dua sinyallerinide ekstra yardımları için bir sebep yapmıştır. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi dengelerin bozulduğu durumlarda olayların dualarımız ile birlikte istediğimiz yönde hareket etmesi zaman istiyor. Fakat duaların bu dengeleri yeniden oluşturmadaki rolü çok büyüktür. Örneğin ülkemizin birinci Dünya savaşı sırasındaki zor koşullarını düşünün. Memleket harap, her yanda düşman istilaları, insanlar fakir ve aç yani sistem bozulmuş, dengeler değişmiş, sosyal hayat çok büyük bir arıza yapmış. Bu durumda bir insanın memleketin eski güzel günlerine dönmesi için yaptığı dualar, çok büyük yaraları hemen saramayacaktır. Fakat cevapsız da kalmayacaktır. Şiddetli bir zatürre geçiren birine çok küçük miktar antibiyotik verilmesi gibi küçük bir tesiri olacaktır. Fakat dualar ve gayretler bir toplumun çoğu fertleri tarafından daha sık yapılmaya başlandığında, Allah, toparlanmayı çabuklaştırmak için önder kişileri harekete geçirecektir. İşleri kolaylaştıracaktır. Bütün bunlar Allah’ın dualara cevap verme metodlarıdır ki Allah’ı tanımayan insanlar, sonuçları tamamıyla görünen sebeplere bağlayacaklardır. Allah dualara cevap olarak şartları düzeltirken, çoğu zaman insanların o şartlardan çıkma gayretini de şart olarak koşar.

Örneğin, Kuran’da, zalim kavimlerin kötülüklerinden kurtulmak için onlarla savaşmayı çıkar yol olarak gösterir, kötülere karşı olan savaşta iyilerin yanında olup onlara yardım edeceğini söyler.

Kendisine erkek dokunmadığı halde hamile kalan Meryem çilesinden dolayı aç susuz çöllere düşünce, tam bittiği noktada en son bir hurma dalına tutunur ve yere yığılır. Allah ona yiyecek göndermek için onun dalları silkelemesini ister. Bu küçük iş, yardımın ön şartı olmuştur. Yani yardım gelecekse de insanın ön gayreti olmadan gelmez.

‘Hem hurma ağacını kendine doğru silkele ki üzerine taze hurmalar dökülsün!’ Meryem 25

Firavunların elinden İsrailoğullarını kurtarmak için onları gayretlendirecek bir Musa gönderir fakat kurtuluşlarını yine kendi gayretlerine bağlar. Yine de Musa’nın gönderilişi onların kurtuluş duaları ile olur. Onlar gayretlerini gösterip Allah’ın emriyle bir gece Mısır’dan kaçtıklarında Firavun ordusu onları tam yakalamak üzere iken artık yapacak birşeyleri kalmamıştır. O zaman Allah onlara doğanın gücünü de yardımcı  olarak vermiş ve Firavun ordusunu suda boğmuştur.

“Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.” Şuara 63

Yani dualara verilen cevabın etkili olabilmesi için, kul, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak adına Allah’ın yasaklamadığı bütün imkanları kullanmalıdır. Yetersiz kaldığı noktalarda ise, Allah dualarına verdiği cevaplar ile tamamlayacaktır. Kendi hayatımızı idare etmekte çoğu zaman ne kadar yetersiz kaldığımızı düşünürsek duaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu da anlayabiliriz.

Soru: Dualar olmasa insanın işi yürümez mi yani?

Kendi gayreti ve elindeki imkanları ölçüsünde yürür, fakat kendi gücünün yetişmediği yerde evrenin acımasız gücüne karşı ekstra hiçbir yardım görmez, yaratıcısına dost olma gibi herşeyden daha önemli olması lazım olan bir onuru da elden kaçırır.

Rabbiniz şöyle buyuruyor: “Bana dua edin, size cevap vereyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak Cehennem’e gireceklerdir.” Mümin 60

Soru: Peki Allah böyle kendisini çok fazla hissettirmeyecek yardımlar yapması yerine direk olarak yardım yapsaydı da bizde yardımın ondan geldiğini ve dualarımızın kabul olduğunu anlasaydık daha iyi olmaz mıydı?

Bu durum, Rabbini arama ve tanıma yolculuğuna çıkmış insan modeli ile yaratılışımıza uygun olmazdı. Bu sorunun detaylı cevabını şu yazımızda bulabilirsiniz:

https://ateizmdenkurtul.wordpress.com/2018/02/01/allah-neden-insanlarin-iman-etmesini-ister/

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

her_duaya_min_denir_mi_h80293

Extrinsic-and-intrinsic-apoptotic-signalling-pathways-in-neuronsBlack-lines-represent

18# Harut ve Marut sihir yapar mıydı? Çağımızın sihirbazları kimlerdir?

 

harut-ve-marut

Harut ve Marut isimli iki meleğe ait bilgi Kuran’ı Kerim’de Bakara suresinde şöyle verilmektedir;

“Ve şeytanların, Süleymân’ın saltanatı aleyhinde söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâir uydurdukları) şeylere tâbi’ oldular. Hâlbuki Süleymân sapıtmadı; fakat şeytanlar insanlara sihri ve Bâbil’deki iki meleğe, Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğreterek sapıttılar. Hâlbuki (o iki melek): ‘Biz ancak bir imtihanız, sakın sapkınlardan olma!’ demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Şânım hakkı için, onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!” Bakara 102

Belirtilen ayet, yahudilerin Hz. Muhammed’e gelerek “Sen, Süleyman bir Peygamberdir diyorsun ama bizim kitaplarımızda onun sapkınlardan olduğu yazar” demeleri üzerine indirilmiştir. Konunun uzun olan detaylarını vermeden burada özet olarak anlatmak gerekirse şöyle anlatılabilir. Hz. Süleyman’ın rüzgarı kullanarak seyahat etmesi, emri altında şeytanları çalıştırması, kısa zamanda bütün krallıkları dize getirmesi gibi gerçeklerden ve Yahudi kaynaklarında anlatıldığına göre ölümünden sonra tahtının altında bulunan bir sihir kitabının bulunması onun hakkında oluşan dedikodular oluşmasına ve zamanla bunlara inanılarak Tevrat’ın içine eklenmesine yol açmıştır. Kuran’ın haber verdiği şekliyle bunlar şeytanların (insan ve cin şeytanları) uydurmalarıydı. Çünkü Süleyman, şeytanları emri altında çalıştırıyordu. Ölümünden sonra da şeytanlar ondan bu şekilde intikam almışlardı.

Ayetin devamında ise, şeytanların insanlara sihir öğrettiklerinden bahsediliyor. Öncelikle şunu belirtelim bu şeytanlar insanlar veya cinlerden veya her ikisinden de olabilirler. Çünkü başka bir ayette  bu durum bildirilmektedir;

“Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dilemiş olsaydı onu yapamazlardı. Onları ve iftiralarını bırak.” (En’am, 6/112) 

Şimdi de sihir konusuna değinelim. Nedir sihir? Sihir, sözlük anlamı itibarıyla esrarengiz ve bilinmeyen olay demektir. Sihri İslam bilginleri, aldatma, tahayyül (göz yanıltma) veya maddelerin tabiatını değiştirme olarak tarif etmişlerdir. Nitekim Firavun’un sarayında Hz. Musa’ya karşı hünerlerini sergileyen sihirbazların birer illüzyonist oldukları anlaşılıyor. Fakat günümüzdeki illüzyonistler gibi değil, çünkü günümüzdekiler yaptıklarının birer göz yanılsaması olduğunu söylüyor ve insanları şaşırtarak eğlendiriyorlar, aldatmak için yapmıyorlar. Fakat insanları kandırmak için illüzyon kutuları kullanıp ta yardım istemeye gelen insanlara kutunun içinden illüzyonla birkaç madde çıkarıp sende büyü varmış deyip paralarını almaya çalışan sahtekar muskacılar tam da bu sihirbaz tanımına uyuyorlar. Firavun’un sihirbazları, Hz Musa’yı  sarayda sihirleriyle yenmek için gelmişler;

(Sihirbazlar:) ‘Ey Mûsâ! (Hünerini ortaya) atacak mısın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?’ dediler. Araf 115

(Musa‘Siz atın!’ dedi. Artık ne zaman ki (onlar hünerlerini ortaya) attılar, insanların gözlerini sihirlediler; onlara korku saldılar ve büyük bir sihir (meydana) getirdiler. Araf 116

Anlaşıldığı gibi, Kuran’ın kullandığı manada da sihir, göze görülen bir acayiplik demektir, yani yaratılış kanunlarına bir aykırı durum varlığı ile insanları kandırmak, belki yaratılışın kanunlarının yolunu gerçekten değiştirmek demektir. Yani sihir, göz yanılsamasıyla insanları aldatmaya yönelik olarak yapılabileceği gibi, yukarıda ki Harut ve Marut ayetinde belirtildiği gibi bir sonuca dönüşen bir eylem ile yani karı ve kocanın ayırt edilmesi gibi yaratılışın kanununu değiştirmeye yönelik eylemlerde olabilir. Fakat Türkçe’deki büyü ise Kuran’ın sihir kavramına değil daha çok Felak suresinde geçen “Düğümlere üfleyenlerin şerrinden” ifadeleriyle belirtilen üfürükçülük türü büyücülüklerdir. Bu tür büyüler konumuzdan hariçtir.

Gelelim Harut ve Marut adlı iki meleğe. Bu melekler hakkında çeşitli rivayetler olmasına rağmen Yahudi kaynaklarından geldiği ve güvenilirliği düşük olduğu için ve konuyu da uzatmak istemediğim için buraya yazmıyorum. Kuran’ın bildirdiği şekliyle Babil’de iki melek var ve bunlar insanlara bir ilim öğretiyorlar. Bilindiği gibi, Sümerlerin kutsal kitaplarda geçen ismi Babil’dir. Sümerler ise, insanoğlunun, medeniyeti anlam verilmeyen bir şekilde hızlı geliştirmesi ve belirgin bir kırılma noktası oluşturmaları ile bilinirler. Sümerler ile birlikte tarım, hayvancılık, ticaret, yazı, bina yapımı ve sayısız tekniğin birden insan hayatına girmesiyle kazanılan ivme, insanoğlunun bu günlerini çabuklaştırmıştır. Sümerler göklerden gelen Tanrılardan çok bahsetmeleri, uzaydan gelen kanlı canlı yaratıklara işarettir ki, Kuran bunlara melek adını verir. Hem Sümer kaynaklarının bunlardan bahsetmesi, hem Kuran’ın insanlara ilim öğreten meleklerden Harut ve Marut örneği ile bahsetmesi, Sümerliler devrinde, Dünya dışı yaşamdan  insanlığın medeniyete geçişini hızlandırmak için Allah’ın emri ile ziyaretler yapıldığının işaretidir. Sümer tabletlerinde kanatlı insansı varlıklar resmedilmiştir. Hatta uzun zamanlardan sonra bu varlıkları Tanrılar olarak kabul etmeye başlamışlar, göklerden gelen Annunakilerin onları insana çevirdiğine dair mitolojilere dönüştürmüşlerdir. Enlil ve Enki adıyla taptıkları Tanrıları da bu meleklerin zamanla Tanrı olarak kabul edilmesinden başka birşey değildir. Enlil ve Enki’nin Harut ve Marut olabileceğini savunan kişilerde vardır. Kanatlı meleklerin varlığını Kuran bize haber veriyor;

“Hamd, göklerin ve yerin Fâtır’ı (yaratıcısı), melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. Yaratmada ne dilerse arttırır. Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.” Fatır 1

Aşağıda bir Sümer tasvirinde kanatlı kişileri görebilirsiniz.

anunnaki-tree-of-life

Ayette “Bâbil’deki iki meleğe, Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğreterek sapkınlardan oldular” dediği ve bundan öncesinde sihirden bahsettiği için ve bunların öğretilerini şeytanlar yaydıkları için sapkınlardan oldukları bildirilmiş ve meleklerin Allah’ın yasakladığı bir işi öğretmesi insanların aklına sığmadığı için bunlara melik yani kral diyenler olmuştur.

Fakat onların öğrettikleri hakkında ayette sihir demediğine göre, öğrettikleri bir ilim idi ki bu ilim insanların yararına kullanılması lazım iken şeytanlar tarafından yaratılış kanunlarının değiştirilmesine kullanıldı. Karı ve koca birlikteliğini bozmak örneği üzerinden bu durum ayette anlatılmıştır. Ayetin devamında “biz bir imtihanız “diyor. İmtihan ise bir eylemi iyi veya kötü durumda kullanılmaya açık bulunmasıyla meydana gelir. Yani Harut ve Marut’un öğrettikleri kötü birşey değildi fakat bu ilim hem kötülük hem iyilik için kullanılabilirdi. Bu, bana günümüzdeki bilim adamlarının çalışmalarını hatırlatıyor. Örneğin ilerleyen genetik bilimini öğrenen bilim insanlarından, bu bilgileri kanser gibi bozulmuş dokuların tedavisi için kullananlar olabildiği gibi, çeşitli fanteziler adına yaratılış kanunlarının yolunu saptırarak ortaya hilkat garibeleri çıkaranları mı dersiniz, kapitalizmin doymak bilmeyen aç gözlü patronları için GDO’lar üretilerek insan sağlığı ile oynayanları mı dersiniz, değişik düşüncelerde bilim adamları bulabilirsiniz. (Not: Şu ana kadar insan sağlığına büyük zarar veren GDO üreticisi olmamıştır, ama insanoğlunun aç gözlüğü ve maceraperestliği ile ileride o da olması kaçınılmazdır.)

Bilim adamı örneği üzerinden gittiğimizde onlara bu ilmi vermek suç değil, günah değil. Fakat onların bu ilmi insanlığın faydasına veya zararına olarak kullanmaları kendi konumlarını belirler. Ayet ise bütün zamanlara hitap ederek günümüzdeki bu tür sihirbazları da uyarıyor; Yaratılış kanunlarının değiştirilmesi ve saptırılması için değil, fakat kanserli dokuda olduğu gibi bozulan düzenin tamir edilmesi için, hastalıkların tedavisi için çalışın işaretini veriyor. Yine başka bir ayette şeytanların bu yaratılışı değiştirme hevesleri şöyle anlatılır;

(Şeytan dedi ki:) Ve onları mutlaka dalâlete düşüreceğim, hem onları şübhesiz boş temennîlere sevk edeceğim, hem onlara kesinlikle emredeceğim de gerçekten hayvanların kulaklarını yaracaklar ve (yine) onlara mutlaka emredeceğim de Allah’ın yarattığını şübhesiz değiştirecekler’ (dedi). Artık kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, o takdirde muhakkak ki apaçık bir zararla hüsrâna uğramış olur. Nisa 109

Şeytan’ın ayette yaratılışın değiştirilmesinden bahsederken hayvan deneylerini andıran sözlerden bahsetmesi de ibretliktir. Fakat aradaki ince ayrımı iyi yapmak lazım, insanların hastalıklarına şifa bulmak için yapılan hayvan deneylerinden bahsetmiyor. Yaratılışı değiştirmek adına yani çeşitli fanteziler adına yapılan değişikliklerden bahsediyor. Zaten ayetin başında da “onları şübhesiz boş temennîlere sevk edeceğim” derken fantezilere sevk edeceğini anlayabiliyoruz. Nedir bu fanteziler; örneğin gelecekte saçının rengi, gözünün rengi, boy uzunluğu vücut yapısı bilinen ısmarlama bebekler genetik mühendislikle üretilmesi konusunda hayal kuran bilim adamları vardır. Bunların hayalleri filmlere bile konu olmuştur. Bunlara hayal dememizin sebebi şu anda yapılabilir olamamasından değil, ülkelerin koyduğu yasaların onlara engel olmasındandır. 2016 yılında İngiltere ilk defa insan embriyosuna müdahaleyi de yasallaştırmıştır. Gelecekte insanoğlunun ahlakı eğer zayıflayacak olursa (ki gittikçe zayıflıyor) maalesef bu engeli de aşacaklar ve şeytan’ın dediği boş fantezili ve çok zararlı hayata doğru ilerleyeceklerdir.

trans genics mouse ear googlei search

Ayetin devamında “koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı” diye bildirmesi, bu tekniklerin yararlı yerde kullanılması yerine zararlı bir işte yani Allah’ın kadın-erkek birlikteliği kanununa ters olarak kullanılmak istendiğini gösteriyor. Tıpkı şimdinin sihirbazlarının kadının kendi kök hücrelerinden sperm üretme ve erkeğe olan ihtiyacı kaldırma fantezileri gibi. 2017 yılında başarılan bu olayı düşündüğünüzde 100 sene sonra yapılabilecekler insanı insanlığından utandıracak bir safhaya getirmesi kaçınılmaz görünüyor. Şu linkte detaylı haberi bulabilirsiniz:

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/saglik/kadinlar-erkeksiz-doguracak-8147369

Bu tür fantezi meraklıları işte Harut ve Marut zamanındaki sihirbazların günümüzdeki izdüşümüdür. Hz Musa’nın karşısına çıkan ve onun din davasını iptal etmek için sihirleriyle yani ilimleriyle gösteri yapan, çalım satan sihirbazların iz düşümü kimdir peki? Onlar ise, şimdilerde dini iptal etmek için bilimi ellerine alarak, dine saldırmaya çalışan materyalistlerdir ki Hz. Musa onlara nasıl kendi anladıkları dilden cevap verip onları yenmişse, günümüz materyalistlerinin iptal etmeye çalıştıkları Kuran, onlara kendi anladıkları bilim dilinden cevap verip yenecektir.

Peki Harut ve Marut’un öğrettiği ilim nedir?, bu konuda bir tahmin yapın derseniz şunu söyleyebilirim. İnsanlar için, şifalı bitkilerden karışım formülleri hazırlama ilmi olabilir. Bir örnekle; son zamanlarda yapılan ilginç bir araştırmaya göre oksitosin hormonu erkeklerin eşlerine bağlılığını artırıyor, tersi ise, oksitosin hormonu düşük ise eşlerine olan bağlılık azalıyor ve eşlerinden uzaklaşma başlıyor. Yani oksitosin hormonunu azaltan bitki karışımlarının insanlara ilaç diye sunulması insanları eşlerinden uzaklaştıracaktır. Bu önerme, ufkumuzu açmak için sadece bir örneklemedir. Başka bir örnek; erkekte östrojen seviyelerini artıran bitki karışımları da erkeklik duygusunu azaltıp uzaklaştırma yapacaktır. Kadınlar için ise benzer durum testesteron seviyelerinin artmasıyla söz konusu olacaktır. Aşağıdaki oksitosin haberine bakabilirsiniz;

http://www.doktortv.com/haber/oksitosin-hormonu-erkeklere-sevgilisini-cekici-kiliyor

Özetleyecek olursak;

1- Hz Süleyman a.s. Allah’ın temiz bir peygamberidir ki şeytani insanlar, ona ölümünden sonra iftiralar atarak intikam almaya çalışmışlardır.

2- Harut ve Marut iki melektir ki insanların medeniyetine lazım olan bilgileri öğretmişlerken şeytani yapıdaki insanlar bu bilgileri kötülük için kullanarak sapmışlardır.

3– Harut ve Marut gibi melekler insanoğluna ilk büyük medeniyetlerini kurmalarında bilgileriyle yardım etmişlerdir, aradan geçen bin yıllardan sonra bu melekler Tanrı olarak anılmaya başlanmış, hayal gücünün etkisiyle mitolojik varlıklara çevrilmişlerdir.

4– Sihir denilen olgu insanları yanıltmak, kandırmak, saptırmak ve yaratılışın ahengini değiştirme amacıyla yapılan her türlü iştir ki doymak bilmez hırslarıyla insanlığı felakete götüren sihirbazlar kimi zaman siyasetçi adı altında kimi zaman bilim adamı kılığında günümüzde daha fazla iş başındadırlar.

5– Günümüz bir kısım sihirbazları bilim argümanını kullanarak dine hücum etmektedirler ki Kuranın, onların bilimlerini yendiklerini gördükleri zaman bir çokları Kuran’a itaat edecektir. (Hastalıkları tedavi eden ve insanlara fayda sağlayan bilim adamlarının genetik çalışmalarını takdir ettiğimizi belirtiyoruz, hastalıkların tedavisi hakkındaki gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Sihirbaz tabirimiz ise dine saldırmak için bilimin arkasına saklananlara ve fanteziler uğruna insan sağlığı ve onuru ile oynayanlaradır.)

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

17# Dinler arası benzerliklerin sebebi nedir?

Soru: İslamiyette’ki bir çok uygulama diğer din ve kültürlerde de var. Örneğin namaz hareketleri budistlerde de var. Kadınlarda başörtüsü Sümer, Asur, Hitit, Urartu, Akad, Babil gibi medeniyetlerde de var. Tespih çekme uzak doğu dinlerin de var vs. islamiyet bu uygulamaları bu medeniyetlerden mi almıştır?

Cevap: Ortak kökten, bir kaynaktan gelen olgular veya bilgiler birbirine benzer. Bir imparatorun değişik ülke veya bölgelere gönderdiği kanunlar birbirine benzer ve bir kişinin görüşlerini yansıtır. Bir kişiden çıkan emirlerin benzer olması en doğal olgulardan biridir.

İslamiyetten önceki putperestlerin İslamiyete benzer ritüeller uygulaması, Mekkenin kurucusu ve çok saygın bir peygamber olarak asırlar boyunca dininin ağırlığını bölgede hissettirmiş olan Hz İbrahim’den dolayıdır. Hz İbrahim, ilk defa eşi Hacer’i ve oğlu İsmail’i bu ıssız bölgeye bıraktıktan bir zaman sonra tekrar dönmüş ve Kâbe’yi inşa etmiştir. Tavaf, kurban, namaz, secde, oruç, ölü yıkama, kefenleme gibi Allah’tan gelen tüm emirleri insanlara öğretmiştir. Daha sonraları Mekke’yi ticari ve kültürel olarak canlandırmak için getirilen ve kabe’nin içine konulan putlarla birlikte İbrahim’in öğrettiği ve toplumun kültürüne kazınan öğretiler bir anda kaybolmamış yönlerini putlara çevirmiştir. Fakat bu insanlar Allah’ı Hz İbrahimden öğrendikleri gibi yine herşeyin yaratıcısı olarak biliyorlar, fakat ona ulaşmanın mümkün olmadığını ancak yeryüzünde onu temsil eden Tanrılarla ona ulaşılabileceğini düşünüyorlardı. Bunu gösteren bir ayet;

“Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde onun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” Yunus 18

Onların uydurdukları, Allah’a ileten ortaklar kavramının doğru olmadığını ve sadece kendi kuruntuları olduğunu beyan etmek için şöyle bir ayet inmiştir:

“Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.” Yunus 66

“Siz Allah’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlere (düzmece ilahlara) tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yusuf 40

Yaratıcı olarak ancak Allah’ı tanıdıklarını ise şu ayet haber vermektedir;

And olsun ki, eğer onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka: ‘Allah!’ diyeceklerdir. De ki: ‘Hamd, Allah’a mahsusdur.’ Fakat onların çoğu bilmezler. Lokman 25

Putlarının yanında İbrahim’den öğrendikleri Allah’ı çok iyi bildiklerini Abdulmuttalibin iki oğlunun isimlerinden de anlayabiliyoruz. Birisi amcası Ebu Leheb, yani gerçek ismiyle Abduluzza, yani Uzza putunun kulu demektir. Diğeri Hz Muhammed’in babası Abdullah, yani Allah’ın kulu demektir. Müşrikler ürünlerinden Tanrılarına pay ayırırken de bir kısmını Allah’a bir kısmını ise putlarına ayırırlardı.

“O’nun üretip türettiği ekin ve hayvanlardan Allah için bir pay ayırdılar, sonra kendi zanlarınca: “Bu Allah’ındır, bu da ortaklarımızındır” dediler. Kendi ortakları için olan (pay), Allah tarafına geçmez, ama Allah’a aid olan kendi ortaklarının tarafına (payına) geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar?” Enam 136

Putlar için namaz kılmaya başlamışlar, kurban kesmişler, zekatlarını kurbanlar için ayırmaya başlamışlardır. Bu uygulamaları İslamiyet putperestlikten almamış tam tersi putperestlik Allah’ın öğretilerini taşıyan İbrahim dininden öğrenmiş ve yine aynı Allah’a inandığını düşünerek bu uygulamalara devam etmiştirler. Hatta Hz İbrahim ve eşi Hacerden miras kalan Safa ve Merve tepeleri arasında sa’y denilen ibadeti, bu tepelere diktikleri İsaf ve Naile adlı putları için yaparlardı. İslamiyetten sonra müslümanlar bu adetin putlara karşı yapıldığından dolayı yapmak istemeyince ayet inmiş ve Safa ile Merve’nin onların değil Allah’ın bir nişanı, işareti olduğunu bildirmiştir.

Şüphesiz, ‘Safa’ ile ‘Merve’ Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka’be’yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Bakara 158

Yine Musevilik ve İslam uygulamalarının birbirine çok benzediğini görürsünüz. Örneğin; Museviliğin orjinal halinde, güneşin konumuyla alakalı zamanlarda günde 5 defa ibadet edildiği, dualar okunduğu, rüku ve secde yapılırdı. (Epstein, Judaism; Örs, Musa ve Yahudilik, s.399). Yahudiler sünnet olurlardı, idrar ve meniden sakınırlardı, hayızlı kadına dokunmazlardı, dini bayramları vardı, yağmur duasına çıkarlardı, ölü yıkanıp kefenlenirdi, oruç tuttukları belirli günler vardı, zekat verirlerdi, hac için Beyti Makdis’e gider mihrabın etrafında tavaf yaparlardı (Mezmurlar 26/6; Bubi, İA. Tavaf Maddesi XII/I, 65). Fakat Beyti makdis yıkıldıktan sonra bu tavafı bırakmışlardır (Cilacı, İlahi Dinlerde Oruç Hac ve Kurban, s. 48). Zina yasaktır, zinanın cezası ölümdür (Levililer 20/10-12; Tesniye 22/21-26), kadınlarda örtünme vardır, domuz eti yemezler, faiz haramdır.

İslamiyet’in diğer semavi dinler dahil en çok Museviliğe benzemesi Yahudilerin dinlerine olan bağlılıklarından ve adetlerini daha fazla koruyup yaşatmalarından ileri gelmektedir. Avrupa’da kök salıp antik Roma ve Yunan kültürlerinin etkisi ile şekillenen Hristiyanlıkla benzerliklerinin daha az olması ise beklenen bir olgudur.

Bir hocadan ders alıp Dünya’nın farklı yerlerine giden farklı kişilerin öğretilerinin birbirlerine benzemesini doğal kabul ederiz hatta benzemesini değil benzememesini garip buluruz. Aynen bunun gibi semavi olan veya semavi olduğu halde sonradan insanların değiştirerek putperestliğe çevirdiği dinlerin ortak yönleri bulunması, benzer hadiselerden bahsetmesi, benzer ritüellere sahip olması beklenen bir olgudur. Bir dinin diğerinden bu ritüelleri kopyaladığını göstermez. Özellikle bu kopyalama İslam dini için hiç mümkün olamaz. Çünkü Hz. Muhammed Yahudilere, Hristiyanlara ve putperestlere benzememeye çok özen gösteriyor, hakkında herhangi bir hüküm gelmeyen günlük işlerde diğer dinlerin yaptıklarını yapmamaya çalışıyor ve sahabelerine de onların yaptıklarını yapmamalarını söylüyordu. Birkaç örnek göstermek gerekirse; tarihi kaynaklarda Hz Peygamber;

  • Müşriklere benzememek için sakalları uzatıp bıyıkları inceltmeyi önermiş, rengi sapsarı elbise giyilmemesini önermiş,
  • Hristiyanlara benzememek için, namaza çan ile çağırma teklifini reddetmiştir,
  • Yahudilere benzememek için sadece cumartesi günü oruç tutmamayı evvelinde veya sonrasında bir gün daha oruç tutmayı,  secdede gözü yummamayı, Aşure gününden bir gün önce veya sonra fazladan oruç tutmayı, namazı nalın ile kılmayı, tavsiye etmiştir,
  • Mecusilere benzememek için tasları doldurmayı vs liste uzatılabilir.

Tabi ki bunlar Kuran’ın emirleri değildir ve bu sözler birebir orjinal haliyle bu şekilde Efendimizin ağzından söylenmiş olsa bile o zamanki şartların gerekliliğinden dolayı bu uygulamaların gerektiğini düşünmeliyiz, bu zaman için de mutlaka İslam bunları gerektirir diye kimseyi zorlayamayız. Örneğin, insanlara neden sapsarı elbise giyiyorsun denmez, çünkü Hz. Peygamber bunu giymeyin derken sebebini açıklamıştır yani o zamanın müşrikleri bu elbiseyi giyiyordur. Bu sözü bu zamana tatbik etmek İslamiyet değildir. Hadisleri İslamiyetin ana kaynağı olarak tasdik etmeyişimizin bir nedenide budur ki bu hadisler velev ki değiştirilmemiş olsalar bile çoğu o zamanın insanları ve şartları için söylenmiştir ve Hz. Peygamber tarafından “bunları kayıt altına alın ki sonrakilerde mutlaka böyle yaşamalı” denmemiştir.

Hz Peygamberin diğer dinlere benzememedeki hassasiyetine baktığımızda eğer Allah tarafından emredilmemiş olmasa diğer dinlerde geçen hiçbir ritüeli kabul etmeyecek derecede onlardan uzak durduğu anlaşılıyor. Fakat dinlerin çıkış noktası bir Tanrı’ya dayandığı için bilgiler ve uygulamaların benzer olması da kaçınılmaz olmaktadır.

Diğer bir nokta da Allah’ın bir dinin peygamberine yaşatmış olduğu bir olguyu tek ona mahsus olduğunu ayetlerle belirtmemişse başka kişilerinde aynı veya benzer olguyu yaşamış olabileceğidir. Örneğin, Hz Muhammed, Miraç olayını yaşamışsa bunun daha önceden başka bir kişi tarafından yaşanmadığını iddia edemeyiz. Hatta, başkaları tarafından da yaşanmış olması akla daha uygundur. Allah, Hz Meryem’e ruh üflemişse ondan önce veya sonra bunu yine yapmış olmasında hiçbir mahsur yoktur. Hz İsa ölüleri diriltmiştir fakat bu özellik sadece Hz İsa’ya verilmiş diye bir bilgi bulunmamaktadır. Ondan önce çok kimselere verilmiş bir özellik olmaması için bir sebep var mıdır? Allah Hz Nuh’un kavminin bulunduğu geniş vadiyi bir denize çevirmesi olayının tarih boyunca tek bu kavim için geçerli olduğunu iddia edebilir miyiz? Allah kanunlarını sürekli tekrar eder, bunu şu ayetlerden anlayabiliriz;

Bundan önce gelip geçen (ümmet)ler hakkında Allah’ın kanûnu (böyle)dir. Ve Allah’ın kanûnunda aslâ bir değişme bulamazsın! Ahzab 62

Daha önceden beri devam eden, Allah’ın kanunu budur. Ve Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Fetih 23

Dolayısıyla dinlerin köklerinin bir merkezden geldiği, Hz Muhammed’in Yahudi ve Hristiyanlara benzememeye özen gösterdiği, yaşanılan olayların farklı kavimlerde defalarca yaşanmış olabileceği, İslamiyet’in diğer dinlerden bir uygulamayı sırf beğendiği için aldığı hakkında bir delil olmadığı ve bu düşünceyi soyut bir varsayımdan öteye götürecek hiçbir kanıt olmadığı gerçeklerini bir arada düşünürsek semavi dinlerin orijinal öğretilerinin birbirinden kopyalama değil, aynı kökün farklı dalları olduğunu görebiliriz.

Örneğin namazın asıl manasını taşıyan secde ve rüku pek çok dinde vardır ve geçmiş peygamberler Rablerine karşı bağlılıklarını bu hareketlerle bildirmişlerdir. Fakat insanoğlunun kibiri malesef secde ve rükuyu yani eğilmeyi zamanla dinlerinden kaldırmış ve dinlerini sadece bir dua dinine çevirmişlerdir. Aşağıdaki ayetlerin insan eliyle tahrif edilmiş kutsal kitaplarda hâla bulunması da biraz düşünmesi için insanlara yol gösterir.

Mezmurlar 95:6: Gelin secde yapalım ve rüku’a varalım; bizi yaratan Rabbin önünde diz çökelim!
Sayılar 16:20-22: …Ve Musa ve Harun yüzleri üzerine yere kapandılar…
Tekvin 17:3: Ve İbrahim  yüzüstü yere kapandı…
Çıkış 34:8: Ve Musa (as) acele ile rükua gitti ve ibadet etti.
Nehemya 8:6: Ve Üzeyr  büyük Rabbi takdis etti. Ve bütün kavim ellerini kaldırarak amin amin diye cevap verdiler. Ve rükua gittiler, secdeye vararak Rabblerine ibadet ettiler.
Matta 26:39: İsâ yere kapanıp… dua etti…
Matta 17:6: Ve havariler yüzleri üzerine yere kapandılar…

Daniel 6:10 Daniel yasanın imzalandığını öğrenince evine gitti. Üst odasının Yeruşalim yönüne bakan pencereleri açıktı. Daha önce yaptığı gibi her gün üç kez diz çöküp dua etti, Tanrısı’na övgüler sundu.

Esinleme 22:9 Ben senin gibi ve peygamber olan senin kardeşlerinle bu kitabın sözlerine uyanlar gibi Tanrı’nın kuluyum. Tanrı’ya secde et!

Yahudilerin en kapalı, yani kültürlerini koruyucu grubu olan Samiriler 2500 yıldır namazlarını koruyarak getirmişlerdir. Konunun sonuna bununla alakalı bir video eklenmiştir. Namaz bütün dinlerin orjinalinde olan bir ibadettir, fakat insanlar namazı günümüzde olduğu gibi zamanla terk ede ede tamamen unutmuşlar ve değişen dil yapılarına uygun sürekli güncelledikleri kitaplarından da çok anlamadıkları namazı büyük ölçüde çıkartmışlardır. Eğer çağımızda haberleşme gelişmemiş olsa, yani Kuran  her yerde aynı şekliyle muhafaza ediliyor olmasa, namaz kılma oranı sürekli azalan müslümanlar 1000 yıl sonra kuranda gördükleri namazın ne olduğunu anlamayacaklar ve meal ediyoruz diye ortaya çok farklı bir Kuran çıkaracaklardı. Zannediyorum ki Kuran’ın değiştirilemeyeceği garantisinin bir sebebi de teknoloji ve haberleşmenin gelişeceğini ve Kuranın orijinalinin bu sayede saklanacağını biliyor olması idi. İnsanların namazı nasıl unuttuklarını bir ayet şu şekilde haber verir;

“Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namazı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.” Meryem 59

Şimdi böyle bir aşırmacılık iddiasında bulunan ve bilimsel metodu sözde kendilerine önder edinmiş materyalist düşünceye sorayım. Canlılar arasında benzer olan bir proteinin örneğin insülin proteinin farklı türlerde farklı olması, birbirine dış görünüş açısından uzak türlerde ise farklılaşmanın arttığını  gördüğünüz zaman, bu proteini şu tür şundan veya bütün türler birbirinden aşırmıştır demek yerine bunlar bir kökten gelmiştir diyorsunuz. Bu konuya itiraz etmiyorum. Peki neden aynı bilgi benzerlikleri dinler arasında da bulununca bunların ortak bir merkezden geldiğine inanmıyorsunuz? Nerede kaldı sizin bilimsel metodolojiniz?

Burada bilimsel metodoloji rafa kalkıyor ve itirazların arkasındaki temel etkenin varlığı görünüyor. Malesef, önyargı ve körü körüne düşmanlık. Yani eski inkarcılar gibi böyle insanlara da açık mucizeler görünse malesef inanmazlar.

“Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.” Enam 111

Onlar ki haklarında Rabbin sözü gerçekleşti, kendilerine her türlü âyet (belge ve mu’cize) de gelse, elem verici azabı görmedikçe  inanmazlar. Yunus 97

“Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar.” Şuara 201-203

“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri (de) âyetlerimden yakında uzaklaştıracağım. (Onlar) her mu’cizeyi görseler de (yine) ona îmân etmezler. Hem hidâyet yolunu görseler, onu yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler, onu yol edinirler. Bunun sebebi, şübhesiz onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kimseler olmalarıdır.” Araf 146 

Bu dünya da yaptıklarından pişman olmazlar ama ahirette çok pişman olacaklardır.

Suçlu günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız” (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. Secde 12

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

namaz

 

16# Ateistlerin bir kısım bahaneleri:

  1. İnanmıyorum çünkü Allah’ı görmüyorum, olsaydı görürdük. (Yanlış, senin görmemen olmamasının delili değildir. Evrendeki nesneleri görme yeteneğimiz çok çok sınırlıdır. Örneğin elime aldığım bir flash disk içindeki bilgilerin veya videoların çıplak gözle görülemeyeceğini bilirim ve dolayısıyla, içinde birkaç saatlik bir film olduğu fikrini inkar etmem çünkü o disk içindeki bilgiler ancak bir bilgisayara bağlandıktan sonra görünebilir.)
  2. Allah olsaydı insanlarla irtibat kurardı. (Doğru, gönderdiği kitaplarla zaten irtibat kurmuştur. İnsanı yarattıktan sonra başıboş bırakmamıştır, onlara nereden geldiklerini, nereye gideceklerini ve varoluş amaçlarını açıklamıştır..)
  3. Herşey tesadüfen oluşmuştur. Bir yaratıcısı yoktur. (Yanlış, aşağıdaki resimdeki hayvanın tesadüfen bu hale geleceğini hangi sağlıklı akıl kabul eder.)27710139_10156149888937138_288437623900184887_o[1]Tadları ayrı ayrı güzel, kokuları ayrı ayrı güzel, vücudumuza şifalı şu aşağıdaki meyvelelerin, sebzelerin tesadüfen olmuş olmasını hangi normal düşünebilen insan kabul eder. Yine de şüphesi olanlar için şöyle sorayım. Bunların kendi kendine tesadüfi oluşma ihtimalleri mi fazladır yoksa ilim sahibi bir yaratıcının sanatları olma ihtimali mi fazladır. Söyleyeyim. Doğadaki entropi yani bozulma kanununa göre, tesadüfen oluşma ihtimalleri yoktur. Çünkü doğa her zaman düzensizliğe gider, bu tür düzenli işler ise her zaman bir ustanın elinden çıkar. kesilmiş meyveler
  4. Tamam Allah var, ama din göndermemiştir, din diye bir şey yok. (Yanlış, seni böyle diğer canlılar ve varlıklar üzerinde sınırsız bir yetki ile donatan yaratıcının, kendi haline bırakması düşünülemez. Evrene baktığında kuvvetinin ve ilminin sonu olmadığını anlayabileceğin yaratıcı elbette ki seni tekrar diriltip iyiliklerine ödül, kötülüklerine ceza vermesi gerekir. Bunu yapmazsa sonsuz güzel ve sonsuz güçlü olan yaratıcı birden sonsuz adaletsiz olur. Sonsuz güzellik ve sonsuz çirkinlik ise bir arada bulunmaz. O zaman Dünya’da yarattığı güzellikleriyle kendini insana sevdiren yaratıcı elbette ki sonsuz güzelliğine uygun sonsuz bir adalete de sahiptir ve dengeleri kıyamet sabahında yerine oturtacaktır.)
  5. Sen bana İslamiyete inanmam gerektiğini söylüyorsun. Ama o kadar mantıksızlıklar var ki nasıl inanabilirim? (Yanlış, çünkü mantıksız sandığın bilgilerin ortalama olarak % 99’u insanlar eliyle dine sokulmuş bilgilerdir. Çoğusu eski yahudi kitaplarından alınmış ve sözde, İslamiyetin de bunları kabul ettiğini iddia etmişlerdir. Hatta akla mantığa ters gelen bilgilerin hemen hepsi 15-20 kulaktan geçtikten sonra ve ancak 200 yıl sonra kağıda dökülmüş olan sahih olmayan bir kısım hadislerden gelmektedir ki, bu hadisleri rivayet edenler ve dinleyenler kendi zamanlarında akla aykırı görmedikleri için hadislerin yazılmasının gelecekte İslamiyete zarar vereceğini öngörememişlerdir. Bu bir kısım hadislerin verdiği zarar ise şundan kaynaklanmaktadır: Malumdur ki aynı ortamda kulaktan kulağa oyunu oynandığında bile, bir söz 20. kulaktan sonra tamamen farklı çıkmaktadır. Dikkat edin aynı ortamda, dakikalar içinde ve aldığını doğru aktarmaya çalışan bir grup içinde bile çok yanlış anlamlar ortaya çıkmaktadır. Hadislerin rivayet edildiği zamanın şartlarını göz önüne getirdiğimizde A) İnsanlar doğruluk dini İslamiyetle tanışmalarına rağmen hala eskilerden kalma çok sayıda batıl inanışı taşımaktaydılar ve bunları İslamiyetle karıştırıyorlardı. Bu olgu günümüzde bile devam etmektedir ki o zamanlar da ne kadar olduğunu siz düşünün.  B) İnsanlar antik Yunan, Mısır, Pers gibi büyük medeniyetlerin öğretilerinden kopamamışlardı ve İslamiyet bilgilerini bu anlayışlarla sürekli kirletiyorlardı. C) Yahudilerden aldığı bilgileri, kaynağı belirsiz bilgiler olarak dilden dile anlatıyorlar ve toplumun hafızasına yerleşen bu bilgileri bir zaman sonra zamanın alimleri rivayet olarak kitaplarına taşıyorlar, böylece bilgileri İslam’a mal ediyorlardı. D) Hadisler Hz Muhammed’in yalan bilmeyen ağzından çıkalı 200 sene olmuş ve hadisler yazılmaya başlanmıştır. Oysa böyle uzun bir zamanda yukarıda belirttiğimiz gibi insanların önceki malumatlarının bu bir kısım hadisleri kirletmemesine yani insanlar anladıklarını aktardıkları için anlayışlarının karışmamasına imkan yoktur. Böylece boş laf söylemeyen Peygamber’in sözleri orijinalitesini koruyamamıştır. Hadis yazarları da bunları o zamanın anlayışına göre akıl süzgecinden geçirerek akla ters düşmedikleri gerekçesiyle veya rivayet edenlerin dürüstlüklerini göz önünde bulundurarak kitaplarına yazmışlardır. Fakat zaman göstermiştir ki o zamanın bilgi seviyesine göre mantıklı görünen birçok sözün gerçekle alakası yoktur. Her insan bire bir duyduğunu değil anladığını aktarmıştır. 200 sene boyunca Peygamberimizin sözlerinin değişmeden kulaktan kulağa aktarıldığını sanmak akıldan uzaklaşmaktır. Bu sözler son kulağa varınca acayip sözler ortaya çıkmıştır. Bu hadisleri yazanlar Peygamberimize olan sevgilerinden dolayı yazmışlardır. Ama İnsanoğlunun elinin karıştığı bilgileri gelecek nesillerin, Allah’ın dininin kanunları olarak kabul edeceklerini düşünerek yapmamışlardır bunu. Peygamberimizin yazılmasın diye mücadele verdiği bir kısım hadisleri din olarak göstermek maalesef bu akıl ve mantık asrında Allah’ın dinini incitiyor. Kuran’da ise hiçbir mantıksızlık, bilime ve gerçeklere aykırılık bulamazsınız. İnsan, bilimin yeterince gelişmemesinden dolayı bazı ayetleri kendi zamanında anlayamayabilir. Örneğin “gökyüzünü ve yeri 7 tabaka yarattık” sözünü anlayabilmesi için insanlığın 1300 sene beklemesi gerekti ve geçtiğimiz yüzyılda anlaşılabildi. Bir kısım ayetlerde var ki şaşı bak şaşır misali eğri bir bakışla eğri görmek için uğraşanlara bu sitede doğruları göstermeye çalışıyoruz. Kuran Allah kelamıdır. İçinde hiçbir yanlış ve akla, bilime aykırılık yok iken bir kısım hadislerde ve tahrif olmuş Tevrat ve İncil’de sürüyle yanlışlık olması insanın bulaşık elinin tahrip gücünü göstermiyor mu? Müslümanlar hadisleri dinimizin ayakları olarak göstermekten vazgeçmezlerse gelecek nesilleri ateizme kendi elleri ile teslim etmiş olacaklar ve akıllarını kullanmadıkları ve aklı duygusallığa feda ettikleri için Allah huzurunda sorumlu olacaklardır. Tevrat ve İncil bilimle çok noktada çatıştıkları için Avrupa ve Amerika’da bilim insanlarının dinlerinden soğumalarını mantıklı buluyorum. Halbuki İslamiyette böyle bir dezavantaj olmamasına karşın insan elinden çıkma bir kısım hadisler Kuran gibi dinin kaynağı olarak gösterildiği için ve Peygamberimizin sözleri diye sahip çıktığımız için aynı çukurun içine biz kendi kendimizi atmışız. Bu sözleri Peygamberimizin diye savunmak Peygamberimize de vefasızlıktır. Şu satırları okuyanlar şunu da bilsinler ki Peygamberime olan sevgim, onu rehber olarak, bir yaşayan Kuran bilmem kimseden az değildir. Maksadım ona ve dinine bilerek veya bilmeyerek atılan iftiraların bir an önce temizlenmesi gerçek dinin 1400 yıldır biriken hurafelerden sıyrılarak ortaya çıkmasıdır. Şunu da belirtmeliyim ki nasıl ki tahrif edilmiş Tevratın içinde birçok orjinal kelime yani Allah’ın sözünü  vardır, benzer şekilde hadisler içinde de orjinal Peygamber kelimeleri, çok miktarda mutlaka vardır. Çoğu hadiste Peygamberimiz ona benzer bir söz kurmuştur. Ama insanların anlayışları karışınca ortaya inanılmaz tasvirler çıkmıştır. Ekmek yararlı iken çamurla bulansa yine de yararlıdır yenir dermisiniz ve çocuğunuza yedirir misiniz? İnsanları hasta edip ateizme kaydıran bir kısım hadislerin hâlâ Peygamber sözlerinin orijinalitesinden çok uzak olduğu açıktır.  Fakat hadisler de iki kısımdır. Bir kısmı toplumu düzenlemeye yönelik hadislerdir, bunlarda ki bilgi kirliliği daha azdır. Bunların içinde sünnet olan uygulamalar vardır ki, ancak akıl ve mantık süzgecinden geçirilerek alınabilir. Akla ve mantığa ters düsen hiçbir hadis peygamberimizin sözü ve kutsal diye sahip çıkılmamalıdır, bu tür hadisler delil olarak gösterilmemeli ve yaygınlaştırılmamalıdır. Diğer kısmı ise, görülmeyen olaylarla, görülmeyen alemlerle, insanların bilmediği gerçeklerle alakalıdır ki bunların neredeyse tamamına o dönem insanlarının anlayışları çok yoğun bir şekilde karışmıştır.  Çünkü insanlar arasında görülmeyen alemlere olan merak alimlerin bunu kendi yanlış bilgileriyle detaylandırmasını doğurur. Örneğin insanlar kıyamet konusunda, melekler konusunda, Cennet, Cehennem, Adem’in yaratılışı, Mehdi, Zülkarneyn, Yecüc Mecüc, Ahirzaman alametleri vb nice konularda duyduklarını değil anladıklarını mevcut bilgileriyle harmanlayarak aktarmışlardır. Dolayısıyla ortaya akla ziyan söylemler çıkmıştır. Tahrif olmuş Tevrat’ı bir öğretmen olarak görmek onunla amel etmek yanlış olması gibi,  aynısı bir kısım hadisler için de geçerlidir. Tanrı, orijinal dinini Kuran’da açıklamış, Kuran dışında ayrı bir kitap yazılmasını uygun görmemiştir. Görseydi, Peygambere bunu yazdırırdı ve dupduru kaynaklarımız olurdu. Ayrıca, diğer kitaplarına vermediği koruma garantisini, başka kitap gelmeyeceği ve son kitap olduğu için Kuran’ına vermiştir. Bunların yanında akıl ve vicdan denilen iki hakimi de insana yardımcı vermiştir. Allah, hükümlerini Kuran’da çoğu yerde detaylı olarak açıklamayıp ana hatlarını belirtmesi ise insanlara zorluk çıkarmamak içindir. Mezhep bilginleri ise Kuran’ın bu emirlerini insanlar için yorumlamışlardır. bu bilginlerin hiçbiri mezhep kuruyoruz iddiası ile ortaya çıkmamış, bunların görüşlerini kabul edenler çoğalınca bu topluluğa isim verilmiş ve Ebu Hanefi’nin görüşlerine uyanlara Hanefi, İmam Şafi’nin görüşlerine uyanlara Şafii denmiştir. insanların böyle farklı hocalardan ders alması normal olup ayrıştırma vesilesi yapılmamalı, çeşitliliğin güzelliğine götüren bir vesile olarak kabul edilmelidir. Mezhepler güncel meseleleri yorumlayıp fetva vererek sistemleşmişlerdir. Zaman değişip yeni meseleler ortaya çıktıkça bu mezheplerin de yeni fetvalarla bu sorunlara çözüm bulması beklenir. Bunu da şu ana kadar başarıyla uygulamışlardır. Kuran’a ve akla ters düşmeyen mezheplerin görüşleri bu yüzden güzeldir. Fakat, insanların akıl dışı görüşleri mutlak itaatle kabul edilmez. Görüşler, insanı hayvanlardan ayıran özellik olan aklımızın süzgecinden geçirilmeden insanları kutsallaştırılarak direk alınmamalıdır. Çünkü bu durum, şöhret ve hırs peşinde koşan insanların işine yarar iken dine büyük zararlar vermektedir.)

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

15# Tekvir 29, “Fakat, âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz!” ne demektir?

“Fakat, âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz!” Tekvir 29 ayetinde insanın iradesinin kısıtlandığı mı bildiriliyor? Öyleyse insan yaptıklarından neden sorumlu oluyor?

Cevap: İnsan iradesinde özgürdür. Yani insanın tercih hakkı elinden alınmamıştır. Bu konuyu anlamak için eskilerin “cüz’i irade” ve “külli irade” dedikleri meseleyi anlamak gerekir. Biz bunlara sırasıyla “başlatıcı tercih” ve “oluşturucu tercih” diyeceğiz. Bunu şu örneklerle açıklayabiliriz. Benim arama motoru google’da bir arama yapmak için neye ihtiyacım var dersem, cevap bir bilgisayara ve internete olacaktır. Sonra arama motoruna bir kelime yazar ve enter’e bastığımda milyonlarca bilgi benim önüme gelir. Peki bu bilginin önüme gelmesini dileyen kim dersem ne dersiniz? Ben mi? Ya da Google? Cevap: Her ikisi de. Çünkü bu araştırma işini ben dilemeseydim olmayacaktı evet. Ama benden önce google bunu dilemeseydi hiç olmayacaktı. Benim “başlatıcı tercih”imi kullanabilmem, google firmasının ilk olarak “oluşturucu tercih”ini kullanmasına bağlıdır.

Başka bir örnek: Kolunuzu yukarı kaldırıyor, aşağıya indiriyor, sağa-sola büküyor, istediğiniz kasınızı geriyor, istediğinizi gevşetiyorsunuz. Bunların tercihi size verilmiş. Sizin tercihiniz bu eylemleri gerçekleştiriyor. Peki gerçekte hangi kasınızın kasılması veya kolunuzun herhangi bir şekil alması için beyninizin hangi bölgesinin hangi sinir hücrelerini, nasıl aktive etmeniz gerektiğini, beyinden başlayan impulsların (uyarı) milyarlarca sinir ağı içerisinde doğru noktaya nasıl varacağını, beyinden sinir ucuna kadar milyarlarca sinir hücresinin birbiriyle sodyum ve potasyum alışverişi yaparak saniyeden çok daha az bir sürede bu eylemi gerçekleştirme bilgisinin kaçta kaçını üstleniyorsunuz? Ben söyleyeyim. Neredeyse hiç. Burada sadece “başlatıcı tercih” rolüne sahipsiniz. Bütün bu işleri “oluşturucu tercih” dilememiş ve düzenlememiş olsaydı bizim tercihimizin hiç bir anlamı yoktu. İnsan “başlatıcı tercih” ile, elini iyilikte veya kötülükte kullanabilir. İşte bu noktada insan işlediği fiillerinden sorumlu olacaktır. Bu örnekleri hayatın bütün alanlarında örneklendirebilirsiniz. Hayatımızın tamamıyla bizim elimizde olmadığı Tanrı vergisi olduğu gerçeği bu ayetle harikulade bir cümle ile anlatılıyor. Bu gerçeği ancak Herşeyin Yaratıcısı böyle anlatabilirdi. Zaten o anlatmasa, herşeyi alışkanlık perdesinin  altına saklayıp bir nevi gerçeklere körleşen insanın aklına bile gelmiyor. Böylece Tanrı’nın delilleri her tarafımızı kuşatmışken gerçeklere körleştiğinden Tanrı’yı tanıma yolculuğunda yolda takılıp kalabiliyor.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

atoms

PicsArt_02-03-12.16.37

14# Allah, neden insanların iman etmesini istiyor?

0x0-4

İnsan kesin olarak görmediği bir olguda daima bir miktar tereddüt yaşamaz mı? Eğer tereddüt olursa, Tanrı’ya kesin iman hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Cevap: Tanrı bu Dünya’ya kendisini tanımamız ve nimetlerine karşı şükür, büyüklüğüne karşı saygı ile karşılık vermemiz için yaratmıştır biz insanları. İnsan ise mücadele ile kazandıklarının kıymetini iyi bilir. Mücadele etmeden kazandıklarının ise insan için kıymeti çok yoktur. Örneğin uzun zamanlarını okullarda dirsek çürütüp bilgi toplayarak ömrünün üçte birini harcamış bir insan için elde ettiği mühendislik veya doktorluk ünvanı çok değerlidir ve bir mana ifade eder. Fakat bu unvan herkese zaten verilmiş olsaydı, insan bu verilenlerin büyüklüğünün farkına bile varamazdı. Kıymetini anlayamazdı. Veya, alnının teriyle kazandıklarının kuruşunu israf edemezken kumardan gelen parayı bir günde bitirmek eğilimindedir. Bu gerçeği aslında tüm insanlar az çok yaşamaktadırlar. Nasıl mı? Örneğin Allah kendi yediklerimizi sindirme ve uygun olarak organlara ve hücrelere dağıtma işini eğitim alarak öğrenmemizi ve belirli bir yaştan ve eğitimden sonra bizim yapmamızı dilemiş olsaydı, bunu yapabilenler büyük âlim olurdu, fakat şu anda bunu herkes yapabildiği halde bunun değeri günde kaç kişinin aklına geliyor. Örneğin, insanın ışınlanma özelliği olsaydı yani arabalara ve uçaklara ihtiyacı olmasaydı, kendi ilmiyle sürekli geliştirdiği arabalarla biraz daha zahmetli yaptığı yolculukların tadını nasıl bilebilirdi ve bir arabayı ortaya çıkarmış olmanın mutluluğunu insan nasıl yaşayabilirdi? Her seferinde daha üst bir araba modeline binmiş olmanın tadını nasıl anlardı? Işınlanmak daha rahat olduğu halde, insan için yaşamı daha anlamlı kılamazdı. İnsanın hiçbir ihtiyacı olmasaydı, yeme içme, giyinme, eş vs. herhalde hiç kimse çalışmazdı ve sadece yatarak geçirilen bir hayat ne kadar sevimsiz olurdu. İnsanoğlu neden bulmaca çözmeyi sever, bir gazete bulmacasını çözdüğünde hiçbir şey kazanmadığı halde neden mutlu olur? Ayaklarını uzatıp yatmak varken böyle bir meşakkatin altına neden girer? İnsan yeni yerler görmek ve keşfetmek için büyük zahmetlere katlanır, başarmaktan da büyük lezzetler alır, kendini özel hisseder, başarmanın gururunu yaşar. Peki Dünya’daki bütün yerler bütün insanlar tarafından zaten biliniyor ve görünüyor olsaydı, keşfedecek hiçbir şey olmasaydı hayat çok sıkıcı olmaz mıydı? Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Demek ki insan çözmekten, çabalamaktan ve bununla başarıya ulaşmaktan hoşlanır. İnsan bir olguyu araştırırken elde ettiği her bulgu o olgunun varlığına olan bilgisini kuvvetlendirir. Bulgular belirli bir eşiği geçtiği zaman ise artık olgunun varlığına dair bir şüphesi kalmaz. Örneğin 2018 itibarıyla DNA’nın ayrıntılı yapısını fotoğraflayabilmiş değiliz, ama elde edilen bulgular üst üste konulduğunda 65 yıldır bu yapıdan şüphelenme gereği duymuyoruz. Uzak galaksiler hakkında elimizde milyonlarca yıl ötesinden gelen zayıf ışıklardan başka bir şey olmadığı halde varlıklarından şüphelenmiyoruz. İşte imanda böyle elde edilir. Dikkat edilirse Evrenin her yanı bulmacalarla doludur. Hazırlanmış olan bilmeceleri çözme işine bilim adını vermişiz. Öyle büyük bir bulmaca ustası tarafından hazırlanmış ki çöz çöz bitmiyor, sonsuza kadar da çözmekle biteceğe benzemiyor.

Öyleyse şunu söyleyebiliriz, Tanrı kendisini tanımamızı beynimize yükleyip gönderebilirdi. Hatta kendisini gösterebilirdi. Her insan zaten doğuştan Tanrı’sını çok iyi tanıyabilirdi. Hatta (sadece bir simge olarak) bulutlar üzerinde gezinirken kendisini her gün görebilirdik. Fakat bu bilgi elimize hazır olarak sunulan diğer bilgiler gibi değersizleşir ve anlamını yitirirdi. Tanrı kendisini mücadeleyle, çalışarak, düşünerek, anlayarak tanımamızı istedi, bunun için evrenin her yerine kendi delillerini bulmacalar şeklinde serpiştirdi. Dünya’da araştırma ve tanıma ivmesini kazandırdığı insanın eğitimine daha güzel alemlerde yine devam edecek. Bu ilimler, yani Tanrı’yı tanıma ilimleri insanı çok mutlu edecek. Dünya’da bile tıp alanında Tanrı’nın ilminden ufak bir parça kapan insanın ne kadar mutlu olduğunu ve bilimin getirdiği mutluluğun onu Tanrılaştırma eğilimine nasıl götürdüğünü görebiliyoruz. Elde ettiği ise sadece sonsuz okyanustan bir damla su bile değil. İşte bu yüzden insanın Tanrı’ya iman kazanması sonsuz derece önemli bir olgudur. Bu mücadeleye girişip Tanrı’nın delillerini toplayan ve eşiği aşanlar yüksek saraylarda, güzel alemlerde eğitime devam edecekler, lisede iken çalışıp üniversiteyi kazanmış insanlar gibi. Aklını ve kalbini kullanmayı reddederek heveslerinin peşinde koşmak için akıl tutulması girdabına kendilerini atanlar bir üst eğitim seviyesini göremeden hak ettikleri zor bir hayatın içinde kendilerini bulacaklar.

İman’ın veya Türkçe ifadesi ile İnanc’ın madde alemine benzer bir özelliği sürekli bakım istemesi kendi haline bırakılınca dağınıklığa gitmesi ve bozunuma uğramasıdır. Bunu ben genetik seleksiyona benzetiyorum. Bir canlı ırkında veya türünde genetik seleksiyon yaparsanız özelliklerini sürekli iyileştirirsiniz. Ama seleksiyonu bıraktığınız zaman özellikler getirdiğiniz noktada kalmıyor, zamanla geriliyor. İnsan bu yüzden inanmışım deyip kenarıya çekilmemeli okumalı ve düşünmelidir.

“Siz ey iman edenler! İman edin…” Nisa 136

“Kulları içinde Allah’dan ancak âlimler korkar.” Fatır 28

“…Onlara, Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlardı. Sonra onların ardından yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi’ (terk) ettiler ve şehvetlere uydular; (onlar) artık ileride (Cehennemdeki) Gayyâ Vâdisini bulacaklardır.” Meryem 58-59

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

namaz

13# Pozitif bilimler insanı üstünmü yapar?

Uzun zaman düşündüm ki çağımızdaki bilim seviyesinin geldiği noktadan ve bizim evreni ve maddeyi daha iyi tanımamızdan dolayı, Kuran’da da bilimsel mucizeleri eski insanlardan daha iyi görebilmemizden dolayı acaba bizler daha mı kuvvetli bir inanca sahibiz? Daha mı şanslıyız? Bizler daha mı aydınız veya Rabbimizi eskilerden daha mı iyi tanıyoruz?

Bilim içinde bulunduğumuz evreni ve dolayısıyla evrenin tasarımcısını tanımamız için bir ışık bir meşale olarak işlev görür. Diğer bir yönü ise,  bu zamanın sihirbazlarının elinde bilim olduğu için, Kuran’ın gösterdiği bilimsel mucizeler onların sihirlerini yutmak üzere elimize verilmiş birer asadır. Musa’nın asası gibi. Her zamanın sihirbazının değişik bir sihri vardı ve Kuran, her çağın sihirlerini yutarak çağımıza geldi ve bugünlerde alternatif olarak gösterilmeye çalışılan bilim sihirbazlarının sihrini yutuyor, inatlarından çoğu secdeye kapanmasa da akıllarını hayretler içinde çaresiz bırakıyor. Evet bilim de bir Nur’dur fakat sonsuzluğu keşfetme yolculuğunda bilimin aldığı her mesafe sonsuzun yanında matematiksel olarak bir öncekinden daha fazla olmayacaktır. O yüzden zayıf bir Nur veya ışıktır. Bazen de doğru kullanılmadığı zaman sonsuzun yanında asla bir hiç bile olamayacak bilgisiyle Tanrı’nın bilgisine meydan okuyabileceği zannına kapılan insanları bile ortaya çıkarabiliyor. Kendi ışığına güvenip Güneşin ışığına sırt çeviren gece dışarı çıkan ve sonsuz bir karanlıkta kalan ateist bilim insanları gibi. Anladım ki bilimde ilerledikçe eski insanlardan Rabbini tanıma yönüyle ileri geçemiyoruz çünkü sonsuza bütün rakamlar eşit uzaklıkta olduğu gibi Sonsuz bilgi sahibi Yaratıcıyı tanımada hepimiz yine sıfır değerini alabiliyoruz. Üstünlük belki göreceli olarak insanın insana karşı kıyaslanmasıyla olabilir. Yoksa sonsuzla kıyaslandığında kimsenin kimseden farkı yoktur. O yüzden olsa gerek Kuran Rabbimizi hakkıyla tanıyamadığımızı hiçbir çağı hariç tutmayarak şöyle haber veriyor:

Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir. Hacc 74

Bu ayet, Rabbini tanıma yolculuğumuzun henüz ilk safhasının Dünya’daki hayatımız olduğunu ihtar eder aslında bize. Cennette veya Cehennemde Rabbimizi tanımaya devam edeceğiz. Sonsuza kadar.. Çünkü sonsuzluk vadedilmiş insanın Sonsuz olan Rabbini artık her yönüyle tanıyacağı bir noktaya gelmesi düşünülemez, bunu insanda arzu etmez. Her yeni gün biraz daha tanıdığı hayretlerle büyüklüğünü sonsuza kadar izlediği bir Tanrı ancak sonsuz evrenin sonsuz ilim ve sonsuz kuvvet sahibi Tanrı’sı olabilir.

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

evren-ne-kadar-buyuk-sonsuz-mu

11# Kuran, Dünya dışı yaşamdan bahseder mi?

uzaylı

Bugün Dünya’da çoğu medeniyetler Dünya dışı yaşamın gerçek olabileceğine yüksek bir ihtimal verirler. Mantığımızla baktığımız zaman uçsuz bucaksız evrenin ücra bir köşesinde hayat oluşturan Allah, bu kadar sonsuz evren köşelerini neden akıllı yaratıklarıyla donatmasın diye düşünüyor insan. Bunun önünde bir engel var mı? Yoksa, Allah’ın insanlara verdiği bir söz mü var? Bu yaşam formlarının adına sadece melekler deyip sıyrılabilir miyiz? İnsanlar gibi Rab’bini tanıma yolculuğuna çıkmış başka türlerden, yaşam formlarından söz ediyorum. Evrenin yapı taşlarından, yani atomlardan belki evrenin uzak köşelerine mahsus ve bizim henüz bilemediğimiz elementlerden meydana gelmiş yaşam formlarından bahsediyorum. Düz mantık, evrenin sayısız yaşam formları barındırdığına kanaat getiriyor. Dünya insanları bu yaşam formlarına olabilir gözüyle bakarken, İslamiyete göre de olmayacak bir durum değil bu. Ama, Allah böyle birşey söylemediği halde biz bütün evrenin insan için yaratıldığını düşünüyoruz. Allah böyle birşey söylemediği halde Allah’ın yaratma sanatına bir had koyarak yaratıklarının en üstününün insan olduğunu düşünüyor, bugüne kadar daha iyisini yapmadığını ve söz almış gibi yapmayacağını düşünüyoruz. İşte bizde bizden öncekilerle aynı yanlışa düşmüşüz, Allah’ı zihnimizde insanlaştırmışız, sınır had koymuşuz. Onun sınırsız sanatına, sınırsız ilmine sınırsız sayıda, sınırsız çeşitlilikte her yerde duraksamaksızın yaratmanın ne kadar yakıştığını göz ardı etmişiz. Ne de olsa insan Allah’ın ustalık eseri bize göre. Sanki Tanrı’nın geldiği son nokta. Hayır böyle değil. Yeryüzünün hiçbir köşesini hayatsız bırakmayan Allah, evrenin her bir köşesini çok ilginç canlılarla doldurmaya devam ediyor. Adem oğlundan daha üstünleriyle, daha akıllılarıyla veya daha az akıllılarıyla, uçabilenleriyle, kanat sahipleriyle, konuşmak için ses dalgalarına ihtiyacı olmayanlarıyla, ateşten yaratılmışlarla, sudan yaratılmışlarıyla. Yeryüzü, cinlerin ve insanların mekanı iken cinlerin ve insanların yaratılışı bile ne kadar farklı. Hâlâ,  evrende Rabbini tanıma yolculuğuna çıkan türlerin, sadece insanlar ve cinlerden ibaret olduğunu mu düşünüyorsunuz ? Ben hiç öyle düşünmüyorum.

Kuran’ın 18 yerinde semavatta yani göklerde akıllı yaratıklar olduğundan bahseder. şu ayetleri gördükten sonra bu düşüncelerimde yanılmadığımı daha iyi anladım.

“Göktekiler ve yerdekiler, isteyerek veya istemeyerek gölgeleri ile beraber Allah’a secde ederler.” (Rad, 15)

Ayet gökte yani Evrende, gölgesi olan yani maddi bir varlığı olan yaratıklardan bahsediyor. Bu ayet bile, Kuran’da Dünya dışı diğer uygarlıkları  göstermek için yeterlidir.

Ayrıca ayette “men fis semavati” ifadesi kullanılır. Buradaki men zamiri sadece kişileri tanımlamak için kullanılır (aynı zamanda “kim” anlamına gelir). Eğer akıl sahibi olmayan varlıklardan veya cisimlerden bahsetseydi ayette مَا yani “ma” zamiri kullanılırdı çünkü kişi olmayan varlıkları (hayvan, cisim vs.) tanımlamak için kullanılan zamir “ma” zamiridir ama ayette böyle denmiyor (“ma” aynı zamanda “ne” anlamına gelir). (Anonim bilgi)

“Göklerin ve yerin ve onlarda yaydığı her hareketli mahlûkun yaratılışı O’nun delillerindendir. Ve O, dilediği zaman onları bir araya getirmeye hakkıyla gücü yetendir” Şura 29

Demek ki evrende ki diğer uygarlıklarla tanışmak mümkündür.

“Biz Adem oğullarını, yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık” İsra 70

Yani sandığımız gibi yaratılmışların en üstünü, biz değiliz. Üstün olmamız belki Dünya’da geçerli bir kavram olabilir. Bizden üstün yaratıkların üstünlüğünü ise her alan için düşünebilirsiniz. Örneğin teknoloji, tıp, biyoloji, metafizik bilimlerde üstün olma. Bedence üstün olma. Belki kanatlara sahip olma. Sonra Allah’ı tanıma ve anlamada daha ileri gitme, daha üstün olma. Fakat en üstün yaratığın bizim olmamamız ahsen-i takvimde yaratılma gerçeğini değiştirmez.

Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet, O, yaratan ve bilendir.” Yasin 81

İnsanoğlunun kendini Allah’ın en mükemmel eseri olarak görme girdabından kurtaran bir ifade bu.

“Ve sûra üfürülmüştür de Allah’ın dilediğinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa ölmüştür. Sonra ona bir daha üfürülmüştür; bir de bakarsın ki onlar ayaktadırlar (etrâfa) bakınıp duruyorlar”. Zümer 68

Evrende ki diğer uygarlıklarında sura üfürülüşünden sonra ölecekleri ve insanlar için bildirildiği şekliyle hesap günü için diriltileceklerini anlayabiliriz. Hesap varsa demek ki özgür bir irade ve iradeyi kullanacak akıl vardır.

“Ve saat mutlaka gelecektir. Kuşku yok onda. Ve Allah kabirlerdeki(insanları) şuurlu varlıkları diriltecektir) Şimdide şu ayete bakalım”. Hac 7

“Hala Allah’ın dininden gayrısını mı arıyorlar? Oysaki göklerdeki akıllılar da, yerdekiler de ister istemez O’na teslim olmuşlardır ve yalnız O’na döndürüleceklerdir”. Aliimran 83

“Hâlbuki göklerde olan ve yerde bulunan hareket eden bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan sâdece Allah’a secde eder.” Nahl 49

“Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân’ın huzuruna kul olarak çıkmasın. And olsun ki Allah onların hepsini kuşatmış, kendilerini ve yaptıklarını bir bir saymıştır. Kıyamet günü onların herbiri Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaktır.” Meryem 93-95

“Sûra üfürüleceği gün, Allah`ın dilediği dışında herkes, göklerdekiler, yerdekiler dehşet içinde kalacaktır. Hepsi boynunu bükmüş bir halde O`nun huzuruna gelir. “Neml 87:

“Biz, gökleri de yeri de bunlar arasındakileri de eğlenip eğlendirelim diye yaratmadık.” Enbiya 16

“Şu bir gerçek ki, geceyle gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında, Allah`ın göklerde ve yerde vücut verdiği şeylerde, sakınan bir topluluk için sayısız ayetler vardır.” Yunus

Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla ve yaratmayı sınırsız yapan Rabbimizi tanıdığımız kadarıyla evrende bizden başka sayısız uygarlıklar olduğunu anlayabiliriz.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)

 

10# Gökler yedi tabaka mıdır?

Kuran’ın yakın zamanlarda anlaşılmış en ilgi çekici gerçeklerinden bir tanesi de gökyüzünün yedi katman olduğunu haber vermiş olmasıdır.

“Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. (Talak 12)”

Kuran gökler tabirini hem atmosfer için hem evren için kullandığını daha önce belirtmiştik. Evrenin farklı yapıları ve kanunları olan çeşitli tabakalardan oluştuğu bilim tarafından açıklansa da kaç tabakadan oluştuğunu henüz aydınlatamadı fakat atmosferimiz için bu tabakalar aydınlatılmıştır.

Ayette göklerin yedi kat olduğunu ve yerden de yine bir o kadar yani yedi kat yaratıldığını bildiriyor. Bazı materyalist sitelerde gökyüzünün yani atmosferin 5 kattan oluştuğunu, onun için Kuran’ın burada yanıldığını yazar. Hiçbir sözünde eğrilik bulamayacağınız Kuranın hangi ayetini ele alsanız üzerinde Tanrı’nın damgasını görüyorsunuz. Tek bir delil bile anlayan akıllara yetecekken çok sayıda mucize ayetlerini gösteriyor ama anlamaya kendini kapatan insan yine anlamayacaktır. İnandırmak bizim görevimiz değil, gerçekleri ortaya koyalım yeter.

Gelelim atmosferin katlarındaki 5 sayısı ile 7 sayısı arasındaki bu tartışmanın nereden kaynaklandığına. Atmosfer 5 büyük katman ve 2 ara katmandan oluşur. Atmosferin katmanları, yeryüzünü çevreleyen ve her birinin işlevi farklı olan gaz katmanlarıdır. Toplamda 5 ana katmandan oluşur. Ozonosfer ve iyonosfer ara katmanlardır. Temel katmanlar (alçaktan yükseğe) aşağıdaki şekilde sıralanır:

Temel katmanlar: Troposfer Stratosfer Mezosfer Termosfer Ekzosfer

Ara katmanlar: Ozonosfer İyonosfer

Bunlar dışında Manyetosfer olarak bilinen alan ise Atmosferde bulunan katmalardan biri değildir. Dünya’nın manyetik alanıdır ki mıkantısın manyetik alanına benzer. Mıknatısın manyetik alanı mıknatısın katmanı olmadığı gibi manyetosfer de gökyüzünün bir katmanı değildir, bir manyetik alandır.

Peki, Ozonosfer ve İyonosfer katmanları, neden bir varlıkları, yani kendine özgü parçacıkları ve diğer katmanlardan ayıran spesifik özellikleri olduğu halde ara katmanlar olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu katmanlar diğer katmanların sahasını onlarla paylaşıyorlar. Ozonosfer, Stratosferden farklı olmasına rağmen onun sahasını paylaşır. İyonosfer ise Termosferi tamamen kapsarken, mezosfer ve ekzosferin bir kısmını kapsayan bir alanı bu katmanlarla paylaşır. Yani varlıkları ve görevleri olduğu halde diğerlerinden ayrı bir mekanı işgal etmediklerinden dolayı, atmosfer, mekansal olarak beş ana mekandan fakat görevsel ve yapısal olarak yedi tabakadan oluşur.

Bilim yedi ayrı isimde ve farklı görevleri bulunan tabaka ismi saydıktan sonra bunların bazılarının özellikleri benzediği için ve birbirlerine yakın oldukları için aynı tabaka altında kabul etmiştir, fakat alt tabakalara ayırmak, yedi tabaka olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu tabakaların birbirine yakın olması, çok ince veya kalın olması, birbirinin içine geçmiş olması ayrı görevleri bulunan ayrı yapılar olduğu gerçeğini değiştirmez. Şöyle de diyebilirsiniz “Gökyüzü alt tabakalarıyla birlikte yedi katmandır”. Bu açıdan bakıldığında şöyle bir soru akla gelir. Kuran gökyüzü tabakalarının sayısına beş tanedir demiş olsaydı, materyalistler ne derlerdi. Ben söyleyeyim, derlerdi ki; “Alt tabakalarıyla beraber yedi tabakadır, Kuran’ın yanlışını bulduk işte”. Evet aynen böyle derlerdi.

Aşağıdaki şekilde bu katlar görsel olarak daha iyi kavranabilir. Solda ana 5 katman ve sağda da onların mekanını paylaşan görevleri farklı diğer 2 katman görülmektedir.

maxresdefault.jpg

Başka bir ayette ise bize her tabakanın görevleri olduğunu bildiriyor.

“Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. (Fussılet 12)”

İşte de özet olarak bilimin açıkladığı görevleri verelim.

1- Troposfer: içinde Dünya’daki yaşam için gerekli gazlar bulundurmaktadır.

2- Stratosfer: Bu katmanın en önemli özelliği hava tutucu olmasıdır ve bundan dolayı hava kirliliği Dünya’da kalıcı olmaktadır.

3- Mezosfer: En önemli özelliği bu katmanda sürtünmenin yüksek olması ve küçük gök taşlarının sürtünmeyle buharlaşarak kaybolmasını sağlamaktır.

4- Ozonosfer: Ozon gazları bu kısımda bulunmakta ve böylece güneşten gelen ultraviyole ışınlar bu tabakada tutulmaktadır. Ozonosfer Dünya için koruyucu bir tabakadır.

5- Termosfer: Sıcaklığı güneşin etkisine göre 200 ile 1600 °C’dir. Bu katmanda gazlar iyon halinde bulunur ve iyonlar arasında elektron alışverişi oldukça fazladır. Bu nedenle haberleşme sinyalleri ve radyo dalgaları çok iyi iletilir.

6- İyonosfer: elektromanyetik dalgaları yansıtır. Radyo dalgaları bu tabakadan döner.

7-Ekzosfer: Uzaydan gelen kozmik ışınlara, meteorlara karşı kalkan görevi görür. http://www.softschools.com/facts/weather/exosphere_facts/2198/

Peki 1400 sene önce gökyüzünün tabakalardan oluştuğunu ve her birinin görevleri olduğunu kim bilebilir? Gökyüzünün katmanlı olduğu diğer bazı dinlerde de varsa, peki böyle her birinin görevleri olduğunu Kuranın bildirmesi ve bunun tam yerine oturmasına materyalistler nasıl bir bahane bulacaklar?

“Eğer onlara “Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye sorsan, hiç şüphen olmasın ki “Allah!” demekten başka cevap bulamayacaklardır. (Lokman 25)”

1400 sene önce gökyüzünün ve yeryüzünün katmanlardan oluştuğunu, o zamanın NASA teknolojisine sahip bilim adamlarından (!) başka kim bilebilir? Gökyüzünün tabakalı olması diğer bazı inançlarda da vardı, bu durum her ne kadar sonradan insan eliyle değiştirilseler dahi bütün dinlerin kökenlerinin İlahi olarak geldiğini göstermez mi? Bunun tersini iddia edenlere şöyle sormak isterim, canlılar arasındaki benzerliklerden, bunların hepsinin atasının bir olduğuna emin olup şiddetle savunduğunuz halde dinler arasındaki benzerliklerin bir kaynaktan geldiğine neden ihtimal bile vermiyorsunuz, bu nasıl bir adalettir? Bunun cevabı da ancak “tutuculuk” olabilir. Yani dinleri kanıtlayan hiçbir görüşe açık olmamaktır. Böyle görüşlerin, dinler arasında aykırılık görünce bunu aleyhte kullanırken gördükleri benzerlikleri de aleyhte kullanmaları şaşırtıcıdır. “Şu neden sadece islamiyette geçiyor diğer dinler de bu şekilde değil” dediklerini çok görürsünüz. Benzer bir bilgi görürlerse “bu diğer dinlerden alınmış” derler. Aynı kaynaktan gelen bilgilerin benzer olması normal değil midirki, bunu yokluğun kanıtı olarak kullanmaya çalışıyorlar.

Facebook’tan bizi beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın, Sevgiler…

İnstagram: https://www.instagram.com/bilimveyaratilisagaci/

Facebook: https://www.facebook.com/bilimveyaratilisagaci/

 

Yazarı: Irmak Gökçe

(Müstear)